2 Nisan 2023 Pazar

NE ACAYİP BİR RUH HALETİ

 "Yahudi Ka'b bin Eşref ile Huyey bin Ahtab, Uhud savaşından sonra otuz Yahudi ile birlikte Mekke'ye gittiler.

Ebu Süfyan bin Harb dedi ki: "En sevdiklerimiz, biz ya da onlar yok oluncaya kadar bu adamla (Muhammed'le) savaşmakta bize yardım edenlerdir."

Ka'b bin Eşref , Ebu Süfyan'a dedi ki: "Sizden otuz kişi, bizden de otuz kişi gelsin. Göğüslerimizi Kabeye dayanarak bu beytin rabbine, olanca gücümüzle Muhammed'e karşı savaşacağımıza yemin edelim."

Ardından Kabeye giderek bu şekilde yemin ettiler.

Ebu Süfyan, Ka'ba sordu: "Sen ehli kitaptan bir kişisin, kitabı okuyorsun. Söyle, biz mi daha çok hidayet üzereyiz, yoksa Muhammed mi?"

Ka'b, soruya soruyla karşılık verdi: "Muhammed sizi neye çağırıyor?"

Ebu Süfyan cevap verdi: "Allah'a ibadet etmeye, ona hiç bir şeyi ortak koşmamaya çağırıyor."

Ka'b dedi: "Peki, sizin durumunuzu bana bildirin"

Halbuki o, onların durumunu biliyordu.

Ebu Süfyan cevap verdi: "Biz hörgüçlü develerimizi keseriz, misafire ikram ederiz, esiri kurtarırız, hacılara su veririz, Rabbimizin beytini imar ederiz, akrabalık bağını gözetiriz, ilahlarımıza ibadet ederiz, üstelik biz harem ehliyiz."

Bunun üzerine Ka'b dedi ki: " Allah'a yemin ederim, sizin yolunuz Muhammed'in yolundan daha hidayetkardır."

Bunun üzerine yüce Allah, "görüyor musun şunları, kitaptan nasip verilenleri.... buyruklarını indirdi." (1)

Mukatil bin Süleyman'ın tefsirinde anlattığı bu hadiseyi, Ömer Nasuhi Bilmen şu şekilde aktarmıştır:

"Rivayete göre Yahudilerden Huyey bini Ahtep ve Keb İbni Eşref ile beraber yetmiş kadar arkadaşları Uhud vakasından sonra Mekke’i mükerreme’deki müşriklerin yanına gitmişler, Müslümanların aleyhine bir sözleşme yapmak istemişler, fakat Mekke müşrikleri bunların hakkında şüpheye düşmüşler siz ehli kitapsınız, Muhammed -aleyhisselâm- da kitaba davet ediyor. O halde siz onun aleyhine olarak bizimle nasıl teşriki mesai edebilirsiniz? Eğer siz bizim putlara secde ederseniz size o zaman inanırız demişler, o Yahudiler de Mekke müşriklerini tatmin için onların putlarına secde etmişler. Sonra, Mekkeliler: "Bizim dinimiz mi doğru, Müslümanların dini mi doğru, diye sormuşlar ve dinleri hakkında şöyle malûmat vermişler: “Biz Kâbe’nin valileriyiz, hacılara su veririz, misafirlere konuklukta bulunuruz, esirleri serbest bırakırız, akrabayı gözetiriz, Rabbimizin evini tamir ederiz. Muhammed -aleyhisselâm- ise yalnız bir Allah’a ibadet edilmesini istiyor, putlara ibadeti yasaklıyor, ata ve ecdadımızın dinini terk etmemizi teklif eyliyor, aramıza ayrılık düşürmüş bulunuyor.”

Bunun üzerine Ka'b da demiş ki: "Vallahi sizin yolunuz Muhammed’in -Aleyhisselâmın- takib ettiği yoldan daha doğrudur."

İşte onlar böyle putperestleri  ehli tevhide tercih etmiş, kendileri de o müşrikler gibi Cibt ve Tâğuta secde eylemişlerdi. Bunun üzerine bu mübarek ayetler nazil olmuş, onların da müşrikler ile aynı düşüncede olduklarını göstermiştir. (2)

Beydavi, aynı hadiseyi sayı vermeden, bir bölük Yahudi'yle Mekke'ye Kureyş ile ittifak amacıyla gittiklerini belirterek, hadiseyi daha özet olarak anlatmaktadır. (3)

Elmalılı da, Yahudilerin reislerinden Huyeyy b. Ahtab ile Ka'b b. Eşrefin yanlarına Yahudilerden yetmiş süvari alarak Mekke'ye, Kureyş ile bir ittifak  ve sözleşme yaparak Resulullah ile olan ahidlerini bozmak istediklerini belirterek, aynı hadiseyi anlatmaktadır. (4)

Bu hadise üzerine, Allah Teala, Resulüne indirdiği ayetlerinde Müslümanları şu şekilde bilgilendirmektedir. Nisa suresi: 51

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يبًا مِنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَهْدٰى مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا سَب۪يلًا

(Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görmedin mi? Cibte ve tağuta iman ediyorlar, sonra da kâfirler için “Bunlar Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır” diyorlar.)

Kendilerine kitaptan nasip verilenlerin Yahudiler olduğu çok açıktır. Müfessirler bu konuda hemfikirdir. Hadisede görüldüğü üzere, sırf Müslümanlara düşmanlıkları nedeniyle, Mekke müşrikleriyle ittifak yapıp, kendi inançlarını da göz ardı etmişlerdir. Kitabı mukaddesin üzerinde çok durduğu ve hep kötülediği putperestlik ve şirk bulunmasına rağmen onlar, müşriklerin, Müslümanlardan daha doğru bir yola inandıklarını ilan etmişlerdi. Öyle olmadığını bildikleri halde, bu yalanı söylemekten çekinmemişlerdir.

Bu ayeti kerimede cibt ve tağut kelimeleri dikkat çekiyor.

İsfehani'nin Müfredatında cibt: "Kendisinde hayır bulunmayan, bir işe yaramaz, değersiz şey demektir. Allah dışında ibadet edilen her şeye cibt denilmiştir. Sihirbazlar ve kahinlere de cibt denilir." (5)

Tağut kelimesini Mevdudi, "eğer bir kimse Allah'a isyan eder ve O'nun kullarını kendisine boyun eğmeye zorlarsa, o zaman tağuttur. Böyle kimse şeytan, rahip, dini veya politik lider, kral veya bir devlet olabilir. Bu nedenle, bir kimse tağutu reddetmedikçe, gerçekten Allah'a inanmış sayılmaz" şeklinde açıklamıştır. (6) 

Ö. N. Bilmen tefsirinde şunları kaydetmiş; "Kitaptan nasipleri oldukları halde böyle cahilce müşrikçe bir harekette bulunuyorlar, (ve) bu adiliği yapan o kimseler (kâfirler için bunlar müminlerden) İslâm dinini kabul etmiş zatlardan (daha doğru bir yoldadırlar, deyiveriyorlar) ne acayip bir ruh haleti!.. Bütün ilâhî kitapları, bütün Yüce Peygamberleri tasdik eden, bütün güzel ahlâkı yaymaya çalışan Müslümanlara öyle bir yüce zümreye karşı dinden mahrum, putlara tapmakla meşgul Arap müşriklerini, öyle cahil bir taifeyi tercih etmek alçaklığında bulunuyorlar."

Gerçekten anlaşılır gibi değil.

Ehli kitap olduğunu söyleyeceksin, aynı Allah'a ibadet ettiğini söyleyeceksin, sonra siyasi istikbal için puta tapan cahil müşriklerle anlaşma yapmak uğruna, kendilerine daha doğru yolda oldukları yalanını söyleyeceksin.

Ne acayip bir ruh haleti!...

Peki, bu durum, günümüzde yaşadığımız politik hadiselerle bir benzerlik göstermiyor mu?

Bizler çok iyi biliyoruz ki; Kur'an, tarih kitabı değildir. O, hayat kitabıdır!

Tarihten örnekler vermektedir; bugün, o yaşananlardan ibret alıp kendimize çeki düzen verelim diye...

Aynı yanlışları tekrarlamayalım diye...

O acayip ruh haline bürünmeyelim diye...

Müteakip ayeti kerime ise; ahirette, sonucun çok vahim olduğunu açıkça ifade etmektedir.

Nisa suresi: 52

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذٖينَ لَعَنَهُمُ اللّٰهُؕ وَمَنْ يَلْعَنِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ نَصٖيراًؕ 

(Bunlar Allah’ın lânetlediği kimselerdir. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı kimseye yardımcı bulamazsın) 

Bu mübarek ayetler, putlara, şeytanlara tapınan, kâfirleri müminlere tercih eden bir takım Müslüman düşmanlarının ilâhî lânete hedef olduklarını bildirmektedir.

O dönemde, Yahudilerin hangi haleti ruhiye içerisinde olduklarını bilmemiz zor; lakin, günümüzde benzer hadiseleri gözlemlerken, kişilerin nasıl bir ruh halinde olduklarını anlayabiliyoruz.

Biz, mümin kardeşlerimize kardeşlik hukukumuz gereği, attıkları adımlara dikkat etmelerini, bu ve benzeri ayeti kerimelerde zikredilen konumlara düşebileceklerini, eğer hatalarında devam ederlerse, ahirette hesaplarının çok zor olacağını hatırlatmakla mükellefiz.

Siyasi partilerde kutuplaşma ne yazık ki çoğu zaman tarafgirlik hastalığıyla insanı aklı selim düşünmekten mahrum bıraktırabiliyor. Lakin, bunun ceremesini hem ülke olarak tüm vatandaşlar çekiyor; hem de fert olarak ahirettte hesabı verilemeyecek durumlara düşürebiliyor.

Allah Teala, tüm kardeşlerimizi, Allah Teala'nın lanetlediği, Rahmetinden uzaklaştırdığı işleri yapmaktan muhafaza eylesin.

Gürcan Onat, 02.04.2023, 16.20, Fatih.


FAYDALANILAN KAYNAKLAR:

(1) Tefsir i Kebir, Mukatil bin Süleyman, cilt: 1, sayfa: 366-367, İşaret Yayınları.

(2) Kur'anı Kerimin Türkçe meali alisi ve tefsiri, Ömer Nasuhi Bilmen, cilt:2, sayfa: 606-607, Bilmen Yayınevi.

(3) Beydavi Tefsiri, Kadı Nasırüddin Beydavi, cilt:1, sayfa: 535, Kahraman Yayınları.

(4) Hak dini Kur'an dili, Muhammed Hamdi Yazır, cilt: 2, sayfa: 1366, Diyanet İşleri Reisliği Neşriyatından. Sadeleştirilmişi cilt: 3, sayfa: 7, Azim dağıtım.

(5) Müfredat, Rağıp el İsfehani, cilt:1, sayfa:229, Çıra yayınları.

(6) Tefhimül Kur'an, Ebu'l a'la Mevdudi, cilt:1, sayfa:174, İnsan Yayınları

10 Şubat 2023 Cuma

DEPREM: İnsanlığı Kuşanma Vaktidir

Yüzyılın afetine maruz kalmışsınız; devlet millet kaynaşmasıyla, bütün imkanlarınız ve gücünüz ile seferber olmuş, canhıraş enkaz altından insan kurtarma derdindesiniz.

Gözünüz o an hiçbir şeyi görmez, sadece yıkıntıların altından gelen ses ve çığlıklara dikkat kesilerek, bir kişiyi daha gün yüzüne çıkarma derdine düşersiniz.

Kar tipi bir yandan, ayaz bir yandan, açlık bir yandan; gece bastırınca çöken karanlığı da bir yandan; ama sizin bunların hiçbirini görecek hissedecek ne durumunuz ne vaktiniz vardır. Tüm duyularınızla bir can daha yaşatma derdindesinizdir.

Çok şükür, deprem bölgesinde bütün insanlarımız olağanüstü çabalar ile mucizeler peşinde koşmaktadırlar.

Sadece, ülke vatandaşlarımız değil, dünyanın her bir tarafından diğer ülkeler de yardım ekipleri ve yardım malzemeleri göndermeye başlamışlar.

Bütün bunlar olurken, adeta aman bir kişi daha kurtulmasın, aman insanlar ölsünler diye, çalışmaları engellercesine rezil muhalefet anlayışına muhatap kalıyorsunuz; aman hemen bir karışıklık çıkartalım, kaos oluşturalım, fırsat bu fırsat hükümeti yıpratalım zihniyetiyle karşılaşıyorsunuz; nasıl bir şey bu, yahu…

Yahu, afatın siyaseti, politikası mı olur?

Hep birlikte, yek vücut şeklinde neden birlik olamıyoruz?

Deprem vurduğunda binalar patır patır çökerken; din, iman etnik kimlik farkı mı gözetiyor; hep birlikte enkaz altında kalmıyor muyuz? Orada, fikir mi, düşünce mi, inanç mı var? Parti pırtı mı var?

Bir dur, bir dur, bir durun!

İnsaniyet namına, bir damlacık da olsa vicdan namına, kalbinizde zerre kadar da kalmış olsa o merhamet adına, hiç olmazsa bu ahval ve şerait altında bir durun yahu!

Anladık, bu kadar kin ve nefret dolusunuz; tahammül dereleriniz tamamen kurumuş. Birkaç gün sabredin, hiç olmazsa.

Çukurun da bir dibi olur. Sizin zihniyetinizin dibi de belli değil, magmaya kadar gidiyor, oradan ötesi zaten cehennem.

Yardıma koşamıyorsanız, koşanlara engel olmayın, bari bugünlerde manipülasyon ve provokasyon yapmayın. Birazcık ara verin. Üç gün sonra başlarsınız yine her türlü yalan dolanlarınıza, çarpıtma ve hilelerinize…

Bu semavi bir afettir. Böyle zamanlarda insanlar bir olmalı, birlik olmalı, metanet ile yaralarını sarmaya çalışmalı. Bir taraftan yaramazlık yapan çocuğun ebeveynine sarıldığı gibi Rabbisine sığınmalı, tövbe etmeli.

Güneş tutulunca küsuf namazının vaktinin girmesi gibi şimdi insanlık his ve duyguları ile donanma, kalbimize şefkat ve merhamet doldurma, milletçe tek vücut olarak yardıma koşma ibadetini yapma vaktidir.

Yaptığımız hataları tekrarlamamak için söz vermeliyiz, yaşananlardan ders çıkartmalıyız. Bir daha aynı acı ile karşılaşmamak için hayatımıza yeni kurallar getirmeliyiz.

Gelin, hep beraber tövbe edelim.

Fay hatlarının olduğu şehirlere beş kattan yüksek apartman dikmeyelim. Üç kuruş fazla kazanacağız diye demirden, çimentodan çalmayalım.

Deprem öldürmüyor, müteahhit öldürüyor. Bu kaçıncı aldanış.

Yarın öbür gün İstanbul'da aynı acıları yaşamayalım.

Artık idrak edelim, ülkemiz fay hatları üzerindedir. Bu, Allah’ın kevni kanunudur! Yine sarsılacağız, yine sarsılacağız, yine sarsılacağız…

Tövbe etmek hatadan dönmek demektir. Biz de artık hatalarımızdan, yanlışlarımızdan dönelim.

Milletimizin başı sağ olsun, Allah yar ve yardımcımız olsun, Rahmetini üzerimizden eksik etmesin.

Gürcan Onat, 10. 02. 2023, 18.00, Fatih.

30 Ocak 2023 Pazartesi

ER İLHAN KILIÇ AFFEDİLDİ

Cumhurbaşkanımızın imzasıyla Resmî Gazete'de yayınlanan karara göre; Er İlhan Kılıç ile Er Kenan Deniz'in cezaları, sağlık sorunları nedeniyle kaldırıldı. Adli Tıp raporuna göre 'kocama' hali görülen 86 yaşındaki Er İlhan Kılıç, 28 Şubat döneminin MGK Genel Sekreteri ve Hava Kuvvetleri Komutanıydı. Er Kenan Deniz ise dönemin Genelkurmay İç Güvenlik Harekât Dairesi Başkanı ve Başbakan Askeri Başdanışmanıydı.

Bu şahıslar, Türkiye Cumhuriyeti icra vekilleri heyetini cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men etmek suçundan, Ankara 5. ağır ceza mahkemesinin 13/4/2018 tarihli kararıyla, müebbet hapis cezası ile cezalandırılmışlardı.

Adli tıp kurumu 3. adli tıp ihtisas kurulunun 4/1/2023 tarihli raporu sebebi ile Türkiye Cumhuriyeti anayasasının 104. maddesinin 16. fıkrası gereğince, Cumhurbaşkanımız tarafından cezaları kaldırılmıştır.

28 Şubat post modern darbe sürecinin, anlı şanlı 2 darbecisi böylece, bundan sonraki yaşamlarını artık ceza evinde değil kendi evlerinin aile ortamında, sıcacık yataklarında, mutlu ve huzurlu bir şekilde sürdürecekler.

Ne diyelim?

- “Hayırlı olsun” mu?

Durun; önce, 01.06.1998 milliyet gazetesinin bir haberine bakalım:

Başlık: Komutan Duyarlılığı

       Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nın kuruluşunun 87. yıldönümü nedeniyle Akıncı 4. Ana Jet Üssü'nde düzenlenen "Anıları Tazeleme Günü"ne türbanla katılanlara kızan Orgeneral İlhan Kılıç, bir kadının "sembol" niteliği taşıyan başörtüsünü açtırıp iki ucu çenesinin altından düğümlenecek şekilde bağlattı.

       Elini sıkmak üzere yaklaşan Fatma Çelenkoğlu'nu uyaran Kılıç, genç kadının başörtüsünü açtırıp iki ucunu çenesinin altından düğümlenecek şekilde bağlattı. Karşılama töreninin sonuna doğru önünden geçen başörtülü bir kadından sonra yanındakilere dönerek ellerini iki yana açıp tepki gösteren Kılıç, gazetecilerin "Türban takanların karargahlara alınmaması nedeniyle mi tepki gösterdiniz" sorusunu "Evet" diye yanıtladı. "Modern Türkiye'yi yaşatmaya çalışıyoruz. Başörtüsüyle hiçbir sorunumuz yok" diyen Kılıç şöyle devam etti: "Anadolu'da tarlada çalışan bacımız... Böyle ucuna da altın takar. Karadeniz'de sırtında odun taşıyan bacımıza tepkimiz yok. Onların başı örtülü olsun. Çarşıda, özel işyerlerinde olur ama devlet dairesinde olmaz. Biz de devletiz."

İşte, böyle bir duyarlı (!) komutanmış, o yıllarda, Er İlhan Kılıç.

Aslında, Er İlhan Kılıç, 28 Şubat post modern darbecilerinin içinde en ılımlı olanlarından birisiydi, diyebilirim. Özellikle, kendisinden önce Hv. K. K’nı olan Er Ahmet Çörekçi’nin yanında adeta zemzem ile yıkanmış gibi, bile diyebilirsiniz. Çörekçi, kelimenin tam manası ile din düşmanıydı. Bir başörtüsü gördüğünde panter kesilip, parçalama pozisyonuna geçiveriyordu. Öyle bir din düşmanının altında görev yapması elbette Kılıç’ı da etkilemiştir, ister istemez.

Kılıç, mülayim, orta yolu bulmak isteyen, vaziyeti idare etmeye çalışan yumuşak huylu bir karakterdi.

Kendisi ile yollarımız 15. Füze Üs K.’lığında rastlaştı. Hv. K. K. olarak, üssü ziyarete gelmişti. Brifingde Şube Müdürü olmam hasebiyle ben de bulundum. Başörtüsü konusunda; annelerimiz gibi örneğini ilk ortaya atan kendisidir. Hiç olmazsa, iğne olmasın da annelerimiz gibi alttan bağlasınlar, demişti. Hafızamda yanlış kalmadıysa, Yaşar Nuri Öztürk’ün kitaplarını da birliklere dağıttıran, bu kişiydi.

Yani, bir orta yol bulmaya çalışıyor izlenimi vermişti bana.

Lakin, Milliyet gazetesinin haberinde de görüldüğü üzere zihniyet olarak 28 Şubat darbecilerinin zihniyetini de taşımıyor değildi. Kendi ifadeleri ile, Modern (!) Türkiye’yi yaşatmaya çalışıyorlarmış. Devlet dairesinde olmazmış.

Yani mizaç itibarıyla mülayim, lakin zihniyet olarak 28 Şubat darbeci zihniyeti diyebilirsiniz.

Cumhurbaşkanımız, çok büyük bir alicenaplık göstermiş, kendisini yok etmeye çalışan, belediye başkanlığını, hatta mahalle muhtarlığını dahi çok gören iki kişiyi affetmiştir. Bu yüce gönüllülüktür. Asalettir.

Devletimizin başı Cumhurbaşkanımızdır, iradesine bir itirazımız yoktur. Ölçmüştür, biçmiştir, kararını vermiş ve uygulamıştır. Bize de kabul düşer.

Bununla birlikte, şahsen benim inancım gereği ve de Sayın Cumhurbaşkanımızı destekleyen bir vatandaş olarak, bu hatırlatmayı yapmam da üstüme vazifedir: Mağdurların hakları ne olacak?

Allah Teala, katili affetme yetkisini öldürülen kişinin ailesine vermiştir. Cezası uygulanmayacak ise ancak öldürülen kişinin ailesi tarafından affedildiği taktirde, uygulanmamalıdır.

O halde, bu kişilerin mağdur ettiği on binlerce mağdurun hakkı ne olacak? Bu kırık gönüllerin telafisi nasıl başarılacak?

Sayın Cumhurbaşkanım; 28 Şubat’ın yıldönümü de yaklaşıyor. Hala, haklarını alamamış olan insanlar, umut ile sizin adaletinizin tecellisini bekliyor.

Eğer, bugün 28 Şubat darbecileri affedilecek ise onların meydana getirdikleri hasarların hepsinin tamamen giderilmesi, gerçek hakkaniyet olmaz mı?

28 Şubat mağduru askerler, tazminat alamadılar, emsalinin rütbesinin karşılığı araştırmacı kadrosuna atandılar ama kimlik kartlarındaki rütbeleri düzeltilemedi, bu kadar basit bir işlem dahi yapılamadı. Askeri okullardan atılanlara hakları verilemedi, emekliliğe zorlananlara hakları verilemedi, hele ki üçlü kararname ile atılanlara hiçbir hak verilmedi.

Darbeciler affediliyor, mağduriyetler giderilemiyor ise, burada katmerli zulüm var demektir. Böyle bir zulmü ortadan kaldıracak yegâne kişi de sayın Cumhurbaşkanımızdır.

 Ayrıca, hastalık, yaşlılık gibi sebeplerle fiilen cezaevinde kalması mümkün olmayan tüm hasta mahpuslar için, suç tipine bakılmadan ve adi-siyasi ayrımı yapılmadan aynı uygulamanın devam ettirilmesi de insani ve hukuki bir gerekliliktir.

Bu nedenle, İlhan Kılıç ve Kenan Deniz ile aynı veya benzer durumda olan tüm hasta ve yaşlı mahpuslar derhal serbest bırakılmalıdır. Bu konu siyasi iktidarların tercihlerine, konjonktüre veya bir takım siyasi mülahazalara göre karar verilemeyecek kadar önemli olup, tüm hasta ve yaşlı mahpusları kapsayacak yasal bir zemine kavuşturulmalıdır.

Adli Tıp Kurumu aynı mağduriyeti yaşayan herkese aynı tutumla yaklaşmalıdır.

Gelelim, Er İlhan Kılıç’ın sıcacık evinde, mutlu ve huzurlu yaşamasına…

Yaşasın. Er İlhan Kılıç da kalan ömründe mutlu ve huzurlu yaşasın; parçası olduğu darbe sürecinde, TSK’dan atılan binlerce subay, astsubayların aileleriyle beraber, çoluk çocuk çektikleri çileleri, kızların okullarının kapılarında akıttıkları göz yaşlarını, işlerinden atılan memurların acı ve ıstıraplarını, intihar eden mağdurların yaşama haklarını düşünüp, mutlu ve huzurlu yaşasın…

Bu dünyanın bir de ötesinin olduğunu, gerçek mahkemenin mahkemeyi kübra olduğunu da hiçbir zaman unutmasın. Boynuzsuz koyunun hakkının boynuzlu koyundan alınacağı o günü unutmasın.

Hiç olmazsa, mağdur ettiği o insanlardan özür dilesin, helallik istesin.

Allah, hiç şüphesiz, adili mutlaktır.

Gürcan Onat, 30.01.2023, 14.00, Fatih. 

19 Ocak 2023 Perşembe

THANK YOU MR. BOLTON

Ne demiş Mr. Bolton?

"Erdoğan'a karşı koyulmazsa işler daha da kötüye gidecek."

Harika bir haber; teşekkürler Mr. Bolton. Sizin için kötü olan bizim için iyidir.

Demek, Erdoğan sizin işlerinizi kötüye götürtüyor; bundan güzel haber olabilir mi? Çok sevindik, daha da kötü olun, beter olun inşallah.

Kimdir bu Bolton, kısaca bakalım:

ABD'li eski güvenlik danışmanı, diplomat ve politikacı. ABD Başkanı Donald Trump döneminde 9 Nisan 2018 ve 10 Eylül 2019 tarihleri arasında Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapmış. 2005'ten 2006'ya kadar ABD’nin Birleşmiş Milletler Büyükelçisi, 1989'dan 1993'e kadar Dışişleri Bakanlığı'nda Uluslararası Örgütlenme İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı,  Silah Kontrolü ve Uluslararası Güvenlik İşlerinden Sorumlu Devlet Müsteşarı. Irak ile savaşa girmeyi destekleyen Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi'nin Direktörü olarak ABD'nin İran, Suriye, Libya, Venezuela,  Küba , Yemen ve Kuzey Kore'de askeri harekât ve rejim değişikliği yapmasının savunucusu. Cumhuriyetçi Parti üyesi, Amerikan milliyetçisi

Bolton, hayatı boyunca ABD çıkarları için çalışmış, bunlar için ne gerekiyorsa yapılmasını desteklemiş, ABD’nin dünyadaki her türlü rezil ve aşağılık katliamlarına ortak olmuş, tam bir ABD milliyetçisi…

Bu adam, The Wall Street Journal’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alan bir yazı kaleme almış. Yazısında, Batı’nın Türkiye’deki muhalefete yardım etmesi halinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın durdurulabileceğini söylemiş. "Batı'nın, Türkiye’deki muhalefetin yaklaşmakta olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde başarı şansı elde etmesini sağlamaya yardım etmek için cesur bir adım atması halinde Erdoğan’ın durdurulma şansı söz konusu." diye yazmış. "Erdoğan'a karşı koyulmazsa işler daha da kötüye gidecek." ifadelerini de kullanmış.

O, madem ABD menfaatleri için böyle bir yazı yazmış; biz de Türkiye’nin menfaatlerini isteyen, yerli ve milli vatandaşlar olarak bu yazısından ne kadar memnun kaldığımızı ifade edelim, dedik.

Öncelikle, uluslararası bir terör destekçisinin, Cumhurbaşkanımızdan bu kadar korkması elbette bizi gururlandırdı. Hele ki; tekrar seçilmesi halinde işlerinin daha da kötüye gideceğini söylemiş olması doğrusu keyfimize keyif kattı. Gel de bu adama teşekkür etme… Gel de Cumhurbaşkanımızın tekrar seçilmesi için bütün gücünle çalışma…

Gerçi biz, zaten bunu biliyorduk. Sayın Cumhurbaşkanımızın, dünyanın başına musallat olmuş 5’li sömürgecileri ne kadar ürküttüğünden haberimiz vardı. Küreselcilerin, emperyalistlerin, masonların ve Siyonistlerin tek korkulu rüyalarının, sayın Cumhurbaşkanımız olduğunu da biliyorduk. Hani derler ya, konumunu anlamak için bazen dışarıdan bakmak gerekir diye, işte dışarıdan bakınca da ülkemiz ve cumhurbaşkanımız böyle görünüyormuş, demek ki. Yanılmamışız!

Boşuna değil, bu aşağılık rezillerin, böyle telaşla saldırmaları.

Boşuna değil, içeride ve dışarıda bütün güçleri ile bu kadar fırıldaklar çevirmeleri.

Fakat, Allah’ın işine bakın ki; bazen de böyle, kendi ayaklarına sıktırtıyor, bu zalimlere.

Yani, hiç politika ile ilgilenmeyen insanlar dahi, bu şeytanın enikleri sayesinde Cumhurbaşkanımıza oy verecekler gibi görünüyor, bu gidişle.

Hatta, sandığa gitmeye istekli olmayanlar dahi Bolton gibilerin bu laflarını işittikçe, durumun vahametini kavrayarak, koşarak gidecekler sandığa, teşekkürler Mr. Bolton.

Bolton’un bu yazısından haberdar olan yerli ve milli, vatanını, milletini, namusunu, haysiyetini seven tüm vatandaşlarımız, hangi partili olursa olsunlar, artık oylarını Boltonların işleri daha kötü gitsin diye, Cumhurbaşkanımıza verirler diye düşünüyorum. Her ne kadar, 6’lı masanın ayaklarında çürükler var ise de masayı içten kemiren kurtçuklar var ise de onların içlerinde, Bolton gibi insanlık katillerinin payandası olmak istemeyecek, bağımsızlığına düşkün vatansever insanlar da var, elbette.

Sırf, Boltonların planlarının bozulması için iktidar devam etmeli diyecek insanımızın az olmadığını düşünüyorum.

Thank you, Mr. Bolton.

Sen konuşmaya devam et, nefretini kusmaya devam et, planlarını faş etmeye devam et, sen konuştukça, farklı düşüncelerle farklı alanlara savrulanlar da bir olacak, birlik olacak, inşaallah.

Davamızın sonu, alemlerin Rabbine hamddır.

Gürcan Onat, 18. 01. 2023, 20.00, Fatih.

ÖNEMLİ DİPNOT:

Şimdi milletimiz, tüm muhalefet partilerinden Bolton'un yazdıkları için bir tepki açıklaması bekliyor.

Öncelikle, kazanmak için Bolton gibilerinin desteğine ihtiyacımız yoktur, açıklaması olmalıdır.

İkinci olarak ki, asıl vahameti giderecek olan bu olacaktır. “Bolton, sen ne demek istiyorsun?”, demeliler.

Ne demişti, Bolton; "Erdoğan'a karşı koyulmazsa işler daha da kötüye gidecek." 

Bu ifadenin, mefhumu muhalifinden; “Erdoğan’a karşı koyulursa işler kötüye gitmeyecek” anlamı çıkmaz mı?

Yani, Erdoğan kaybederse Boltongillerin işleri düzelecek, demek değil mi, bu?

Peki, kim düzeltecek bunu? Erdoğan’ın yerine gelecek olan.

Bu durumda, Erdoğan’ın yerine gelecek olanlar, ABD’nin ve tüm küreselcilerin adamı olacak, demek manası çıkmaz mı? Bundan daha aşağılık ve hain bir konum var mıdır? İşte, bu yaftayı silmek için derhal muhalefet partileri açıklama yapmalı; “Erdoğan gitse dahi yerine kim gelirse gelsin sizin işleriniz yine daha kötüye gidecek” demeliler.

Eğer bunu demezler ise; o lafın altında kalırlar.

Vatanını milletini sevenler o lafın altında kalmazlar. 

9 Ocak 2023 Pazartesi

MÜYESSER YILDIZ'A CEVAP

Pek adetim olmadığı halde, Müyesser hanıma cevap yazmak istiyorum. Aslında, şahıslardan ziyade fikirleri ve zihniyetleri konu edinmek prensibimdir; lakin konu itibarıyla bu sefer böyle icap etti.

28 Şubat post modern darbe süreci benim önemli konularımın içerisindedir. Bu nedenle yazma ihtiyacı hissettim.

Herkes, doğal olarak hayata ve hadiselere kendi düşünce ve inançlarının penceresinden bakıp; bu minval üzere yorum ve mana oluşturmaya çalışıyor. E, ben de elbette böyle bakacağım ve böyle anlamlandıracağım.

Lakin, aynı ülkede yaşıyoruz, aynı havayı teneffüs ediyoruz ve aynı ülkenin geleceğini şekillendirmeye gayret ediyoruz. Eğer, birbirimizi dinlemeye ve anlamaya çalışmaz isek, bu kutuplaşma kör dövüşü şeklinde, çözüme kavuşamadan sürer gider...

Hani, 6/9 rakamına farklı taraflardan bakan iki kişiden birinin 6, diğerinin 9 gördüğü gibi. Bu iki kişiye o rakamın karşı taraftan farklı göründüğüne; konumlarını değiştirmedikleri sürece inandırmanız mümkün değildir. Peki, ne yapmanız gerekiyor? Çok basit bir işlem, yukarıdan baktıracaksınız; işte o zaman hem 6 hem de 9 olarak okunduğunu tespit edebilirler.

Kanaatimce, Müyesser hanım ile ben, hadiseleri aynı veçheden okuyamayacağız, durum bunu gösteriyor. Ancak, ben biraz geri çekilip, biraz da olaylara yukarıdan bakmayı, empati yapmayı deneyerek, kendi açımdan anlamlandırmaya çalışacağım.

Benim adımı zikrettiği son makalesinde, Müyesser hanım yazısına şu cümle ile başlamış:

"Yeni yılda en önemli görevlerimizden birisi hak, hukuk ve adalet için mücadeleyi sürdürmek olmalı.". İşte ortak noktamız. Harika bir karar. Kesinlikle katılıyorum ve zaten ben de bu şekilde bakıyorum.

Bakın, ne kadar güzel bir şey, bir ortak noktamız varmış. En önemli görevlerimizden birisi, ama bence birincisi; hak, hukuk ve adalet için mücadele sürdürmek, olmalı. E, zaten biz de bu maksattan dolayı, kurduğumuz derneğin adını, Adaleti Savunanlar Derneği, koymuştuk.

Müyesser hanım, Sincan cezaevinde hayatını kaybeden eski general yeni rütbesi ile er Vural Avar'dan sonra, onun koğuş arkadaşı, eski emekli Korgeneral yeni rütbesi ile er Hakkı Kılınç'ın 82 yaşında olduğunu, oksijen tüpü ile yaşadığını, yani çok sıkıntıda olduğunu yazmış.

Yine vicdanlarımıza hitap etmiş. Kabul. Yani benim tarafımdan 6 olan rakama diğer taraftan bakarak ben de 9 diyeyim. Çünkü o taraftan bakınca gerçekten 9 görünüyor, yalan yok.

Hemen, Müyesser hanıma ilk sorumuzu soralım; T.C. Mahkemelerinde yargılanıp, suçlu görülüp, rütbesi alınan iki kişiye neden eski rütbeleri ile hitap ediyorsunuz, O kişiler mahkeme kararı ile şu an er'dirler. Siz, Mahkeme kararını tanımıyor musunuz?

28 Şubat sürecinde üsteğmen, üstçavuş v.s. rütbelerinde iken YAŞ kararları ile re'sen emekli edilen, derneğimizin üyeleri 6191 sayılı kanun ile haklarını alarak ve de araştırmacı kadrosuyla tekrar memurluğa atandıkları halde neden emsallerinin rütbeleri verilmedi? Bu haksızlığa karşı çıkabilecek misiniz? Hak, hukuk ve adalet için…

2. Soru: Neden ısrarla benim adımı kullanırken SADAT vurgusu yapıyorsunuz? Daha mı çok ilgi çekiyor? Böyle yazmazsanız, okunmaz diye mi endişe ediyorsunuz? Halbuki, ben kaç sefer açıklama yaptım; SADAT ile, kurulurken verdiğim cüzi bir paradan başka hiçbir alakam yok, yönetiminde değilim, hiç bulunmadım, diye. (Yanlış anlaşılmasın, bulunmak isterdim ama bulunmuş değilim.) Siz ne yapıyorsunuz, söyleyivereyim; hayali bir canavar yaratıyorsunuz, sonra birilerini bu canavar ile ilişkilendirip itibar suikastı yapıyorsunuz. Bunları da siyasi kavganıza malzeme olsun diye yapıyorsunuz. Bunlar da hak, hukuk ve adalet için mi?

Hak, hukuk, adalet diyorsanız, benim adımı SADAT ile birlikte yazmayın! Ayrıca, SADAT da sizin karalamaya çalıştığınız canavar değil, T.C. ticari kanunlarına uygun bir ticari şirkettir. Eğer, yakından tanımak istiyorsanız; randevu alıp, ziyaret ederek, detayları öğrenebilirsiniz. Yerleri ve adresleri belli ve çok açıktır. Yeter ki iyi niyet ve gerçekten tanımak olsun.

Yalnız, bir hususta hakkınızı teslim etmem icap eder ki; siz, benim cümlelerimi olduğu gibi alıp, sonra yorum yapıyorsunuz. Teşekkür ederim. Çünkü, eksik alıp sonra nefret kusan gazeteciler de var. Siz onlardan değilsiniz. Bu, gerçekten hak, hukuk ve adalettir.

Son yazınızda diyorsunuz ki; "Özetle; “Zindanda ölmüş” diyerek aynı Kuvvette görev yaptıkları halde hiç karşılaşmadığı Vural Paşa’ya, “Hakkını helal etmediğini” bildirmiş ve şu ifadeleri kullanmıştı: “Şimdi ise [diğerleri]zindanda son nefeslerini verecekleri günlerini bekliyorlar. Birileri de vicdanlarımızla oynamaya yelteniyor. Çok yaşlanmışlar, hastalıkları varmış, dayanacak durumda değillermiş, falan filan… İşte onu; cevizi kabuğu ile yutarken düşünecektin, demezler mi adama, her yediğin herzenin çıkışı da olacak, değil mi?.. Bu zavallılar, iman nimetinden de yoksun oldukları için ne tövbe edebiliyorlar ne de ahirette kendilerini nelerin beklediğinin farkındalar… İnandığım bir konu var ki; bu zalimlerin ahiret hayatlarının yanında şu an bulundukları hapishane, cennet bahçesi gibidir… Hepinizin o zindanda son nefeslerinizi verip, inanmadığınız ahiret yolculuğuna çıkışınızı ibretle izleyeceğiz ve lakin asıl ahirette, mahkemeyi kübra’da sizden, nasıl haklarımızı alacağımızı, işte asıl orada göreceksiniz.” İnançlı olduğunu söyleyen birisi için ne ağır, ne vahim, ne yakışıksız hükümler, değil mi? Haliyle tepki çekti."

Benim ifadelerimi; ağır, vahim, yakışıksız bulmuşsunuz. Evet gerçekten de öyle; ağır, vahim ve yakışıksız. Size katılıyorum. Bakın, anlaştık. Ben sizin taraftan baktım. Haydi, şimdi siz bu tarafa geçin, rakama bir de bu taraftan bakın, bakalım neler göreceksiniz?

Mahkeme ile tescilli bu erlerin, 28 Şubat sürecinde yaşattıkları zulümlerden; TSK'dan atılmış binlerce namuslu, dürüst, çalışkan, dindar ve disiplinli vatan evlatlarından kaç tanesinin hayat hikayesini biliyorsunuz? Mesela, sadece üç örnek: Atılmışlığı gururuna yediremeyerek, çaresizlikten intihar eden yarbayı biliyor musunuz? Kendisi atıldığı için, GATA'dan kanserli eşinin tedavisi yarım bırakılarak çıkartılan yüzbaşının hikayesini biliyor musunuz? O hanımefendi vefat etti. Ya, pazarlarda bazlama satarak yavrularının karnını doyurmaya çalışan astsubayımızın yaşadıklarını biliyor musunuz?

Bunlar gibi binlerce, filmlere konu olacak mağduriyet yaşandı. Bu zulümleri gören, yaşayan bir kişi olarak; o mahkeme kararı ile suçları tescillenmiş erlere sizin tabiriniz ile ağır, vahim ve yakışıksız ifadeler kullanmışım. Bu haller sizin başınıza gelse, siz hangi tabirleri kullanırdınız acaba?

Gelelim, TkMM konusuna; o toplantının tüm katılımcıları Gürcan Onat'ı tanıdı. Konuşmalarım kayda alındı. TkMM arşivinde duruyorlar ve çoğu da yayınlandı. TkMM hakkında yazdıklarım samimidir ve gerçekten çok beğendiğim, içinde olmaktan keyif aldığım platformdu. Şanar Yurdatapan ile sıcak arkadaşlığımız oldu. Halen, bir ortam olursa, zevk ile iştirak ederim. Sadece İstanbul değil, Ankara'da görevli olduğum zamanlarda da Ankara'daki TkMM toplantılarına iştirak ediyordum.

Diyorsunuz ki; "Anlaşılan; Gürcan Onat, vefat eden Vural Paşa ve “zindanda son nefeslerini vermelerini beklediği” diğer komutanlar için “düşünce ve ifade özgürlüğünü” kullanıp hiçbir “aşağılama ve hakarette” bulunmamış; ama o yazısına tepki gösterenler, “yalan, iftira ve algı operasyonu” yapıp “nefret suçu” işlemiş!.. Dikkatlerinize sunulur."  Müyesser hanım burada nasıl bir algı operasyonu yaptığınızı yazayım. Ben, bize yapılan zulümlere tepki veriyorum. Benim yaptığım, tepkidir. Darbecilerden başka, hiç kimse için o ifadeleri kullanmamışım. Sadece, 28 Şubat post modern darbecileri için kullanmışım. Niye, çünkü bize zulüm yaptılar; ben de bu zulme tepki veriyorum. Siz tepki olduğunu görmüyorsunuz; beni, durduk yerde, aşağılama ve hakaret yapmış gibi gösteriyorsunuz. Sonra, kendinizi tepki veren olarak gösteriyorsunuz. Bilmem anlatabildim mi? Yani siz hadiseyi ters yüz ettiniz. Oysa, ben zulümlere tepki olarak o ifadeleri kullanıyorum. Hani, hak hukuk ve adalet diyorsunuz ya; şimdi burada işletin bakalım hak hukuk adalet nasıl tecelli edecek? Hak, hukuk ve adalet; yapılan zulümlerin karşılıksız kalması mıdır? Siz istiyorsunuz ki; hangi zulme uğrarsak uğrayalım, sesimizi keselim, itiraz etmeyelim, hak aramayalım, hele ki zulümleri dile hiç getirmeyelim, sesimizi asla yükseltmeyelim. Yani siz insansınız biz başka bir şey, öyle mi?

Şimdi sizin sorularınıza cevap verelim. Soruyorsunuz:

“Binlerce subay, astsubayı mesleklerinden eden,

·         Binlerce kız öğrenciyi okullara almayıp ikna odaları kuran,

·         Üniversitelerin önüne polis panzerlerini gönderen,

·         Kadın mamurların türbanlarını çıkarttıran,

·         Hükümetin düşmesine yol açan DYP milletvekilleri ile Erbakan’ın, dönemin Cumhurbaşkanı merhum Demirel’e sunduğu istifa mektuplarını imzalayan

Müebbet hapis cezasına çarptırılıp adeta ölüme yatırılan bu 14 general miydi?

Devletin o zamanki “güvenlik konsepti” çerçevesinde, sadece 28 Şubat döneminde değil, öncesinde ve sonrasında kararları alınıp uygulanan, TBMM’de yasaları çıkarılan topyekûn bir süreç yaşanmadı mı? İçişleri, Adalet ve Milli Eğitim Bakanlıkları başta olmak üzere tüm valiler, emniyet müdürleri, üniversiteler rol oynamadı da sadece bu 14 general mi at koşturdu?!"

Bakın, işte bir konuda daha sizinle hemfikir olduk. Ben, her ortamda her zaman dile getiriyorum; saydıklarınızın hepsi suçludur. Sadece onlar değil, şok şok şok diye haber yapanlar, kışkırtıcılar, kiralık konsomatrisleri kullananlar, medya v.s. hepsi milletimizin nezdinde suçlular. Lakin, sadece bu 14 kişi ceza aldı. Benim bedduam hepsinedir. İnşallah, tüm suçlular cezalarını alırlar. Bu dünyada almasalar da ahirette alacaklarından şüphemiz yoktur; elbette ellerimiz yakalarındadır. İlahi adalet zerre miktarı şaşmaz.

Yine sizin sorunuz; "28 Şubat davasına ilişkin ise tek bir sorum var: Ortaya çıktı ki, bu davayı da A’dan Z’ye “FETÖ”cüler kurguladı. Durum bu iken, diğer kumpas davaların aksine, “Kandırıldık”, “Rabbim de milletim de bizi affetsin” demeyip bu davayı sorgusuz-sualsiz sahiplenmek… O sahte delilleri hiç sorgulamamak… Ve gerçekten adil bir karar verilmiş gibi, heyecanla bu generallerin “zindanda ölmesini” arzulamak… Bunun izahı nedir?!

Siz, 28 Şubat post modern darbe süreci ile daha sonra FETÖ'cülerin kumpaslarını birbirine karıştırıyorsunuz. İkisi çok farklı şeyler. 28 Şubat sürecinde, binlerce subay astsubay, maddi manevi işkence yapılarak, sorgusuz sualsiz mesleklerinden edildi. Binlercesi de benim gibi atılmamak için erken emekli oldu. 40 yaşımda, en verimli çağımda en faydalı olacağım zaman, çok sevdiğim mesleğimden ve üniformamdan ayrılmak zorunda kaldım. Bunları neden görmüyorsunuz? Kumpas davasında, FETÖ'cülerin yaptıkları kumpasları biz kabul ediyoruz. Lanet FETÖ'cülerin Allah belasını versin. Siz de şu 28 Şubat mezalimini görün artık.

Sizin sorunuz: "Son olarak şunu kaydedeyim:

28 Şubat’ı başlatan TSK değildi. Daha Eylül 1996’da “irtica raporlarını” hazırlayan, önce dönemin Cumhurbaşkanı Demirel, ardından Genelkurmay’a bu rapor ve brifingleri veren, nihayetinde 28 Şubat’taki MGK’da da sunum yapan MİT’ti.

Peki MİT’e herhangi bir şey soruldu mu? Hayır. Çünkü yargılamalar sırasında MGK, 28 Şubat’ta sunulan o irtica brifinginin dosyada olmadığını bildirdi!.."

Tekrar etmiş olayım; 28 Şubat post modern darbesi ile kimin ilişkisi varsa hepsinin Allah belasını versin. Biz, bize yapılan zulümlere isyan ediyoruz, gerisini araştırıp ortaya çıkarmak Mahkemelerin görevi.

Gelelim irtica ve irtica mücadelesine

İrtica tabiri sizin zihniyetinizin ürünüdür. Biz, kendimize Müslüman diyoruz. Yapabildiğimiz kadarıyla, İslami kurallara göre hayatımızı tanzim etmeye çalışıyoruz. Eğer, bu şekilde, “irtica” demeye ve “irtica ile mücadeleye devam ediyoruz” gibi laflarla kendinizi kandırmaya ve bizi anlamamaya devam edecekseniz buyurun devam edin. O zaman, sittin sene siz 9 biz de 6 görmeye devam edeceğiz, demektir.

Necip Fazıl Kısakürek şu cevabı vermişti, kendisine irticacı diyenlere;

“Zamanı kokutanlar mürteci diyor bana;

Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana.”

Milli Şairimizin dizeleri yeterince cevap olur diye düşünüyorum.

“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım! ...
-Boğamazsın ki!
-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git! , diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticanın şu sizin lehçede ma'nası bu mu?”       M
ehmet Akif Ersoy.

Hak, hukuk ve adalet kavramlarını sadece söz olarak kullanmayacaksınız; içinize sindirip mutlak olarak, herkes için, ayırım yapmadan uygulayacaksınız; “Mazluma kimliği sorulmaz” diyebileceksiniz, “Kim olursa olsun zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yanayım”, diyebileceksiniz.

Adalet cesaret ister.

Gürcan Onat, 09. 01. 2023, Fatih.

31 Aralık 2022 Cumartesi

BİR ZAMANLAR TkMM VARDI

İlk toplantıyı çok iyi hatırlıyorum.

2008 yılında, Taksim'de bir otelin toplantı salonunda yapılmıştı.

ASDER adına katılmış olduğum bu toplantı, oldukça ihtişamlı olmuştu. Bakanlar, Milletvekilleri, Belediye Başkanları ve Sivil Toplum Kuruluşlarının neredeyse tüm yelpazeyi kapsayacak zenginlikte katılımı ile icra edilmişti.

Toplantılar, ilk sene ve müteakip üç beş yıl yine katılımcı cihetiyle oldukça yüksek seviyede seyretti. Lakin, zaman ilerledikçe, Ülkemizdeki tüm sivil toplum faaliyetlerinin kaçınılmaz kaderi gibi, kMM'lerinde de iştirakçi sayısında azalmalar gözlenmeye başlandı.

İlk zamanlar, darbe ortamlarından çağdaş demokrasiye geçme çabaları vardı. Bu nedenle, her kesim tarafından oldukça fazla ilgi görmüştü. Çünkü, her düşünce ve kesimden insanlar bu ortamda bir araya gelip, birbirlerine sakınmadan ve çekinmeden sözlerini rahatça söyleyebiliyor ve birbirlerini saygıyla dinleyebiliyorlardı.

TkMM'leri birçok şehirde "önyargılar girmeden", "her görüşe eşit yakınlıkta" ilkesiyle toplantılarını yapmaya devam ediyordu.

İlk günden itibaren, çok büyük kısmına ASDER adına iştirak ettim. Önceleri ASDER'i tanıtmak ve mağduriyetleri toplumun her kesimine anlatabilmek için bunu bir görev bilmiştik.

"Düşünce suçuna karşı girişim" platformunu oluşturan Şanar Yurdatapan'ın büyük gayretleri ile sürdürülen TkMM, gerçekten başka hiçbir platformun yapamadığını başardı. En sağdan en sola her düşünce sahibi sivil toplum örgütleri mensuplarını bir araya ve vekillerle karşı karşıya getirdi. Herkesin 5 dakika söz sahibi olduğu bu toplantılarda, katılımcılar birbirlerinin sözünü kesmeden, konuşanı büyük bir olgunlukla ve dikkatle dinliyor. Herkes inancı, fikri ve düşüncesi ne ise, onu olduğu gibi ifade edebiliyordu. Türkiye genelinde ve politika alanında başarılamamış olan bu seviye TkMM'lerinde başarıldı.

Benim için de, sözümü hiç sakınmadan ve inançlarımı hiç gizlemeden, olduğu gibi, sadece üsluba dikkat ederek söylediğim bu toplantılar, çok verimli oldu.

En zıt fikirlerin sahipleri dahi bu toplantılarda birbirlerini sakince dinledi ve anlamaya çalıştılar. Anlamadıkları yerleri birbirlerine sorma imkanı buldular.

Farklı inanç yapılarında, sosyal ve siyasal gruplar arasında "diyalog zemini" olarak varlığını sürdüren Türkiye küçük Millet Meclislerinin 2016 yılındaki bir gündemi; "Düşünce ve İfade Özgürlüğü, Türkiye'de Medyanın Durumu" idi.

Bu toplantıda aşağıdaki konuşmayı yaptığımı hatırlıyorum:

"Toplantıya katılan herkes düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlanamayacağı konusunda hem fikirler. Elbette ben de bu şekilde düşünüyorum. Ancak, düşünce ve inançlarımı ifade ederken ne söylediğimi ve ne şekilde söylediğimi de önemsiyorum. Yani, önce kendi nefsimi kontrol altına almaya, gazabımı engellemeye çalışıyorum. Söz kontrolsüz olmamalı. Bu çok önemli, zira haddi aşmamak gerekir. Herkes nefsini kontrol altına almayı becerebilirse, toplumsal barış daha kolay sağlanabilir. Kendini kontrol altına alamayan, başkasına nasıl söz anlatabilir. Nefsine hakim olabilen ise güzel bir örnek olur. Herkes, kim olursa olsun, ne söylerse söylesin, kendisini olduğu gibi ifade edebilmeli. Hatta ben buna uç bir örnek veriyorum; Güneydoğu'da yaşayan bir Kürt; "Ben bağımsızlık istiyorum. Türkiye'nin bölünmesini istiyorum. Kürdistan istiyorum" demek istiyorsa, buna inanıyorsa diyebilmeli. Tabii ki, ben böyle bir şeyi asla tasvip etmem. Mücadelemi yaparım. Ama karşımdaki bunu istiyorsa söyleyebilsin ki, ben de ona; "gel arkadaşım, sen niye böyle söylüyorsun?" deyip, oturup onunla güzelce, konuşabileyim.

İnsanlar; içlerinde ukdeler, beyinlerinde düğümler varken, birlikte huzur içinde, rahat yaşayamazlar.

Hiçbir şekilde düşünce ve inançlar baskı altına alınmamalı. Bunun sıkıntısını en çok, benim ait olduğum camia çekmiştir. Yıllarca kışlalarda inancımızı, namazımızı gizledik. Binlerce insan, sırf inancı ve düşüncesi nedeniyle, namaz kıldığı ve eşinin başı kapalı olduğu için TSK'den atıldı. Ağzımızdan Allah kelimesini bile çıkartamadığımız zamanlar oldu. Bizden önce de yetmişli yıllarda ve Seksenlerde komünist, sosyalist diye insanlara işkenceler yapıldı ve ordudan atıldılar. Yeter artık.

Hiçbir şekilde düşünce ve ifade hürriyeti engellenmesin.

Ha, bunun bir sınırı var elbette; hakaret, aşağılama ve küfür olmamak kaydıyla...

Hakaret ve küfür, fikir ve düşünce değildir, çünkü !

Nefret suçu işlenmemelidir !

Bir de, ki bence burası da çok önemli, zira bu hususta çok yanlışlar görüyoruz; yalan, iftira ve algı operasyonları yapılmamalıdır.

"Fitne katlden beterdir."

Bu, o kadar önemli ki; bir insana çamuru atıyorlar, yıllarca uğraşıp duruyor, temizlenebilmek için. Bu insanlık olamaz. Böyle bir şey olamaz."

Hafızamda kaldığı kadarıyla bu çerçevede düşüncelerimi anlattım, teşekkür ederek, sözlerimi bitirdim.

TkMM'lerinin çok beğendiğim ilkelerini yazmak istiyorum:

1. KİMSE KİMSENİN YERİNİ DOLDURAMAZ ; Oturulmayan koltuk boş kalacak, ta ki sahibi gelip doldurana kadar.

2. AİLE FOTOĞRAFI ;  Bu fotoğrafta hepimize yer var.  

3. VEKİL MÜVEKKİL BULUŞMASI: Bir vekilin müvekkiline ayıracak ‘ayda bir gün üç saat’i olmaz mı? 

4. EŞİT YAKINLIK: Tüm politik kuruluşlara eşit uzaklıkta değil, eşit yakınlıkta duruyoruz.

5. ÖNYARGILAR GİREMEZ: Kimliğinizle, düşünce ve inançlarınızla gelin.  Sadece “Önyargılarınız” kapının dışında kalsın.

6. AMAÇ ÜZÜM YEMEK: "Bağcıyı dövmek” değil. Çok açık ve ağır eştirebilirsiniz; ama konuyla ilişkili ve çözüm üretmeye yönelik olarak. 

7. DİYALOG= KONUŞMAK + DİNLEMEK:  Katılmıyorum, ama bağırarak değil. Katılıyorum ama alkışlayarak değil. Sadece anlatmak değil, başkalarının görüşlerini anlamak için buradayım.

8. HEDEF “KARAR ALMAK” ve “UYGULAMAK” DEĞİL:  Azınlık, çoğunluğa uymak zorunda değil.  Amaç diyalog, amaç en cılız sesin bile duyulması.

9. SÖZ UÇAR YAZI KALIR: Her ayın toplantı tutanakları ve ortak payda raporları web sitesinde yayınlanıyor, kamuya açıklanıyor.

10. ADEMİ MERKEZİ YAPI: ÖZERK GİRİŞİMLER:  Ana ilkelere göre kurulan her kMM, kendi işini kendi görüyor.  Merkez yok.

11. AÇIKLIK ŞEFFAFLIK:  Hiçbir şeyi örtbas etmiyoruz. Başarılar kadar olumsuzluklar da görülmeli ki düzeltilebilsin.

12. BELEDİYELER HEPİMİZİN:  Ne şu partinin, ne bu partinin…  Onlar bize, biz onlara sahip çıkmalıyız.  Çünkü belediyeler bize hizmet için var.

13. EVET, O BÜYÜK, BİZ KÜÇÜĞÜZ : TBMM tabii ki büyük, egemenliğin merkezi orası, kararları o alıyor.   Ama bu kez büyük küçüğü dinlemeli, sesini duymalı.

Özellikle; önyargılar giremez ilkesi, en çok beğendiğim ilkesiydi. Gerçekten toplum olarak, sosyal barış adına veya ikili ilişkilerde, hatta aile içerisinde bile eşimizle en çok sıkıntıyı, bu önyargılarımız nedeniyle yaşamıyor muyuz?

Açıklık ve Şeffaflık ile, Diyalog=Konuşmak + Dinlemek ilkelerine de bayılıyordum, doğrusu.

Keşke, her zaman, herkese karşı sürekli şeffaf olabilsek ve konuşma ve dinlemeyi aynı anda layığı ile yapabilerek, diyalogu becerebilsek.

İnşaallah, o olgunluğa bir gün ulaşırız.

Allah yar ve yardımcımız olsun.

Gürcan Onat, 19. 07. 2020, tashih ve yayınlama tarihi 31. 12 .2022, Fatih.

28 Aralık 2022 Çarşamba

YILLAR ZULÜMLERİ YOK EDER Mİ?

Güç elinde iken her türlü zulmü yap, bin bir rezillik içerisinde halkı perişan et, sonra yaşlanınca bu zulümler buhar olup uçsun; oh ne ala memleket…

28 Şubat’ın anlı şanlı paşalarından olup, mahkemede suçlu bulunarak, rütbeleri sökülen erlerden birisi tutuklu bulunduğu zindanda ölmüş. Diğerleri ölecekleri günü bekliyorlar…

İsmi gerekmez, bizim için şahsiyetleri değil yaptıkları işler önemli, zira…

Kendisini tanımam, aynı kuvvette görev yaptığımız halde hiç karşılaşmadık.

O, korgeneral rütbesine kadar yükselmiş; ben ise binbaşı iken emekli olmak zorunda kaldım.

O, şimdi er olarak terki dünya eyledi; ben ise binbaşı emeklisi olarak hayatıma devam ediyorum.

Hakkımı helal etmiyorum!

Sadece ben değil, binlerce 28 Şubat mağduru insanlar da haklarını helal etmiyorlar.

Bin yıl sürecek denilen 28 Şubat süreci, Rabbimin lütfu ihsanı ile 10 yıl bile sürmedi.

Tepetakla oluverdiler; o heybet ve kibirlerinden yanlarına yaklaşılamayan kâğıttan kaplanlar, mahkeme kapılarından içeri girerken süt dökmüş kediler gibiydiler...

Şimdi ise zindanda son nefeslerini verecekleri günlerini bekliyorlar. Birileri de vicdanlarımızla oynamaya yelteniyor. Çok yaşlanmışlar, hastalıkları varmış, dayanacak durumda değillermiş, falan filan… E, işte onu; cevizi kabuğu ile yutarken düşünecektin, demezler mi adama, her yediğin herzenin çıkışı da olacak, değil mi?

Biz, o yıllarda, hep ahireti düşünerek teskin ve teselli olmaya çalışıyorduk. İman, ne büyük bir nimetmiş, meğer! Bu zavallılar, iman nimetinden de yoksun oldukları için ne tövbe edebiliyorlar ne de ahirette kendilerini nelerin beklediğinin farkındalar…

Oysa, bilmiş olsalardı ki; bu hayat bir sınav idi, asıl ebedi hayat öldükten sonra başlayacak, o zulümleri yaparlar mıydı acaba?

Bilemiyorum, lakin inandığım bir konu var ki; bu zalimlerin ahiret hayatlarının yanında şu an bulundukları hapishane, cennet bahçesi gibidir.

Öyle çok ah aldılar ki, satırlara sığacak gibi değil.

O yıllarda yaptıkları zulümler arşı alaya ulaştı; o kadar ki, gayreti ilahiye’ye dokundu...

Binlerce subay astsubay mesleklerinden edildi, damgalanarak sokağa atıldı. Binlerce kız öğrenci okullarına alınmadı. Psikopat manyaklar tarafından ikna odalarında, öğrencilerin ruhi dengeleri bozulmaya çalışıldı. Kadın memurların başörtüleri çıkarttırıldı… Salyaları akan, kuduz köpekler gibi hırlayarak saldırdılar, Müslümanların üzerine… Ekonomi gayet güzel giderken hükümeti alaşağı ettiler; memleketi milyarlarca lira zarara soktular. Tüyü bitmemiş yetimlerin hakları var bu zalimlerin üzerinde…

Brifing yiyen, güya yargı ve medya mensupları hala zihnimizde duruyor. Hepimizin bildiği medyada yer alan, o fotoğraflar hala gözlerimizin önünde, hiç birisi hafızamızdan silinmedi.

Silinmeyecek!

Çünkü yara kabuk bağlamadı. Zira, hala, gasp edilmiş olan haklar iade edilmedi.

Zalimlerin bir kısmı yakalandı, zindanlara tıkıldı ama mazlumların yaraları tedavi edilmedi.

FETÖ’nün mağdur ettikleri, eski görevlerine iade edildi. Rütbeleri verildi. Lakin, 28 Şubat BÇG çetecilerinin mağdur ettikleri görevlerine iade edilmedi, rütbeleri de verilmedi, tazminatları da verilmedi.

O, aşağılık zalimler orduevlerinde kafa çekip, kahkahalar atarken, memleketin asıl sahibi olan Anadolu’nun masum evladı YAŞ’zede astsubayım pazarda bazlama satarak evde aç bekleyen yavrucuklarına yiyecek götürme derdindeydi.

Unutmadık, unutmayacağız.

Geçen yıllar zalimlerin işledikleri zulümleri yok etmedi ve etmeyecek.

Hepinizin o zindanda son nefeslerinizi verip, inanmadığınız ahiret yolculuğuna çıkışınızı ibretle izleyeceğiz ve lakin asıl ahirette, mahkemeyi kübra’da sizden, nasıl haklarımızı alacağımızı, işte asıl orada göreceksiniz.

Ey, BÇG çetecileri ve yardakçıları…

Gürcan Onat, 28.12.2022, 14.30, Fatih. 

CEHENNEM

Sosyal Medya için, sokak röportajı yapan delikanlı, elindeki mikrofonu caddede yürüyen gençlere yöneltip, “öldükten sonra ne olacak?” Diye s...