Yıl 2004, Adnan Tanrıverdi Paşamız kendi WEB Sitesinde, “NEDEN NATO’DAYIZ?” başlıklı çok kısa bir metin yayınladı. Yazıyı aynıyla aşağıya alıntıladım:
“Durup, yeniden düşünüp, dost ve düşmanımızı yeniden
tanımlama ihtiyacındayız. NATO askerî bir ittifaktır.
Sovyet Blokunun yayılmasına karşı kurulmuştu.
Pekiyi yeni hedefi nedir? Sovyetler Birliği dağıldığı
halde NATO hala neden var? Düşmanı kim? Hedefinde hangi değerler var? Kimlerin
emellerinin gerçekleşmesi için faaliyet gösteriyor? Müslüman Milletler hakkında
ne düşünüyor?
Türkiye NATO’dan ayrılmak istese başına neler gelir?
Türkiye için en büyük tehdit yoksa NATO’nun kendisi midir? Yoksa NATO
tarafından işgal mi edildik? Yoksa NATO bizi esir mi aldı?
NATO, Birleşmiş Milletler gibi Yahudi kontrolündeki
Amerikan emperyalizminin aleti haline gelmiştir. Müslüman kimliğini korumakta
kararlı olan milletler, kendi değerlerine dost olmayan devletlere karşı
bağımsızlığını korumanın yollarını bulmak zorundadır. Adnan Tanrıverdi
(Emekli General), 25 Haziran 2004.
Cirmi küçük muhtevası derin olan bu yazıda, Adnan Paşamız
çok önemli bazı sorular sormaktadır.
1.
NATO’nun yeni hedefi nedir?
2.
Kimlerin emellerini gerçekleştirmek için
faaliyet gösteriyor?
3.
Müslüman Milletler hakkında ne düşünüyor?
4.
Türkiye NATO’dan ayrılmak istese başına neler
gelir?
5.
Türkiye için en büyük tehdit yoksa NATO’nun
kendisi midir?
6.
Yoksa NATO tarafından işgal mi edildik? Yoksa
NATO bizi esir mi aldı?
Bu soruların ardından Adnan Paşamız, vardığı bir hüküm
cümlesini de yazmış: “NATO, Birleşmiş Milletler gibi Yahudi kontrolündeki
Amerikan emperyalizminin aleti haline gelmiştir.”
Adnan Paşamız yapılması gereken sonucu da belirtmiş: “Müslüman
kimliğini korumakta kararlı olan milletler, kendi değerlerine dost olmayan
devletlere karşı bağımsızlığını korumanın yollarını bulmak zorundadır.”
Bu iki cümleyi hiç aklımızdan çıkartmadan, Ankara’da yapılan
NATO zirvesini yakından takip etmeliyiz.
Ülkemizde siyasetçiler, akademisyenler, bürokratlar, iş
adamları ve halk iki ana eksenden hadiseleri ve gelişmeleri görüp, değerlendirmektedirler.
Biri yerli ve milli bakış açısıyla, diğeri batı değerlerine entegre haliyle.
Şüphesiz ki herkes, bugünkü NATO toplantılarını da bulunduğu
mihverden okuyacak ve değerlendirecektir.
Ben, özüm itibarıyla yerli ve milli bakış açısına sahip olmakla
beraber, diğer bakış açısını da anlamaya ve ülkemize getirmesi mümkün
olabilecek menfaatleri var mı, olabilir mi, ne olabilir, sorgulamalarını da
zihnimde yapan bir kişiliğe sahibim.
Uluslararası ilişkiler alanında önemli akademisyenlerden
biri olan Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak, “NATO zirvesi ve dönüşüm” başlıklı
yazısında şu yorumları yapıyor:
“Türkiye’ye gelince, kamuoyu ilginç bir ikilem
içerisinde. Bir yandan NATO’yu hiç sevmiyor, ama bir yandan da içinde kalmanın
gerekliliğine inanıyor. Metropoll’ün 2026 araştırması, katılımcıların
%61’inin, örgütü Türkiye’nin güvenliği açısından gerekli gördüğünü
bulgularken, PEW’un algı araştırması ise Türkiye’nin dünyada NATO hakkında en
olumsuz görüşe sahip ülkelerin ilk sıralarında geldiğini gösteriyor. Kısaca
NATO stratejik aklımızla kucakladığımız ama duygusal benliğimizle dışladığımız
bir yapı. NATO üyeliğimizin gerekliliği de büyük ölçüde onun bizi dış
tehlikelere karşı koruyacağı beklentisinden değil, dışarda olmanın
yaratabileceği risklerden, yani NATO’nun kendisine karşı korunma arzusundan
kaynaklanıyor. Masada olmazsak menüde olabiliriz düşüncesi bizi masanın baş
köşesinde stabil kılıyor: Doğrusu da bu!
Uluslararası ilişkiler literatüründe neorealizm ekolünün
önemli isimlerinden Stephen Walt. Yaklaşık 40 yıl önce yayınlanan
“İttifakların Kökeni” adlı eserinde, klasik realistlerin “güç dengesi” kavramını
“tehdit dengesi” olarak tanımlamıştı. Ona göre devletler güçlenen bir devlete
karşı değil, yükselen bir tehdide karşı ittifak kurarlar. Bu nedenle güçlü
olsa da barışçı ve coğrafi olarak uzak olan bir devlet yerine, yakın ama daha
saldırgan bir aktöre göre karşı ittifak kurmak daha mantıklı bir seçimdir.
Tehdidi belirleyen unsurlar ise toplam güç, coğrafi yakınlık, saldırganlık
niyeti ve saldırı kapasitesidir. Bu bakış açısıyla bir terör örgütü, ya da İran
gibi orta büyüklükte bir güç NATO tipi bir ittifak için gerekli meşruiyeti
sağlar.
Devletlerin ittifakları ortak dostluklar değil, ortak
tehdit algısından hareketle kurduklarını söyleyen Walt’a göre, ittifakların
bağlayıcı harcı değerlerden önce kolektif korkulardır. Gerçekten de dünya
tarihinde çok sık örneklerini gördüğümüz üzere, yakınlaşmakta olan tehditler
birbirine değerler açısından hiç benzemeyen, hatta birbirleri ile çatışma
potansiyeli olan devletleri birbirleri ile yakınlaştırma potansiyeline
sahiptir. Temel varsayım bir savaşın çıkması halinde, birlikte savaşılacak
başkalarının olmasının gerekliliğidir. Peki bugün NATO aynı işleve sahip
bir ittifak mıdır? Hakikaten bir savaş girilse birlikte savaşma arzuları var
mıdır? Birinin tehdidi hepsine tehdit midir? İttifakın harcı sağlam mıdır?
Yeni dönemin tehdit algısı koca bir şehrin elektrik sistemini
felce uğratabilecek bir siber saldırıyı da denizaltı kablolarına
yapılabilecek bir sabotajı da kritik madenlerin ticaretini engelleyebilecek
bir kısıtlamayı da uydu sistemlerini devre dışı bırakabilecek bir atağı da
dikkate almak zorunda. Saldırı alanının sınırlı bir cepheden çok katmanlı ve
geniş bir satha yayılması, saldırma kapasitesine sahip aktörlerin çeşitliliği,
kırılganlıkların olağanüstü artmış olması gibi faktörler artık bir “kriz
yönetim ittifakını” da zorunlu hale getiriyor. Konu askeri olmanın çok ötesine
taşmış durumda.
Ankara Zirvesi güvenlik ekosistemindeki bu dönüşüm
sürecinin yıkıcı teknolojik kapasite ile kırılganlaşması sürecine verilecek
bir cevap niteliğinde. Örgüt yalnızca ortak düşman veya tehdide değil, ortak
kırılganlıklara karşı da pozisyon almak durumunda. İttifakın temel
motivasyonu askeri güvenlikten teknolojik, ekonomik, bilişsel ve endüstriyel
ekosistemi ayakta tutmaya çalışan ağın kurulmasına doğru kayıyor. Yeni bir
NATO kuruluyor. 06 Temmuz 2026, Prof. Dr. Deniz Ülke KAYNAK”
Prof. Kaynak yazısında çarpıcı bir cümle kullanıyor: “Masada
ya da menüde olma” konusu.
Basit bir konu değil, öyle kolayca geçiştirilecek bir mevzu
da değil. Güvenlik endişesi!
“Masada olmazsak menüye konulabiliriz.”
Menüye konmamak için masada olmaya devam edelim, çok
mantıklı değil mi?
O zaman Adnan Paşamızın şu sorularına da cevap aramalıyız: “NATO’nun
yeni hedefi nedir? Kimlerin emellerini gerçekleştirmek için faaliyet
gösteriyor? Müslüman Milletler hakkında ne düşünüyor?”
Masada olmaya devam edersek, bize verilecek vazifeleri zorunlu
olarak yerine getireceğiz. Adnan paşamızın önemli bir tespiti vardı: “NATO,
Birleşmiş Milletler gibi Yahudi kontrolündeki Amerikan emperyalizminin aleti
haline gelmiştir.”
O halde soru şu olmalı: Hem NATO içinde olmak hem de Amerikan
emperyalizminin aleti olmamak, mümkün müdür?
Bu konuya siyasiler mi akademisyenler mi cevap vermeli?
Bence, halk cevap vermeli!
Halk yöneticilere demeli ki: “Biz bedeli ne olursa
olsun Yahudilerin ve Amerikan emperyalizminin aleti olmak istemiyoruz!”
Siyasiler de tamam deyip, Adnan paşamızın önerisi üzerinde
ciddi olarak çalışmalıdır. Neydi o öneri: “Müslüman kimliğini korumakta
kararlı olan milletler, kendi değerlerine dost olmayan devletlere karşı
bağımsızlığını korumanın yollarını bulmak zorundadır.”
Kolay mı? Kolay değil elbette, ama madem dünya hayatı bir
imtihandır. İmtihanımızı doğru vermek zorundayız. Bunun için yaşamıyor muyuz?
İnsanlar namus, şeref ve haysiyetleri için mücadele ederler…
Devletler de onurları ile yaşamak zorundadır, eğer özgür ise…
Önceki dönem Gençlik ve Spor Bakanı, AK Parti İzmir
Milletvekili ve NATO Parlamenter Asamblesi (NATO PA) Türkiye Delegasyonu Üyesi
Dr. Mehmet Muharrem Kasapoğlu, kaleme aldığı "Bir Zirveden Daha Fazlası:
NATO 3.0 ve Türkiye'nin Küresel Barış Vizyonu" başlıklı makalesinde,
Ankara'da düzenlenecek NATO Zirvesi'ne ve NATO’nun gelecek vizyonuna yönelik
değerlendirmelerde bulunmuş:
Makalesinde Türkiye'nin NATO içerisindeki konumuna geniş yer
veren Kasapoğlu, Avrupa güvenliğinin Türkiye olmadan düşünülemeyeceğini şu
şekilde aktarmış:
“Elbette dünyanın değişmesiyle ittifak içinde de çok
hayati bir değişim yaşıyoruz. Eskiden NATO'da sadece "hangi ülke ne kadar
savunma bütçesi ayıracak" tartışması yapılırdı. Artık görevlerin ve
sorumlulukların da yeniden dağıtıldığı bir dönemdeyiz. ABD daha çok uzay,
istihbarat ve nükleer güce odaklanırken; Avrupa'nın da kendi savunması,
lojistiği, silah üretimi ve NATO ittifakındaki ağırlığı için daha fazla elini
taşın altına koyması gerekiyor. Ancak şu çok net görülmelidir: Avrupa’nın güvenliğini
tam anlamıyla sağlamak, sadece bütçeleri artırmakla ya da yeni fabrikalar
kurmakla bitmiyor. Kıtanın sınırlarını gerçekten koruyabilmek ve etraftaki
bölgesel krizlere anında müdahale edebilmek, ancak sahadaki güçlü ve güvenilir
ortaklarla mümkündür. Hal böyleyken, Avrupa’nın güvenliği söz konusu olduğunda
gözlerin çevrildiği ilk yer, İttifak’ın en büyük ikinci ordusuna sahip olan
Türkiye’dir. Türkiye, Lahey Zirvesi taahhütlerine uyarak savunma harcamalarını
kararlılıkla artıran, NATO misyon ve harekâtlarına en çok destek veren ilk beş
müttefikten biridir. Kıtanın savunmasında bu kadar hayati ve vazgeçilmez bir
rol üstlenen bir ülkenin, Avrupa Birliği bünyesindeki ortak savunma ve güvenlik
girişimlerinden dar siyasi çıkarlar ya da gizli ambargolarla dışlanmaya çalışılması
büyük bir stratejik basiretsizliktir. Açıkça ifade etmek gerekir ki; ideal
müttefik Türkiye’yi dışarıda bırakan hiçbir savunma planı, Avrupa'yı tam
anlamıyla korunaklı ve güvenli bir yuva haline getiremez.”
“Bu zirve, küresel krizlerin göbeğinde, Türkiye’nin
askeri gücü, savunma sanayisi, diplomatik esnekliği ve adaleti merkeze alan dış
politikasıyla yeni dünya nizamının ve NATO 3.0 vizyonunun kurucu unsurlarından
biri olduğunu tescilleyecek tarihi bir milattır. Türkiye, dünün köklü tecrübesi
ve bugünün sarsılmaz iradesiyle dünya barışının en güçlü köprüsü olmaya devam
edecek.”
Aslında güzel cümleler değil mi? Çok itiraz geleceğini
sanmıyorum.
Lakin Adnan Paşamızın sorusuna hala bir cevap bulamadık: “NATO’nun
yeni hedefi nedir? Kimlerin emellerini gerçekleştirmek için faaliyet
gösteriyor? Müslüman Milletler hakkında ne düşünüyor?”
Prof. Kaynak da güzel bir tespitte bulunmuştu: “Bugün NATO
aynı işleve sahip bir ittifak mıdır? Hakikaten bir savaş girilse birlikte
savaşma arzuları var mıdır? Birinin tehdidi hepsine tehdit midir? İttifakın
harcı sağlam mıdır?”
Bu düşünceler ile toplantıları izlemeye devam ediyoruz.
Bakalım ne çıkacak?
Lakin, Rahmetli Adnan paşamızın yıllar öncesinden söylemiş
olduğu sözü hiç aklımızdan çıkartmıyoruz: “Müslüman kimliğini korumakta
kararlı olan milletler, kendi değerlerine dost olmayan devletlere karşı
bağımsızlığını korumanın yollarını bulmak zorundadır.”
Allah Teala yar ve yardımcımız olsun.
Gürcan Onat, 08.07.2026, Üsküdar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder