22 Temmuz 2026 Çarşamba

CEHENNEM

Sosyal Medya için, sokak röportajı yapan delikanlı, elindeki mikrofonu caddede yürüyen gençlere yöneltip, “öldükten sonra ne olacak?” Diye soruyor.

Sorduğu gençler 18, 25 yaşları arasındalar.

İlk görüntüye gelen iki genç kız açık giyimli ve mini etekliler. Önce konuşan, “cehenneme gideceğiz” diye cevap veriyor. Yanındaki kız biraz daha tereddütle, ama aynı cevabı veriyor, “cehennem gideriz” diyor. Birinci kız mini eteğini gösteriyor, “şu halimizle nereye gideceğiz, herhalde cehenneme” diye gülerek, esprili bir şekilde sözünü tamamlıyor.

Hep aynı soru ile röportaj devam ediyor, “öldükten sonra ne olacak?”

Bir genç erkek, “abi benim yerim cehennem ya” diyor.

Bazıları, “ya cennet ya cehennem” şeklinde biraz da bilinmeze bırakıyorlar…

Birkaç kişi, “Allah bilir” cevabını veriyor.

Orta yaşlı açık giyimli bir bayan, “ben cennete gideceğim” diyor. Emin bir ses tonu var, güvendiği bir şeyler olsa gerek…

Röportajların yapıldığı yeri Kadıköy’e benzettim, hiç tesettürlü ve sakallı yani dış görünüş itibarıyla dindar izlenimi bırakan kimseyle konuşulmamış, daha ziyade açık giyimli, seküler gençlerle konuşulmuş.

Bu konuşmalarda iki husus dikkatimi çekti, gençlerden, “öldükten sonra toprak olacağız” diyen çıkmadı. Demek, ahirete inançları var, öldükten sonra tekrar dirileceklerine ve cennet ya da cehennem olduğuna inanan kişiler. Yani dinsiz, imansız, moda tabirle deist, ateist falan değiller. Ancak, cehennem lafzını o kadar rahat, kolay ve basitçe kullanıyorlardı ki en çok beni hayrete düşüren bu rahatlıkları oldu. Sanki, tatile gideceğiz, der gibiydiler; o kadar rahat ve kolay söylüyorlardı.

“Cehenneme gideceğim.”

Bu kadar basit mi?

Yıllar öncesinden bir hatıra aklıma geldi:

1981-82 yılları…

1981 yılının 30 Ağustos’unda, Hava Harp Okulundan mezun olmuş, Personel sınıf kursunu görmek üzere Gaziemir Teknik Okullar Komutanlığına katılmıştık. Sağlık veya farklı nedenlerle pilot olamayıp, yer sınıfına ayrılan teğmenler, İzmir Gaziemir’de sınıf kurslarını görüyorlardı.

Misafirhanede kalıyoruz, bizden bir devre önce yani 80’lilerden de uçuşu kaybedip gelenler ile birlikteyiz. Bu 80’lilerden tanıdığım milliyetçi, mülayim olarak bildiğim bir abiye (Harp Okulunda üst devrelere abi derdik) dini bir şeyler anlatıyorum. İsmini tam olarak hatırlamıyorum ama, Azmi Sert gibi aklımda kalmış. O yıllar benim ayaklarımın pek yere değmediği zamanlardı. Rabbim yeni hidayet nasip etmiş din, iman, Allah, peygamberden başka bir şey konuşmadığımız zamanlar… Her tuttuğumuza anlatmaya çalışıyorduk. Sadece anlatmak değil, her ağzımızdan çıkanı uyguluyorduk, tabii ki…

Azmi abide biraz gevşeklik gördüm, anlatıyorum anlatıyorum pek fayda etmiyor gibi… Ne yapayım ne yapayım derken, ben buna yaşatayım dedim.

Cehennemi basite aldığını düşündüm. Yani ateş diyoruz ama ateşi hissetmiyor.

İki yatak arasında yerde çay demlediğimiz tel ocaklardan vardı. Ben bir yataktayım o bir yatakta, birbirimize dönük oturuyoruz; aramızda, yerde tel ocak kızgın, üzerinde demlik fokurduyor.

Aniden aklım gelen bir fikirle, -“Abi ver şu elini” dedim. Bir elimle çaydanlığı indirirken diğer elimle de tuttuğum elini ocağa yaklaştırdım. Olay çok ani oldu, önce pek bir şey anlamadı, sıcaklık gelmeye başlayınca elini çekmeye çalıştı. Ben daha kuvvetli olduğum için bırakmadım, ateşe yakın tutmaya devam ettim. Eli yandı, çığlığı bastı. – “N’apıyon lan, sen”, diye ayağa fırladı... Ha, bir de benden kıdemli, yani üst devre…

- “Abi cehennem böyle bir şey işte”, demeğe çalışıyorum ama o bağırmaya devam ediyor:

- “Oğlum, manyak mısın lan, elimi yaktın”.

Ben hala aynı modda, “Abi işte cehennem böyle”, deyip duruyorum.

Adam kızgınlıkla, -“bırak ya” dedi, çıktı gitti.

Gidiş o gidiş… Bir daha Azmi abiyle görüşemedik.

Bu olayı sonraları çok düşünmüşümdür. Acaba iyi mi yaptım kötü mü yaptım... Hala da kararsızım. Hakka’l-yakin cehennemi anlatalım derken, irtibatı tamamen koparttık…

Parmağımızın ucunu yakan küçücük bir ateşe tahammül edemiyoruz, koskoca cehenneme nasıl tahammül edeceğiz diyecektim, olmadı.

Sokak röportajındaki gençlerin cehennemi basite alan sözlerini dinleyince, aklıma o hatıra geldi. Şahsi kanaatimce, cehennemi birazcık tahayyül edip, azıcık idrak edebilsek, sanırım bu kadar basit ve rahat konuşamayız.

Evet, cehennemi çok basit bir şey zannediyoruz. Ateş, ne olacak; ama parmağımızın ucunu küçücük kibrit alevine yaklaştıramıyoruz…

Harbiye'deki öğrencilik yıllarımda, Kadıköy’deki İskele camiinde bir Cuma vaazında bir hoca efendinin bir sözü beni çok etkilemişti; hala etkisindeyim. O, nasıl söyledi; ben nasıl etkilendim, o an neler oldu, bilmiyorum. Ama içim resmen titredi. Anlık bir olaydı! Hoca, sohbetin bir yerinde, namazları eksik olanlar cehennemde kızgın kor haline getirilmiş bir saç üzerinde eksik namazlarını tamamlayacaklar, secdeye vardıklarında alınları kızgın saça yapışacak, kalkarken derileri orada kalacak… derken ben titredim.  Gözümün önünde kor halindeki o saç sanki canlanıverdi, oradaki secdemi görür gibi oldum... O andan sonra artık, namazlarımı kazaya bırakmamaya çalıştım. Nasıl içime işlemiş ki namazım biraz gecikse, o kor halindeki saç aklıma geliveriyordu...

O vaazı dinlediğimde yaşım bugün röportajda basit ve kolay bir şekilde, cehenneme gideceğim, diyen gençlerle aynı idi.

Yok, bu kadar basit ve kolay değil.

Açık söyleyeyim, ben cehennemi düşününce ürperiyorum ve çok korkuyorum.

Gençler neden korkmuyorlar?

Nasıl bu kadar basite alıyorlar?

Zihnimi kurcalayan bu soruların çok cevapları var elbette…

Bilmeyenlerin derdini bilenler çekermiş.

O gençler o dehşet gününün farkında değilse, bunun sorumlusu kimdir, acaba?

Anne babalara atmayalım, arkadaş çevrelerine atmayalım, milli eğitime atmayalım, toplum demeyelim, hepimiz tüm gücümüzle çabalayalım, gerçekleri haykıralım. Yaklaşık 900 yıl çırpınan halkına gerçekleri anlatmaya çabalayan Nuh aleyhisselamı düşünelim. O günden bugüne kadar tüm peygamberleri düşünelim; özellikle alemlere rahmet olarak gönderilen Resulullah efendimizi düşünelim; neler yapmışlar, nasıl çabalamışlar, nasıl anlatmışlar….

Bu gençlik bizim gençliğimiz, bizim geleceğimiz, bizim canlarımız…

Bu kadar kolay cehenneme gitmesinler! Daha vakit bitmedi. Tövbe kapısı kapanmadı…

Anlatalım anlatalım anlatalım… (Ama parmakları yakmadan)

Allah yar ve yardımcımız olsun.

Gürcan Onat, 22.07.2026, Üsküdar.

8 Temmuz 2026 Çarşamba

NATO ZİRVESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Yıl 2004, Adnan Tanrıverdi Paşamız kendi WEB Sitesinde, “NEDEN NATO’DAYIZ?” başlıklı çok kısa bir metin yayınladı. Yazıyı aynıyla aşağıya alıntıladım:

“Durup, yeniden düşünüp, dost ve düşmanımızı yeniden tanımlama ihtiyacındayız. NATO askerî bir ittifaktır.

Sovyet Blokunun yayılmasına karşı kurulmuştu.

Pekiyi yeni hedefi nedir? Sovyetler Birliği dağıldığı halde NATO hala neden var? Düşmanı kim? Hedefinde hangi değerler var? Kimlerin emellerinin gerçekleşmesi için faaliyet gösteriyor? Müslüman Milletler hakkında ne düşünüyor?

Türkiye NATO’dan ayrılmak istese başına neler gelir? Türkiye için en büyük tehdit yoksa NATO’nun kendisi midir? Yoksa NATO tarafından işgal mi edildik? Yoksa NATO bizi esir mi aldı?

NATO, Birleşmiş Milletler gibi Yahudi kontrolündeki Amerikan emperyalizminin aleti haline gelmiştir. Müslüman kimliğini korumakta kararlı olan milletler, kendi değerlerine dost olmayan devletlere karşı bağımsızlığını korumanın yollarını bulmak zorundadır. Adnan Tanrıverdi (Emekli General), 25 Haziran 2004.

Cirmi küçük muhtevası derin olan bu yazıda, Adnan Paşamız çok önemli bazı sorular sormaktadır.

1.      NATO’nun yeni hedefi nedir?

2.      Kimlerin emellerini gerçekleştirmek için faaliyet gösteriyor?

3.      Müslüman Milletler hakkında ne düşünüyor?

4.      Türkiye NATO’dan ayrılmak istese başına neler gelir?

5.      Türkiye için en büyük tehdit yoksa NATO’nun kendisi midir?

6.      Yoksa NATO tarafından işgal mi edildik? Yoksa NATO bizi esir mi aldı?

Bu soruların ardından Adnan Paşamız, vardığı bir hüküm cümlesini de yazmış: “NATO, Birleşmiş Milletler gibi Yahudi kontrolündeki Amerikan emperyalizminin aleti haline gelmiştir.”

Adnan Paşamız yapılması gereken sonucu da belirtmiş: Müslüman kimliğini korumakta kararlı olan milletler, kendi değerlerine dost olmayan devletlere karşı bağımsızlığını korumanın yollarını bulmak zorundadır.”

Bu iki cümleyi hiç aklımızdan çıkartmadan, Ankara’da yapılan NATO zirvesini yakından takip etmeliyiz.

Ülkemizde siyasetçiler, akademisyenler, bürokratlar, iş adamları ve halk iki ana eksenden hadiseleri ve gelişmeleri görüp, değerlendirmektedirler. Biri yerli ve milli bakış açısıyla, diğeri batı değerlerine entegre haliyle.

Şüphesiz ki herkes, bugünkü NATO toplantılarını da bulunduğu mihverden okuyacak ve değerlendirecektir.

Ben, özüm itibarıyla yerli ve milli bakış açısına sahip olmakla beraber, diğer bakış açısını da anlamaya ve ülkemize getirmesi mümkün olabilecek menfaatleri var mı, olabilir mi, ne olabilir, sorgulamalarını da zihnimde yapan bir kişiliğe sahibim.

Uluslararası ilişkiler alanında önemli akademisyenlerden biri olan Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak, “NATO zirvesi ve dönüşüm” başlıklı yazısında şu yorumları yapıyor:

“Türkiye’ye gelince, kamuoyu ilginç bir ikilem içerisinde. Bir yandan NATO’yu hiç sevmiyor, ama bir yandan da içinde kal­manın gerekliliğine inanıyor. Metropoll’ün 2026 araştır­ması, katılımcıların %61’inin, örgütü Türkiye’nin güvenli­ği açısından gerekli gördüğü­nü bulgularken, PEW’un al­gı araştırması ise Türkiye’nin dünyada NATO hakkında en olumsuz görüşe sahip ülke­lerin ilk sıralarında geldiğini gösteriyor. Kısaca NATO stra­tejik aklımızla kucakladığımız ama duygusal benliğimizle dış­ladığımız bir yapı. NATO üye­liğimizin gerekliliği de büyük ölçüde onun bizi dış tehlikele­re karşı koruyacağı beklenti­sinden değil, dışarda olmanın yaratabileceği risklerden, ya­ni NATO’nun kendisine karşı korunma arzusundan kaynak­lanıyor. Masada olmazsak me­nüde olabiliriz düşüncesi bizi masanın baş köşesinde stabil kılıyor: Doğrusu da bu!

Uluslararası ilişkiler litera­türünde neorealizm ekolünün önemli isimlerinden Stephen Walt. Yaklaşık 40 yıl önce ya­yınlanan “İttifakların Kökeni” adlı eserinde, klasik realist­lerin “güç dengesi” kavramı­nı “tehdit dengesi” olarak ta­nımlamıştı. Ona göre devletler güçlenen bir devlete karşı de­ğil, yükselen bir tehdide kar­şı ittifak kurarlar. Bu nedenle güçlü olsa da barışçı ve coğra­fi olarak uzak olan bir devlet yerine, yakın ama daha saldır­gan bir aktöre göre karşı ittifak kurmak daha mantıklı bir se­çimdir. Tehdidi belirleyen un­surlar ise toplam güç, coğrafi yakınlık, saldırganlık niyeti ve saldırı kapasitesidir. Bu bakış açısıyla bir terör örgütü, ya da İran gibi orta büyüklükte bir güç NATO tipi bir ittifak için gerekli meşruiyeti sağlar.

Devletlerin ittifakları ortak dostluklar değil, ortak tehdit al­gısından hareketle kurdukları­nı söyleyen Walt’a göre, ittifak­ların bağlayıcı harcı değerler­den önce kolektif korkulardır. Gerçekten de dünya tarihinde çok sık örneklerini gördüğü­müz üzere, yakınlaşmakta olan tehditler birbirine değerler açı­sından hiç benzemeyen, hat­ta birbirleri ile çatışma potan­siyeli olan devletleri birbirleri ile yakınlaştırma potansiyeline sahiptir. Temel varsayım bir sa­vaşın çıkması halinde, birlikte savaşılacak başkalarının olma­sının gerekliliğidir. Peki bugün NATO aynı işleve sahip bir itti­fak mıdır? Hakikaten bir savaş girilse birlikte savaşma arzuları var mıdır? Birinin tehdidi hep­sine tehdit midir? İttifakın har­cı sağlam mıdır?

Yeni dönemin tehdit algısı koca bir şehrin elektrik siste­mini felce uğratabilecek bir si­ber saldırıyı da denizaltı kab­lolarına yapılabilecek bir sa­botajı da kritik madenlerin ticaretini engelleyebilecek bir kısıtlamayı da uydu sistemle­rini devre dışı bırakabilecek bir atağı da dikkate almak zorunda. Saldırı alanının sınırlı bir cep­heden çok katmanlı ve geniş bir satha yayılması, saldırma kapa­sitesine sahip aktörlerin çeşit­liliği, kırılganlıkların olağanüs­tü artmış olması gibi faktörler artık bir “kriz yönetim ittifa­kını” da zorunlu hale getiriyor. Konu askeri olmanın çok ötesi­ne taşmış durumda.

Ankara Zirvesi güvenlik ekosistemindeki bu dönüşüm sürecinin yıkıcı teknolojik ka­pasite ile kırılganlaşması sü­recine verilecek bir cevap ni­teliğinde. Örgüt yalnızca ortak düşman veya tehdide değil, or­tak kırılganlıklara karşı da po­zisyon almak durumunda. İt­tifakın temel motivasyonu as­keri güvenlikten teknolojik, ekonomik, bilişsel ve endüstri­yel ekosistemi ayakta tutmaya çalışan ağın kurulmasına doğ­ru kayıyor. Yeni bir NATO ku­ruluyor. 06 Temmuz 2026, Prof. Dr. Deniz Ülke KAYNAK”

Prof. Kaynak yazısında çarpıcı bir cümle kullanıyor: “Masada ya da menüde olma” konusu.

Basit bir konu değil, öyle kolayca geçiştirilecek bir mevzu da değil. Güvenlik endişesi!

“Masada olmazsak menüye konulabiliriz.”

Menüye konmamak için masada olmaya devam edelim, çok mantıklı değil mi?

O zaman Adnan Paşamızın şu sorularına da cevap aramalıyız: “NATO’nun yeni hedefi nedir? Kimlerin emellerini gerçekleştirmek için faaliyet gösteriyor? Müslüman Milletler hakkında ne düşünüyor?”

Masada olmaya devam edersek, bize verilecek vazifeleri zorunlu olarak yerine getireceğiz. Adnan paşamızın önemli bir tespiti vardı: NATO, Birleşmiş Milletler gibi Yahudi kontrolündeki Amerikan emperyalizminin aleti haline gelmiştir.”

O halde soru şu olmalı: Hem NATO içinde olmak hem de Amerikan emperyalizminin aleti olmamak, mümkün müdür?

Bu konuya siyasiler mi akademisyenler mi cevap vermeli?

Bence, halk cevap vermeli!

Halk yöneticilere demeli ki: “Biz bedeli ne olursa olsun Yahudilerin ve Amerikan emperyalizminin aleti olmak istemiyoruz!”

Siyasiler de tamam deyip, Adnan paşamızın önerisi üzerinde ciddi olarak çalışmalıdır. Neydi o öneri: Müslüman kimliğini korumakta kararlı olan milletler, kendi değerlerine dost olmayan devletlere karşı bağımsızlığını korumanın yollarını bulmak zorundadır.”

Kolay mı? Kolay değil elbette, ama madem dünya hayatı bir imtihandır. İmtihanımızı doğru vermek zorundayız. Bunun için yaşamıyor muyuz?

İnsanlar namus, şeref ve haysiyetleri için mücadele ederler… Devletler de onurları ile yaşamak zorundadır, eğer özgür ise…

Önceki dönem Gençlik ve Spor Bakanı, AK Parti İzmir Milletvekili ve NATO Parlamenter Asamblesi (NATO PA) Türkiye Delegasyonu Üyesi Dr. Mehmet Muharrem Kasapoğlu, kaleme aldığı "Bir Zirveden Daha Fazlası: NATO 3.0 ve Türkiye'nin Küresel Barış Vizyonu" başlıklı makalesinde, Ankara'da düzenlenecek NATO Zirvesi'ne ve NATO’nun gelecek vizyonuna yönelik değerlendirmelerde bulunmuş:

Makalesinde Türkiye'nin NATO içerisindeki konumuna geniş yer veren Kasapoğlu, Avrupa güvenliğinin Türkiye olmadan düşünülemeyeceğini şu şekilde aktarmış:

“Elbette dünyanın değişmesiyle ittifak içinde de çok hayati bir değişim yaşıyoruz. Eskiden NATO'da sadece "hangi ülke ne kadar savunma bütçesi ayıracak" tartışması yapılırdı. Artık görevlerin ve sorumlulukların da yeniden dağıtıldığı bir dönemdeyiz. ABD daha çok uzay, istihbarat ve nükleer güce odaklanırken; Avrupa'nın da kendi savunması, lojistiği, silah üretimi ve NATO ittifakındaki ağırlığı için daha fazla elini taşın altına koyması gerekiyor. Ancak şu çok net görülmelidir: Avrupa’nın güvenliğini tam anlamıyla sağlamak, sadece bütçeleri artırmakla ya da yeni fabrikalar kurmakla bitmiyor. Kıtanın sınırlarını gerçekten koruyabilmek ve etraftaki bölgesel krizlere anında müdahale edebilmek, ancak sahadaki güçlü ve güvenilir ortaklarla mümkündür. Hal böyleyken, Avrupa’nın güvenliği söz konusu olduğunda gözlerin çevrildiği ilk yer, İttifak’ın en büyük ikinci ordusuna sahip olan Türkiye’dir. Türkiye, Lahey Zirvesi taahhütlerine uyarak savunma harcamalarını kararlılıkla artıran, NATO misyon ve harekâtlarına en çok destek veren ilk beş müttefikten biridir. Kıtanın savunmasında bu kadar hayati ve vazgeçilmez bir rol üstlenen bir ülkenin, Avrupa Birliği bünyesindeki ortak savunma ve güvenlik girişimlerinden dar siyasi çıkarlar ya da gizli ambargolarla dışlanmaya çalışılması büyük bir stratejik basiretsizliktir. Açıkça ifade etmek gerekir ki; ideal müttefik Türkiye’yi dışarıda bırakan hiçbir savunma planı, Avrupa'yı tam anlamıyla korunaklı ve güvenli bir yuva haline getiremez.”

“Bu zirve, küresel krizlerin göbeğinde, Türkiye’nin askeri gücü, savunma sanayisi, diplomatik esnekliği ve adaleti merkeze alan dış politikasıyla yeni dünya nizamının ve NATO 3.0 vizyonunun kurucu unsurlarından biri olduğunu tescilleyecek tarihi bir milattır. Türkiye, dünün köklü tecrübesi ve bugünün sarsılmaz iradesiyle dünya barışının en güçlü köprüsü olmaya devam edecek.”

Aslında güzel cümleler değil mi? Çok itiraz geleceğini sanmıyorum.

Lakin Adnan Paşamızın sorusuna hala bir cevap bulamadık: “NATO’nun yeni hedefi nedir? Kimlerin emellerini gerçekleştirmek için faaliyet gösteriyor? Müslüman Milletler hakkında ne düşünüyor?”

Prof. Kaynak da güzel bir tespitte bulunmuştu: “Bugün NATO aynı işleve sahip bir itti­fak mıdır? Hakikaten bir savaş girilse birlikte savaşma arzuları var mıdır? Birinin tehdidi hep­sine tehdit midir? İttifakın har­cı sağlam mıdır?”

Bu düşünceler ile toplantıları izlemeye devam ediyoruz.

Bakalım ne çıkacak?

Lakin, Rahmetli Adnan paşamızın yıllar öncesinden söylemiş olduğu sözü hiç aklımızdan çıkartmıyoruz: Müslüman kimliğini korumakta kararlı olan milletler, kendi değerlerine dost olmayan devletlere karşı bağımsızlığını korumanın yollarını bulmak zorundadır.”

Allah Teala yar ve yardımcımız olsun.

Gürcan Onat, 08.07.2026, Üsküdar. 

CEHENNEM

Sosyal Medya için, sokak röportajı yapan delikanlı, elindeki mikrofonu caddede yürüyen gençlere yöneltip, “öldükten sonra ne olacak?” Diye s...