8 Temmuz 2026 Çarşamba

NATO ZİRVESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Yıl 2004, Adnan Tanrıverdi Paşamız kendi WEB Sitesinde, “NEDEN NATO’DAYIZ?” başlıklı çok kısa bir metin yayınladı. Yazıyı aynıyla aşağıya alıntıladım:

“Durup, yeniden düşünüp, dost ve düşmanımızı yeniden tanımlama ihtiyacındayız. NATO askerî bir ittifaktır.

Sovyet Blokunun yayılmasına karşı kurulmuştu.

Pekiyi yeni hedefi nedir? Sovyetler Birliği dağıldığı halde NATO hala neden var? Düşmanı kim? Hedefinde hangi değerler var? Kimlerin emellerinin gerçekleşmesi için faaliyet gösteriyor? Müslüman Milletler hakkında ne düşünüyor?

Türkiye NATO’dan ayrılmak istese başına neler gelir? Türkiye için en büyük tehdit yoksa NATO’nun kendisi midir? Yoksa NATO tarafından işgal mi edildik? Yoksa NATO bizi esir mi aldı?

NATO, Birleşmiş Milletler gibi Yahudi kontrolündeki Amerikan emperyalizminin aleti haline gelmiştir. Müslüman kimliğini korumakta kararlı olan milletler, kendi değerlerine dost olmayan devletlere karşı bağımsızlığını korumanın yollarını bulmak zorundadır. Adnan Tanrıverdi (Emekli General), 25 Haziran 2004.

Cirmi küçük muhtevası derin olan bu yazıda, Adnan Paşamız çok önemli bazı sorular sormaktadır.

1.      NATO’nun yeni hedefi nedir?

2.      Kimlerin emellerini gerçekleştirmek için faaliyet gösteriyor?

3.      Müslüman Milletler hakkında ne düşünüyor?

4.      Türkiye NATO’dan ayrılmak istese başına neler gelir?

5.      Türkiye için en büyük tehdit yoksa NATO’nun kendisi midir?

6.      Yoksa NATO tarafından işgal mi edildik? Yoksa NATO bizi esir mi aldı?

Bu soruların ardından Adnan Paşamız, vardığı bir hüküm cümlesini de yazmış: “NATO, Birleşmiş Milletler gibi Yahudi kontrolündeki Amerikan emperyalizminin aleti haline gelmiştir.”

Adnan Paşamız yapılması gereken sonucu da belirtmiş: Müslüman kimliğini korumakta kararlı olan milletler, kendi değerlerine dost olmayan devletlere karşı bağımsızlığını korumanın yollarını bulmak zorundadır.”

Bu iki cümleyi hiç aklımızdan çıkartmadan, Ankara’da yapılan NATO zirvesini yakından takip etmeliyiz.

Ülkemizde siyasetçiler, akademisyenler, bürokratlar, iş adamları ve halk iki ana eksenden hadiseleri ve gelişmeleri görüp, değerlendirmektedirler. Biri yerli ve milli bakış açısıyla, diğeri batı değerlerine entegre haliyle.

Şüphesiz ki herkes, bugünkü NATO toplantılarını da bulunduğu mihverden okuyacak ve değerlendirecektir.

Ben, özüm itibarıyla yerli ve milli bakış açısına sahip olmakla beraber, diğer bakış açısını da anlamaya ve ülkemize getirmesi mümkün olabilecek menfaatleri var mı, olabilir mi, ne olabilir, sorgulamalarını da zihnimde yapan bir kişiliğe sahibim.

Uluslararası ilişkiler alanında önemli akademisyenlerden biri olan Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak, “NATO zirvesi ve dönüşüm” başlıklı yazısında şu yorumları yapıyor:

“Türkiye’ye gelince, kamuoyu ilginç bir ikilem içerisinde. Bir yandan NATO’yu hiç sevmiyor, ama bir yandan da içinde kal­manın gerekliliğine inanıyor. Metropoll’ün 2026 araştır­ması, katılımcıların %61’inin, örgütü Türkiye’nin güvenli­ği açısından gerekli gördüğü­nü bulgularken, PEW’un al­gı araştırması ise Türkiye’nin dünyada NATO hakkında en olumsuz görüşe sahip ülke­lerin ilk sıralarında geldiğini gösteriyor. Kısaca NATO stra­tejik aklımızla kucakladığımız ama duygusal benliğimizle dış­ladığımız bir yapı. NATO üye­liğimizin gerekliliği de büyük ölçüde onun bizi dış tehlikele­re karşı koruyacağı beklenti­sinden değil, dışarda olmanın yaratabileceği risklerden, ya­ni NATO’nun kendisine karşı korunma arzusundan kaynak­lanıyor. Masada olmazsak me­nüde olabiliriz düşüncesi bizi masanın baş köşesinde stabil kılıyor: Doğrusu da bu!

Uluslararası ilişkiler litera­türünde neorealizm ekolünün önemli isimlerinden Stephen Walt. Yaklaşık 40 yıl önce ya­yınlanan “İttifakların Kökeni” adlı eserinde, klasik realist­lerin “güç dengesi” kavramı­nı “tehdit dengesi” olarak ta­nımlamıştı. Ona göre devletler güçlenen bir devlete karşı de­ğil, yükselen bir tehdide kar­şı ittifak kurarlar. Bu nedenle güçlü olsa da barışçı ve coğra­fi olarak uzak olan bir devlet yerine, yakın ama daha saldır­gan bir aktöre göre karşı ittifak kurmak daha mantıklı bir se­çimdir. Tehdidi belirleyen un­surlar ise toplam güç, coğrafi yakınlık, saldırganlık niyeti ve saldırı kapasitesidir. Bu bakış açısıyla bir terör örgütü, ya da İran gibi orta büyüklükte bir güç NATO tipi bir ittifak için gerekli meşruiyeti sağlar.

Devletlerin ittifakları ortak dostluklar değil, ortak tehdit al­gısından hareketle kurdukları­nı söyleyen Walt’a göre, ittifak­ların bağlayıcı harcı değerler­den önce kolektif korkulardır. Gerçekten de dünya tarihinde çok sık örneklerini gördüğü­müz üzere, yakınlaşmakta olan tehditler birbirine değerler açı­sından hiç benzemeyen, hat­ta birbirleri ile çatışma potan­siyeli olan devletleri birbirleri ile yakınlaştırma potansiyeline sahiptir. Temel varsayım bir sa­vaşın çıkması halinde, birlikte savaşılacak başkalarının olma­sının gerekliliğidir. Peki bugün NATO aynı işleve sahip bir itti­fak mıdır? Hakikaten bir savaş girilse birlikte savaşma arzuları var mıdır? Birinin tehdidi hep­sine tehdit midir? İttifakın har­cı sağlam mıdır?

Yeni dönemin tehdit algısı koca bir şehrin elektrik siste­mini felce uğratabilecek bir si­ber saldırıyı da denizaltı kab­lolarına yapılabilecek bir sa­botajı da kritik madenlerin ticaretini engelleyebilecek bir kısıtlamayı da uydu sistemle­rini devre dışı bırakabilecek bir atağı da dikkate almak zorunda. Saldırı alanının sınırlı bir cep­heden çok katmanlı ve geniş bir satha yayılması, saldırma kapa­sitesine sahip aktörlerin çeşit­liliği, kırılganlıkların olağanüs­tü artmış olması gibi faktörler artık bir “kriz yönetim ittifa­kını” da zorunlu hale getiriyor. Konu askeri olmanın çok ötesi­ne taşmış durumda.

Ankara Zirvesi güvenlik ekosistemindeki bu dönüşüm sürecinin yıkıcı teknolojik ka­pasite ile kırılganlaşması sü­recine verilecek bir cevap ni­teliğinde. Örgüt yalnızca ortak düşman veya tehdide değil, or­tak kırılganlıklara karşı da po­zisyon almak durumunda. İt­tifakın temel motivasyonu as­keri güvenlikten teknolojik, ekonomik, bilişsel ve endüstri­yel ekosistemi ayakta tutmaya çalışan ağın kurulmasına doğ­ru kayıyor. Yeni bir NATO ku­ruluyor. 06 Temmuz 2026, Prof. Dr. Deniz Ülke KAYNAK”

Prof. Kaynak yazısında çarpıcı bir cümle kullanıyor: “Masada ya da menüde olma” konusu.

Basit bir konu değil, öyle kolayca geçiştirilecek bir mevzu da değil. Güvenlik endişesi!

“Masada olmazsak menüye konulabiliriz.”

Menüye konmamak için masada olmaya devam edelim, çok mantıklı değil mi?

O zaman Adnan Paşamızın şu sorularına da cevap aramalıyız: “NATO’nun yeni hedefi nedir? Kimlerin emellerini gerçekleştirmek için faaliyet gösteriyor? Müslüman Milletler hakkında ne düşünüyor?”

Masada olmaya devam edersek, bize verilecek vazifeleri zorunlu olarak yerine getireceğiz. Adnan paşamızın önemli bir tespiti vardı: NATO, Birleşmiş Milletler gibi Yahudi kontrolündeki Amerikan emperyalizminin aleti haline gelmiştir.”

O halde soru şu olmalı: Hem NATO içinde olmak hem de Amerikan emperyalizminin aleti olmamak, mümkün müdür?

Bu konuya siyasiler mi akademisyenler mi cevap vermeli?

Bence, halk cevap vermeli!

Halk yöneticilere demeli ki: “Biz bedeli ne olursa olsun Yahudilerin ve Amerikan emperyalizminin aleti olmak istemiyoruz!”

Siyasiler de tamam deyip, Adnan paşamızın önerisi üzerinde ciddi olarak çalışmalıdır. Neydi o öneri: Müslüman kimliğini korumakta kararlı olan milletler, kendi değerlerine dost olmayan devletlere karşı bağımsızlığını korumanın yollarını bulmak zorundadır.”

Kolay mı? Kolay değil elbette, ama madem dünya hayatı bir imtihandır. İmtihanımızı doğru vermek zorundayız. Bunun için yaşamıyor muyuz?

İnsanlar namus, şeref ve haysiyetleri için mücadele ederler… Devletler de onurları ile yaşamak zorundadır, eğer özgür ise…

Önceki dönem Gençlik ve Spor Bakanı, AK Parti İzmir Milletvekili ve NATO Parlamenter Asamblesi (NATO PA) Türkiye Delegasyonu Üyesi Dr. Mehmet Muharrem Kasapoğlu, kaleme aldığı "Bir Zirveden Daha Fazlası: NATO 3.0 ve Türkiye'nin Küresel Barış Vizyonu" başlıklı makalesinde, Ankara'da düzenlenecek NATO Zirvesi'ne ve NATO’nun gelecek vizyonuna yönelik değerlendirmelerde bulunmuş:

Makalesinde Türkiye'nin NATO içerisindeki konumuna geniş yer veren Kasapoğlu, Avrupa güvenliğinin Türkiye olmadan düşünülemeyeceğini şu şekilde aktarmış:

“Elbette dünyanın değişmesiyle ittifak içinde de çok hayati bir değişim yaşıyoruz. Eskiden NATO'da sadece "hangi ülke ne kadar savunma bütçesi ayıracak" tartışması yapılırdı. Artık görevlerin ve sorumlulukların da yeniden dağıtıldığı bir dönemdeyiz. ABD daha çok uzay, istihbarat ve nükleer güce odaklanırken; Avrupa'nın da kendi savunması, lojistiği, silah üretimi ve NATO ittifakındaki ağırlığı için daha fazla elini taşın altına koyması gerekiyor. Ancak şu çok net görülmelidir: Avrupa’nın güvenliğini tam anlamıyla sağlamak, sadece bütçeleri artırmakla ya da yeni fabrikalar kurmakla bitmiyor. Kıtanın sınırlarını gerçekten koruyabilmek ve etraftaki bölgesel krizlere anında müdahale edebilmek, ancak sahadaki güçlü ve güvenilir ortaklarla mümkündür. Hal böyleyken, Avrupa’nın güvenliği söz konusu olduğunda gözlerin çevrildiği ilk yer, İttifak’ın en büyük ikinci ordusuna sahip olan Türkiye’dir. Türkiye, Lahey Zirvesi taahhütlerine uyarak savunma harcamalarını kararlılıkla artıran, NATO misyon ve harekâtlarına en çok destek veren ilk beş müttefikten biridir. Kıtanın savunmasında bu kadar hayati ve vazgeçilmez bir rol üstlenen bir ülkenin, Avrupa Birliği bünyesindeki ortak savunma ve güvenlik girişimlerinden dar siyasi çıkarlar ya da gizli ambargolarla dışlanmaya çalışılması büyük bir stratejik basiretsizliktir. Açıkça ifade etmek gerekir ki; ideal müttefik Türkiye’yi dışarıda bırakan hiçbir savunma planı, Avrupa'yı tam anlamıyla korunaklı ve güvenli bir yuva haline getiremez.”

“Bu zirve, küresel krizlerin göbeğinde, Türkiye’nin askeri gücü, savunma sanayisi, diplomatik esnekliği ve adaleti merkeze alan dış politikasıyla yeni dünya nizamının ve NATO 3.0 vizyonunun kurucu unsurlarından biri olduğunu tescilleyecek tarihi bir milattır. Türkiye, dünün köklü tecrübesi ve bugünün sarsılmaz iradesiyle dünya barışının en güçlü köprüsü olmaya devam edecek.”

Aslında güzel cümleler değil mi? Çok itiraz geleceğini sanmıyorum.

Lakin Adnan Paşamızın sorusuna hala bir cevap bulamadık: “NATO’nun yeni hedefi nedir? Kimlerin emellerini gerçekleştirmek için faaliyet gösteriyor? Müslüman Milletler hakkında ne düşünüyor?”

Prof. Kaynak da güzel bir tespitte bulunmuştu: “Bugün NATO aynı işleve sahip bir itti­fak mıdır? Hakikaten bir savaş girilse birlikte savaşma arzuları var mıdır? Birinin tehdidi hep­sine tehdit midir? İttifakın har­cı sağlam mıdır?”

Bu düşünceler ile toplantıları izlemeye devam ediyoruz.

Bakalım ne çıkacak?

Lakin, Rahmetli Adnan paşamızın yıllar öncesinden söylemiş olduğu sözü hiç aklımızdan çıkartmıyoruz: Müslüman kimliğini korumakta kararlı olan milletler, kendi değerlerine dost olmayan devletlere karşı bağımsızlığını korumanın yollarını bulmak zorundadır.”

Allah Teala yar ve yardımcımız olsun.

Gürcan Onat, 08.07.2026, Üsküdar. 

27 Nisan 2026 Pazartesi

Demokrasi Tarihinde Kara Leke: 27 Nisan Muhtırası

Tarihe e-muhtıra olarak geçen, Genelkurmay Başkanının 27 Nisan 2007 tarihli gece yarısı bildirisi hakkında, çok az kimsenin bildiği bazı gerçekleri anlatmak istiyorum.

GECE YARISI e-MUHTIRA

27 Nisan 2007 gece saat 23.30'da Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinde, daha sonra "e-muhtıra" olarak anılacak basın açıklaması yayımlandı.

"Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerinin aşındırılması için bitmez tükenmez gayret gösterildiği hatta milli bayramlara alternatif kutlamalar yapıldığı" ifade edilen bildiride, şunlar kaydedildi:

"Özetle, Cumhuriyet'imizin Kurucusu Ulu Önder Atatürk'ün, 'Ne mutlu Türküm diyene' anlayışına karşı çıkan herkes, Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir."

"Muhtıra" olarak nitelendirilen bu açıklamanın ardından kabine üyeleri, gece boyu, buna nasıl bir cevap verileceğini tartıştı.

Dönemin Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, 28 Nisan saat:15.00'te "Başbakan'a bağlı bir kurum olan Genelkurmay Başkanlığı'nın herhangi bir konuda hükümete karşı bir ifade kullanması, demokratik bir hukuk devletinde düşünülemez." açıklamasını yaptı.

Medyaya yansıyan hadiselerin en kısa özeti bu şekildedir.

Bütün bunlar ne için yaşanıyordu, yani o günlerdeki siyasi gelişmeler nelerdi?

CUMHURBAŞKANI SEÇİMİ ÖNCESİ KRİZ

2007 yılının Nisan ayında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yapılacak Cumhurbaşkanı seçimleri öncesine, 11. Cumhurbaşkanı için AK Parti'nin Abdullah Gül'ü aday göstereceği bilgisinin kulislere yansıması, bazı çevrelerce tepkiyle karşılandı.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın, Cumhurbaşkanı seçimleri öncesi 12 Nisan'da beraberindeki Kuvvet Komutanlarıyla düzenlediği basın bilgilendirme toplantısında sarf ettiği, "Cumhurbaşkanı, Cumhuriyet'e sözde değil özde bağlı olmalıdır." sözleri, tartışmaların odağına oturdu.

Büyükşehirlerde cumhurbaşkanı seçimleri bahane edilerek düzenlenen Cumhuriyet mitinglerinde, Gül'ün cumhurbaşkanlığına karşı çıkıldı.

Muhaliflerin ve dış güçlerin kışkırtmalarıyla ülke yeni bir kaos ortamına doğru sürükleniyordu.

İşte bu ortamda, zamanın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt bizzat kendisinin kaleme aldığı meşhur basın açıklamasını, 27 Nisan 2007 gece yarısı saat 23.30'da Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinde yayımladı. Dönemin Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek hemen, gün içinde yani 28 Nisan saat:15.00'te cevap açıklaması yaptı.

Peki bu on beş buçuk saat içerisinde neler yaşanmıştı?

Bunun şahidi, Adaleti Savunanlar Derneğinin (ASDER) o tarihteki Yönetim Kurulu üyeleridir.

Yönetim Kurulu üyelerinden biri olarak ben de bizzat Adnan Paşamızın ağzından hadiseleri dinlemiştim.

Aslında bu muhtırayı ilk fark eden rahmetli Emin Üstün ağabeyimiz olmuştu. Hemen Adnan Paşamızı telefon ile arayarak, bilgilendirmiş. Adnan Paşamız da bildiriyi okuyor, hemen oturup, bir cevap bildirisi yazıyor. Yazmakla kalmıyor, Ankara’daki dostlarını telefon ile arıyor. Tam olarak kimlerle görüştü, hepsini bilmiyorum, ancak Sayın Erdoğan ile görüştüklerini hatırlıyorum. Uzun bir konuşma yapıyorlar, nasıl davranılması konusunda Adnan Paşamız detaylı bilgi ve taktik veriyor… Adnan Paşamızın bize anlattıklarından hükümet yetkililerinin de bu konuda nasıl davranmaları gerektiği konusunda değerlendirmeler yaptıklarını anladık. Ama bir tereddüt yaşadıklarını da ifade etmişti…

O gece sabaha kadar yatmayan Adnan Paşamız, sabah beşte aşağıda yazdığı bildiriyi kendi WEB sitesinde yayınladı.

“Genelkurmay Bildirisi Kabul Edilemez (28 Nisan 2007)

GENELKURMAY BİLDİRİSİ MUHALEFETLE KOORDİNELİ YAPILAN DEMOKRASİ DIŞI BİR GİRİŞİMDİR. 

Genelkurmay Başkanlığının web sitesinde 27 Nisan 2007 tarihinde yayımlanmış olan bildirinin, Peygamberimizin "Kutlu Doğum Haftası" nedeniyle yapılan etkinlikleri, maksatlı ve haddinden fazla kuşkucu bir anlayışla, Laik Cumhuriyete karşı yapılan eylemler olarak değerlendirmesini ve bildirinin zamanlamasını; Cumhurbaşkanı seçimine ve adayına karşı Mecliste oluşan muhalefete, Meclis dışından ve TSK’den destek ve Anayasa Mahkemesi kararının etkilenmesini sağlamak amacına dönük, haddini aşmış bir girişim olarak değerlendiriyorum.

Bu bildirinin TBMM'nin iradesinin üstüne çıkarılmasının kabulü mümkün değildir. Genelkurmay Başkanlığı Milletin iradesine karşı çıktığının farkında olmalıdır. 

Baskılara boyun eğilmemesi ve demokrasi dışı girişimlere prim verilmemesi gerektiğine; TBMM'nin iktidar ve muhalefeti ile, Demokrasinin korunması için birleşerek bu bildirinin geçersiz hale getirilmesi için tavır almalarının gerekliliğine inanıyorum. 

Ülkemiz, devletimiz ile milletimizin kaynaşmasına imkân verecek bir havaya bürünmüştü. Bu bildiride belirtilenleri, Laik ve demokratik Cumhuriyete yönelmiş bir tehdit olarak kabul etmiyorum. 

Hükümetten ve TBMM'den Cumhurbaşkanlığı seçim sürecini devam ettirmesini; bildiri sahiplerinin hukuki ve yasal zemine çekilmesini sağlayacak girişimlerin başlatılmasını; Anayasa Mahkemesinin de önüne getirilen meselede sadece hukuku dikkate almasını, bekliyorum. 

Ana muhalefet partisinin, Cumhurbaşkanı seçiminin ilk turunun iptali için Anayasa Mahkemesine yaptığı başvuru ile aynı saatlere rastlayan bildirinin, hukuk dışı, haddini aşmış, demokrasiye müdahale anlamını taşıyan, milletin çoğunluğunun iradesine karşı yapılmış bir girişim olarak görüyor, TBMM ve Hükümetin demokratik süreçten geri adım atmaması gerektiğine ve sivil toplum örgütlerinin de demokratik girişimlere desteklerini göstermelerinin zamanının geldiğine inanıyorum. 

Siyasi makam sahiplerinin milletin hukukunu koruyacakları ve kararlılıklarını gösterecekleri zaman bu zamandır. Devletimiz hukuk zemininde ve fakat cesaretle yönetilmelidir. 05.00, 28 Nisan 2007.

Adnan Tanrıverdi

Emekli General

ASDER Genel Başkanı”

Bu bildiriyi ASDER’in sitesine de koyduk ve Adnan Paşamız birçok yere gönderdi.

Nihayet, saat:15.00’te, Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek: "Başbakan'a bağlı bir kurum olan Genelkurmay Başkanlığı'nın herhangi bir konuda hükümete karşı bir ifade kullanması, demokratik bir hukuk devletinde düşünülemez." açıklamasını yaptı.

O zamana kadar askerlere böyle bir tepki hiç verilmemişti.

Bildiriye bildiri…

Bu bir ilkti!

Darbe girişimine Osmanlı tokadı gibi inmişti.

Herkes şaşkındı!

Kimse nasıl davranılması gerektiğini bilemiyor ve kestiremiyordu.

Sonuçta, Başbakana bağlı bir kurum olan Genelkurmay Başkanlığı hiçbir şey yapamadı!

Böylece çok büyük bir varta atlatılmıştı…

Tartışmaların sona ermesinin ardından muhtıra 29 Ağustos 2011'de Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinden kaldırıldı.

Bu olayın asıl kahramanları gece yarısı bildiriyi görüp haber veren Emin Üstün Bey ve gece yarısı reisle uzun uzun görüşmeler yaparak, karşı bildiriyi hazırlayan Adnan Paşamızdır.

Allah gani gani rahmet eylesin, Adnan Paşamızı unutmadık ve asla unutmayacağız. Adnan Paşamız ve ASDER ülkemizde darbelerin bitirilmesi için çok önemli hizmetler yapmıştır.

28 Şubat Post modern darbecileri zeki ve fakat korkak insanlardı, Adnan Paşamızı çok iyi tanıyorlardı. Adnan Paşamızın etrafında birleşerek tek yürek olan emekli askerleri de çok iyi tanıyorlardı.  O emekli askerlerin nasıl halk ile bütünleştiklerini ve en ufak bir kıpırtıda başlarına neler getireceklerini de çok iyi biliyorlardı. Bu nedenle kışlalarından çıkamadılar. Bu idrakten yoksun olan, ahmak ve fakat cahil cesaretinde olan FETÖ mensupları CIA kontrolünde, darbeye kalkışınca, başın geleni gördü…

İyi ki vardın Adnan Paşam, iyi ki varsın ASDER.

İsimsiz kahramanlar sayesinde, darbeler artık asla hortlamayacak şekilde tarihin raflarında, tozlanmaya mahkûm edilmiştir.

Allah bu milleti darbelerden ve darbeci zihniyetten ebediyen muhafaza eylesin.

Gürcan ONAT, Emekli Binbaşı, 27.04.2026, Üsküdar.

 

NATO ZİRVESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Yıl 2004, Adnan Tanrıverdi Paşamız kendi WEB Sitesinde, “NEDEN NATO’DAYIZ?” başlıklı çok kısa bir metin yayınladı. Yazıyı aynıyla aşağıya al...