Sosyal Medya için, sokak röportajı yapan delikanlı, elindeki mikrofonu caddede yürüyen gençlere yöneltip, “öldükten sonra ne olacak?” Diye soruyor.
Sorduğu gençler 18, 25 yaşları arasındalar.
İlk görüntüye gelen iki genç kız açık giyimli ve mini
etekliler. Önce konuşan, “cehenneme gideceğiz” diye cevap veriyor. Yanındaki
kız biraz daha tereddütle, ama aynı cevabı veriyor, “cehennem gideriz” diyor.
Birinci kız mini eteğini gösteriyor, “şu halimizle nereye gideceğiz, herhalde
cehenneme” diye gülerek, esprili bir şekilde sözünü tamamlıyor.
Hep aynı soru ile röportaj devam ediyor, “öldükten sonra ne
olacak?”
Bir genç erkek, “abi benim yerim cehennem ya” diyor.
Bazıları, “ya cennet ya cehennem” şeklinde biraz da bilinmeze
bırakıyorlar…
Birkaç kişi, “Allah bilir” cevabını veriyor.
Orta yaşlı açık giyimli bir bayan, “ben cennete gideceğim”
diyor. Emin bir ses tonu var, güvendiği bir şeyler olsa gerek…
Röportajların yapıldığı yeri Kadıköy’e benzettim, hiç
tesettürlü ve sakallı yani dış görünüş itibarıyla dindar izlenimi bırakan
kimseyle konuşulmamış, daha ziyade açık giyimli, seküler gençlerle konuşulmuş.
Bu konuşmalarda iki husus dikkatimi çekti, gençlerden, “öldükten
sonra toprak olacağız” diyen çıkmadı. Demek, ahirete inançları var, öldükten
sonra tekrar dirileceklerine ve cennet ya da cehennem olduğuna inanan kişiler. Yani
dinsiz, imansız, moda tabirle deist, ateist falan değiller. Ancak, cehennem lafzını
o kadar rahat, kolay ve basitçe kullanıyorlardı ki en çok beni hayrete düşüren
bu rahatlıkları oldu. Sanki, tatile gideceğiz, der gibiydiler; o kadar rahat ve
kolay söylüyorlardı.
“Cehenneme gideceğim.”
Bu kadar basit mi?
Yıllar öncesinden bir hatıra aklıma geldi:
1981-82 yılları…
1981 yılının 30 Ağustos’unda, Hava Harp Okulundan mezun
olmuş, Personel sınıf kursunu görmek üzere Gaziemir Teknik Okullar
Komutanlığına katılmıştık. Sağlık veya farklı nedenlerle pilot olamayıp, yer
sınıfına ayrılan teğmenler, İzmir Gaziemir’de sınıf kurslarını görüyorlardı.
Misafirhanede kalıyoruz, bizden bir devre önce yani 80’lilerden
de uçuşu kaybedip gelenler ile birlikteyiz. Bu 80’lilerden tanıdığım milliyetçi,
mülayim olarak bildiğim bir abiye (Harp Okulunda üst devrelere abi derdik) dini
bir şeyler anlatıyorum. İsmini tam olarak hatırlamıyorum ama, Azmi Sert gibi
aklımda kalmış. O yıllar benim ayaklarımın pek yere değmediği zamanlardı.
Rabbim yeni hidayet nasip etmiş din, iman, Allah, peygamberden başka bir şey
konuşmadığımız zamanlar… Her tuttuğumuza anlatmaya çalışıyorduk. Sadece
anlatmak değil, her ağzımızdan çıkanı uyguluyorduk, tabii ki…
Azmi abide biraz gevşeklik gördüm, anlatıyorum anlatıyorum
pek fayda etmiyor gibi… Ne yapayım ne yapayım derken, ben buna yaşatayım dedim.
Cehennemi basite aldığını düşündüm. Yani ateş diyoruz ama
ateşi hissetmiyor.
İki yatak arasında yerde çay demlediğimiz tel ocaklardan
vardı. Ben bir yataktayım o bir yatakta, birbirimize dönük oturuyoruz; aramızda,
yerde tel ocak kızgın, üzerinde demlik fokurduyor.
Aniden aklım gelen bir fikirle, -“Abi ver şu elini” dedim.
Bir elimle çaydanlığı indirirken diğer elimle de tuttuğum elini ocağa
yaklaştırdım. Olay çok ani oldu, önce pek bir şey anlamadı, sıcaklık gelmeye başlayınca
elini çekmeye çalıştı. Ben daha kuvvetli olduğum için bırakmadım, ateşe yakın
tutmaya devam ettim. Eli yandı, çığlığı bastı. – “N’apıyon lan, sen”, diye
ayağa fırladı... Ha, bir de benden kıdemli, yani üst devre…
- “Abi cehennem böyle bir şey işte”, demeğe çalışıyorum ama
o bağırmaya devam ediyor:
- “Oğlum, manyak mısın lan, elimi yaktın”.
Ben hala aynı modda, “Abi işte cehennem böyle”, deyip
duruyorum.
Adam kızgınlıkla, -“bırak ya” dedi, çıktı gitti.
Gidiş o gidiş… Bir daha Azmi abiyle görüşemedik.
Bu olayı sonraları çok düşünmüşümdür. Acaba iyi mi yaptım
kötü mü yaptım... Hala da kararsızım. Hakka’l-yakin cehennemi anlatalım derken,
irtibatı tamamen koparttık…
Parmağımızın ucunu yakan küçücük bir ateşe tahammül
edemiyoruz, koskoca cehenneme nasıl tahammül edeceğiz diyecektim, olmadı.
Sokak röportajındaki gençlerin cehennemi basite alan
sözlerini dinleyince, aklıma o hatıra geldi. Şahsi kanaatimce, cehennemi
birazcık tahayyül edip, azıcık idrak edebilsek, sanırım bu kadar basit ve rahat
konuşamayız.
Evet, cehennemi çok basit bir şey zannediyoruz. Ateş, ne
olacak; ama parmağımızın ucunu küçücük kibrit alevine yaklaştıramıyoruz…
Harbiye'deki öğrencilik yıllarımda, Kadıköy’deki İskele camiinde
bir Cuma vaazında bir hoca efendinin bir sözü beni çok etkilemişti; hala etkisindeyim.
O, nasıl söyledi; ben nasıl etkilendim, o an neler oldu, bilmiyorum. Ama içim
resmen titredi. Anlık bir olaydı! Hoca, sohbetin bir yerinde, namazları eksik
olanlar cehennemde kızgın kor haline getirilmiş bir saç üzerinde eksik
namazlarını tamamlayacaklar, secdeye vardıklarında alınları kızgın saça
yapışacak, kalkarken derileri orada kalacak… derken ben titredim. Gözümün önünde kor halindeki o saç sanki
canlanıverdi, oradaki secdemi görür gibi oldum... O andan sonra artık, namazlarımı
kazaya bırakmamaya çalıştım. Nasıl içime işlemiş ki namazım biraz gecikse, o
kor halindeki saç aklıma geliveriyordu...
O vaazı dinlediğimde yaşım bugün röportajda basit ve kolay
bir şekilde, cehenneme gideceğim, diyen gençlerle aynı idi.
Yok, bu kadar basit ve kolay değil.
Açık söyleyeyim, ben cehennemi düşününce ürperiyorum ve çok
korkuyorum.
Gençler neden korkmuyorlar?
Nasıl bu kadar basite alıyorlar?
Zihnimi kurcalayan bu soruların çok cevapları var elbette…
Bilmeyenlerin derdini bilenler çekermiş.
O gençler o dehşet gününün farkında değilse, bunun sorumlusu kimdir,
acaba?
Anne babalara atmayalım, arkadaş çevrelerine atmayalım, milli
eğitime atmayalım, toplum demeyelim, hepimiz tüm gücümüzle çabalayalım, gerçekleri
haykıralım. Yaklaşık 900 yıl çırpınan halkına gerçekleri anlatmaya çabalayan
Nuh aleyhisselamı düşünelim. O günden bugüne kadar tüm peygamberleri düşünelim;
özellikle alemlere rahmet olarak gönderilen Resulullah efendimizi düşünelim;
neler yapmışlar, nasıl çabalamışlar, nasıl anlatmışlar….
Bu gençlik bizim gençliğimiz, bizim geleceğimiz, bizim
canlarımız…
Bu kadar kolay cehenneme gitmesinler! Daha vakit bitmedi. Tövbe
kapısı kapanmadı…
Anlatalım anlatalım anlatalım… (Ama parmakları yakmadan)
Allah yar ve yardımcımız olsun.
Gürcan Onat, 22.07.2026, Üsküdar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder