2 Haziran 2022 Perşembe

BU YOL ÇIKMAZ SOKAK, KILIÇDAROĞLU

Düşünebiliyor musunuz, bir ülkenin ana muhalefet partisinin lideri bir şirketin kapısına varacak, kapı kendisine açılmayacak, kapıda kalacak, yanında götürdüğü basına açıklama yapacak sonra geldiği gibi gidecek.

Koskoca Ana Muhalefet Partisi liderisin, mecliste ikinci çoğunluğa sahipsin, 135 milletvekilin var. Üstelik seçimler yaklaşmışken muhalif partileri bir araya getirmişsin, bir altılı masa kurmuşsun, Cumhurbaşkanlığına aday olmak istiyorsun, memleketi yönetmeye talipsin. Vs, vs…

Ülkenin Ticaret Kanunlarına göre kurulmuş, meşru bir ticari şirketin kapısına, habersiz bir şekilde milletvekillerini ve parti mensuplarını yanına alarak, medya eşliğinde, bir taraftan kendi televizyonunda canlı yayın yaptırarak baskına gidiyorsun. Sanırsın, üçüncü Viyana kuşatmasına çıkılmış…

Yahu! Bu siyaset mi?

Baskın ile alakalı detaylara hiç girmeyeceğim; zira, SADAT Yönetim Kurulu Başkanı bizzat kendisi, Ana Muhalefet Partisinin televizyon kanalına çıkarak, bütün sorulara gayet güzel cevap verdi.

O baskında ve sonrasında, adeta kurgulanmış havası veren, belli bir takım medya korosunda; ASSAM ve ASDER isimleri de dillendirilmek suretiyle, bir yerlere birtakım mesajlar geçilmeye ve sanki zamanı gelince kullanılmak üzere, arşive bir şeyler stoklanmaya başlandı, zannını taşımaktayım.

Olayı, basit bir iç siyaset kavgası veya birilerini hukuk dışına çekme kışkırtması olarak değerlendirmek mümkün mü? Mümkün. Lakin, bu kadar basit olmasa gerek diye düşünmek de mümkün mü? O da mümkün!

2023 seçimlerinin Cumhur ittifakı tarafından kazanılması durumunda; seçimin meşruiyetini tartışılır hale getirmek, ülkede bir iktidar boşluğu oluşturarak, kaos çıkarmak şeklinde kurgulanan uluslararası bir senaryonun icra edildiği, bu plan dahilinde gerçekleştirilecek provokasyonların üzerine yıkılacağı bir adresin inşa edilme gayretleri olarak da değerlendirilebilir mi? Neden olmasın!

ASDER bünyesinde birçok üyemiz tarafından da dillendirilen bu düşünceyi; bir üyemiz de Sahte Bayrak Operasyonu olarak adlandırmıştır, şöyle ki: “2023 seçimleri ile ilgili her kargaşada kullanmak üzere diktikleri bu sahte bayrak ile bir adres inşa ediyorlar. Sahte bayrağın işaret ettiği adres, hiç ilgisi olmadığı halde plana dahil edilir. Yani olaylarla ilişkili gibi gösterilir. Sahte bayrak, iç muhalefetin lideri eliyle dikilir ki muhalif kitle böyle ele geçirilir. Bu operasyonu yapanlar bizzat kendi tetikçileri ile gerçekleştirdikleri olayları önceden diktikleri sahte bayrak ile kamuoyuna dikte ettikleri adres zihinlerde olayların tek müsebbibi olarak algılanacaktır.  Oluşacak bu algı üzerinden kaos planlarlar. Seçim sürecine girilen bu dönemde, ortada bu neviden bir sahte bayrak operasyonu gerçekleştirildiğini görmek gerekiyor, kanaatindeyim.” Diyor. Hiç de yabana atılacak düşünceler olduğunu sanmıyorum.

CHP’nin derdinin SADAT, ASSAM, ASDER’den daha ziyade, kendi partisinin İstanbul İl Başkanının mahkeme neticesini örtmek olduğunu değerlendirmek de mümkündür. Kılıçdaroğlu, Kaftancıoğlu'nun yargı kararı zamanı dikkatleri SADAT'a çevirdi ve ne yazık ki algılarda epey değişiklik de yapabildi!

ASDER Üyesi bir başka arkadaşımız; İyi parti, Deva Partisi, Gelecek Partisi, Saadet Partisini terörle, ajanlıkla suçlama propagandalarının, aslında kasıtlı yapıldığını, bir tahmin olarak dillendirmiştir. Şöyle ki: “Tabanda önemli farklılıkların olmadığı %65-70 milliyetçi muhafazakâr kesimi kesinlikle ayrıştırmamak gerekir. Bu söylemleri terk etmek gerekir. Hatta HDP tabanındaki muhafazakâr, ancak ırkçılıktan etkilenmiş kesimin varlığını da biliyoruz. CHP’nin dahi içinden mevcut halden rahatsız olan dine uzak ulusalcı kesimin varlığını da biliyoruz.” Diyerek, “CHP’nin ve HDP’nin mevcut tepe yönetiminin gerçek yapısının deşifre edilmesi gerekir.” Şeklinde, tespitini yapmıştır.

Sebep veya plan ne olursa olsun, neticede Kılıçdaroğlu, daracık, küçücük bir çıkmaz sokağın içine girmiş veya sokulmuştur.

Çok yazık!

Ülkemin Ana Muhalefet Partisinin, iktidara aday olduğunu söyleyen siyasetçilerin bu hale düşmeleri gerçekten çok yazık.

Öyle bir sokağa girdiler ki, bu yol gerçekten çıkmaz sokak!

Sayın Kılıçdaroğlu, bu sokaktan hiçbir yere varamayacaksınız haberiniz olsun. Size küçücük bir tavsiyem, hiç buralarda oyalanmadan kendinize yeni yollar arayın.

Zira, ASDER gibi geçmişi, hali ve geleceği tertemiz, pırıl pırıl, hiçbir lekesi olmayan bir başka dernek daha zor bulursunuz…

ASDER üyelerini bilmeyen kalmadı aslında, şu güzel ülkemizde.

Bir Edebiyat Profesörümüz, “Onu siz de Tanırsınız” başlıklı bir yazısında şu şekilde vasfetmişti: “Çevrenize bakınız, eğer alnında beyaz bir nur, gözlerinde ışıl ışıl onur taşıyan bir yiğit görürseniz biliniz ki, o ordudan ihraç edilen eski bir zabittir. Ellerinden öpünüz. Ve siz ey kahramanlar! Şerefli olmak için omuzunuzda demir yıldızlara ihtiyacınız yoktur. Sizin her biriniz, tarihimizin onur semasında ayrı bir yıldız, her gün yeniden doğan bir Kervankıran olarak yerinizi aldınız bile.”

İşte bu, ASDER’i oluşturan Kervankıranlar, çok sevdikleri Türk Silahlı Kuvvetlerinden, rezil BÇG çetecilerinin tezgahlarıyla, yalan ve iftiralar ile YAŞ kararlarıyla yargılanmadan atıldılar, ya da emekli olmak zorunda bırakıldılar.

Vatan, Millet, Bayrak sevdalısı bu dindar insanlar, namuslarını korudukları gibi değerlerini ve vazifelerini korumaya çalışıyorlardı.

Atıldılar…

Küsmediler… Ne devletlerine ne kendilerine kumpaslar kuran, BÇG çetecilerine alet olan komutanlarına, küsmediler…

Bir araya gelip, ASDER’i kurdular. “Adalet Cesaret İster” dediler, hukuk mücadelesi yaptılar.

Zor zamanlarda, önce memleket meselesi deyip, şahsi davalarından önce ülkeye inanç, düşünce ve fikir hürriyeti gelsin diye çalıştılar. Ülkeyi batırmaya çalışan, hain BÇG çetecilerine ve 28 Şubat bileşenlerine karşı demokrasi mücadelesi başlattılar. Başardılar da.

Artık, değil darbe yapmak, darbeyi aklından bile geçiremez hale getirdiler, o hainleri, çok şükür.

Sonra, ASDER içinden, Strateji ile ilgilenen üyeler tarafından bir Stratejik Araştırma Merkezi olan ASSAM kuruldu. ASSAM ayrı bir Dernek olarak faaliyete başladı.

Daha sonra, Uluslararası Şirketleri nazarı dikkate alan kırk, elli müteşebbis SADAT Savunma Şirketini kurdular. SADAT Savunma ASDER ve ASSAM’dan ayrı olarak, ticaret yapan bir şirket olduğu halde, geçmişte bir araya gelmiş insanlar tarafından kurulduğu için, bazı kimselerce, kendi kirli zihinlerine malzeme yapılmaya başlandı. ASDER ile hiçbir organik alakası olmayan SADAT Savunma Şirketinin Yöneticileri tarafından gerekli ve tatmin edici açıklamalar zaten yapılmıştır.

Ayrı bir dernek olan ASSAM tarafından da gerekli izahatlar zaman zaman yapılmaktadır.

Halen, bir hak arama ve adaleti tesis etme derdinde olan ASDER ise; ilk günkü ruh ve heyecanı ile eksik kalan hakları elde etmek için ve 28 Şubat sürecinde üçlü kararname ile atılanlara, emekliliğe zorlananlara verilmeyen haklar konusunda faaliyetlerine devam etmektedir.

“Adaleti Küreselleştirmek İnsanlığa Borcumuzdur” sloganı ile yoluna devam eden ASDER üyeleri, hala mağduriyetlerinin giderilmesini ümit ile beklemektedir. Binlerce aile, uğradıkları zulümlerin telafi edilmesini, tüketmedikleri umutlarıyla devletlerinden bekliyorlar…

Sayın Kılıçdaroğlu! Eğer hayırlı bir iş yapmak istiyorsanız, gelin hala hakları verilmemiş olan bu mağdurların seslerine kulak verin. Yıllar önce, ilk zamanlarımızda CHP’li Milletvekilleri de destek vermişti. Hatta biz yasa çalışmaları yaparken ADAM DER ile teşriki mesai yapmıştık. 12 Eylül Darbesinin mağdurları olan CHP’li Subaylar da 6191 kanunundan yararlandılar. Onlar da haklarını aldılar.

Sayın Kılıçdaroğlu, ASDER’i aslında tanımayan kalmadı.  

Bizim abdestimizde şüphemiz yoktur. Siz kendinizi sorgulayın, bence. Mesela; bazı dosyalardan bahsediyorsunuz, bu dosyaları kim, hangi kaynaktan temin edip, nasıl sizin elinize tutuşturdu? Bu dosyaların muhteviyatında ne vardır? Çevrenizde yabancı elçiler ile ajanlarla görüşmeler yapanlar var mıdır?

İktidar ile siyasi mücadelenize bizleri malzeme yapmaya kalkmayın. Emin olun ki; bu yol çıkmaz sokaktır. Yalan ile, iftira ile, söz çarpıtmaları ile hiçbir yere varılmaz…

Yazık olmasın hem vaktinize hem çabanıza…

Memleket için hayırlı projeler üretin. Memlekete öyle hizmet edilir. Masum Şirket ve Derneklere, birilerinin dolduruşuna gelerek, çamur atmakla hiçbir yere varamazsınız.

Bu yol çıkmaz sokak, Sayın Kılıçdaroğlu, çıkmaz sokak…

Gürcan ONAT, 01.06.2022, 16.30, Fatih. 

20 Şubat 2022 Pazar

Ali Sirmen ve Mine G. Kırıkkanat'a REDDİYE

SADAT, ASSAM konusunda fikir beyan etme konvoyuna Ali Sirmen ve Mine G. Kırıkkanat da katılmış.

Haydi, gençler neyse toydurlar, tecrübesizdirler, meşhur olmak istiyorlardır vs nedenlerle hatalar yapabilirler, bunu anlayabilirim. Lakin Sirmen gibi, Kırıkkanat gibi oldukça tecrübeli iki gazetecinin nasıl böyle bir hataya düşebildiklerini anlamakta ciddi zorluk çekiyorum.

Gençlere cevap yazmaya değmez de, bu iki tecrübeli yazara bir cevap verme ihtiyacını yüreğimde hissettim.

Ali Sirmen, 21 Ocak 2022 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde, "Bir vesayet masalı daha" başlıklı yazısında, gerçek adı “Gölge Ordu” olduğu halde, kitabın ismini dahi yanlış yazarak, AKP’nin Gölge Ordusu deyip, söz konusu kitabı konu ederek, bir şeyler karalamış. Genç arkadaşlarına çok güveniyor olmalı ki; onların yazdıklarını ASSAM'ın sitesinden teyit etme ihtiyacı da hissetmemiş. Bu kadar tecrübeli bir gazeteciye doğrusu bunu hiç yakıştıramadım. Genç arkadaşlarını destekleyeceğim diye, yılların biriktirdiği itibarını niye zedelemeyi göze aldı, anlayamadım.

ASSAM'ın aşağıda linkini (1) verdiğim sitesinde:

“III. ASRİKA İslam Devletler Birliğinin, Resmi dili, Bayrağı ve Başkenti;”  

"MADDE 6- ASRİKA İslâm Devletler Birliğinin resmi dili, Bayrağının rengi ve şekli ile Hükümet Merkezi, ASRİKA İslam Devletler Birliği Temsilciler Meclisi tarafından belirlenir.” yazdığı halde, nasıl oluyor da Sirmen tarafından: Şeriat hukukuyla yönetilen, dili Arapça ve başkenti İstanbul olan bir İslam devletini amaçlayan ASRİKA projesi”nin..." yazılabiliyor?

Yılların gazetecisinin böyle bariz bir ofsayta düşmesi hiç yakışık aldı mı?

Sirmen bu hataya nasıl düşmüş, onu da açıklayıvereyim; genç kalemşorlarına fazla güvenmekle, gençler niye bu hataya düştüler, onlar da kendilerini güncellemedikleri için düştüler. Bu yazdıkları bizim ilk ifade ettiğimiz sözlerdir. Halbuki bu yazdıklarımız yanlış anlaşılınca ve birileri tarafından çarpıtma malzemesi olarak kullanılınca, bu ifadeleri değiştirdik ve son şekli sitemizde, yukarıda ifade ettiğim şekilde yazılıdır.

Bu hususu Prof. Ersan Şen de tam anlamamış, bir akşam CNN Türk'de canlı yayında bana bu soruyu sordu. Sunucu Başak Şengül de hadiseyi  tam anlayamadı, benden bu konuyu biraz açmamı istedi ve ben mevzuyu detaylı bir şekilde izah ettim. CNN Türk arşivinde bu program muhafaza ediliyordur.

Bu tecrübeli yazarların anlayamadıkları veya anlamak istemedikleri konu şu ki; ASSAM'ın ortaya koyduğu, Avrupa Birliğinin alternatifi bir birlik oluşturmaktır. Bunun adına da ASRİKA dedik. Biz bir Birlikten bahsediyoruz. Bu şahıslar da sanki Türkiye Cumhuriyetinin anayasasını değiştirmek istediğimiz gibi bir algı oluşturuyorlar. Oysa, hiçbir alakası yok, eğer sitemizden yazdıklarımızı doğru dürüst okusalar, meseleyi net olarak anlayacaklar. Yazılanları niye doğru düzgün okumazlar, gerçekten anlayamıyorum.

Ayrıca bu tecrübeli gazeteci, Adnan Paşamın Kübra Par'ın bir sorusuna;  "-Hayır, hiçbir destek almadık" seklinde verdiği cevabını da köşe yazısında belirttiği halde, aklı sıra mantık oyunları ile yalanlamaya çalışması da yılların tecrübesine hiç yakışmamış.

Bakın, ASSAM, İslam Birliği Kongreleri yapıyor, bu kongreler için bütün yerli ve milli STK'ların yaptığı gibi, yerli ve milli kuruluşlardan sponsorluk desteği almaya çalışıyor. Bundan daha doğal ne olabilir? Dernekler, üye aidatları ve bağışlarla yürürler. Bunların neler olduğu ve miktarları ASSAM Derneğinde kayıtlı olup, açık ve şeffaftır. Alnımız açıktır, hiçbir lekemiz yoktur, elhamdülillah. Şunu da iftiharla söyleyebilirim ki, asla fonlanan olmadık ve olmayacağız. Hele ki; yurt dışından, milli menfaatlerimizi baltalamaya çalışanların, Sorosların, morosların fonlarının yanından dahi geçmedik.

Sirmen'in köşe yazısında yazdığı: "Bizde de karanlık bir NATO ve TSK ortak kuruluşu olan Özel Harp Dairesi’nin benzeri, adeta özelleştirilmişi olan bir örgüt olarak 28 Şubat 2012’de kurulmuş olan SADAT’ın, Özel Harp Dairesi’nin geçmişte bulaştığı işler düşünüldüğünde ne kadar tehlikeli olduğu kolayca anlaşılır.

Kurucusu Adnan Tanrıverdi’nin Cumhurbaşkanlığı Savunma Başdanışmanı olarak uzun süre görev yaptığı SADAT’ın, AKP’nin gölge ordusu olup olmadığı sorusu çok gündeme geldi.

Doğrusu AKP’nin SADAT’ı doğrudan değil de dolaylı yoldan kullanmayı yeğlediği görülüyor. TSK’nin AKP’nin ordusu haline getirilme girişimlerinde, SADAT’ın ileri gelenlerinden Gürcan Onat’ın da TSK’ye ya da okullarına giriş mülakatlarında kullanılarak TSK’nin uydulaştırılmasında dolaylı açıdan rol oynadığı biliniyor. Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında da SADAT’ın önde gelen elemanlarının yer aldıklarına tanık oluyoruz."

SADAT hakkında yazılanlara SADAT yetkilileri cevap verirler, o benim dışımdadır.

Ancak şahsım hakkındaki; "TSK’nin AKP’nin ordusu haline getirilme girişimlerinde, SADAT’ın ileri gelenlerinden Gürcan Onat’ın da TSK’ye ya da okullarına giriş mülakatlarında kullanılarak TSK’nin uydulaştırılmasında dolaylı açıdan rol oynadığı biliniyor." tezviratına cevap vermem gerekiyor.

Sayın Ali Sirmen;

1. Gürcan Onat SADAT'ın ileri geleni değildir. (Keşke olsaydım). Sadece kurulurken verdiğim cüzi bir miktar hissem bulunmaktadır. Ne yönetimindeyim, ne de çalışanıyım. (Olmak isterdim, o ayrı konu)

5. Gürcan Onat'ın TSK'ye ya da okullarına giriş mülakatlarında kullanılması konusuna müstakil cevap yazdım, bir zahmet o yazıma müracaat edilsin. Hatta Odatv'de de yayınlanmıştır. (Link-2)

Kısaca özetlersem; Soyu sopu belli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, Hava Harp Okulundan mezun olmuş, başarılı bir kıta hayatından sonra emekli olmuş bir personel subayının, mülakatlara çağırılmasından daha doğal ne olabilir? Siz, Gürcan Onat'ı ne kadar tanıyorsunuz ki yazınızda isim veriyorsunuz? Tanımak istiyorsanız, kapımız açık, buyurun gelin, ya da ben geleyim, oturup bir çay içelim, tanış olalım. Aynı vatanın evlatları birbirimize bilgisizce saldırmayalım.

30 Ocak 2022 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki yazısında Mine G. Kırıkkanat ise "Pusudaki şeriat ordusu, SADAT!" başlığını kullanmış.

Bu başlık bile kendisine dava açmaya yeter aslında. Ancak, bu benim alanıma girmiyor, SADAT yetkilileri ne yapar bilemem.

Kırıkkanat, ASSAM Kongrelerimizin ilk dördü hakkında özet bilgi vermiş, lakin 5'inciyi unutmuş. Şu ana kadar 5 kongre yapıldı. Allah nasip ederse, bu sene sonunda 6'ncısı ve 2023 sonunda da 7'ncisini yapıp, bu işi nihayetlendireceğiz, inşallah. Böylece İslam Birliği Kongrelerimiz tamamlanmış olacak. Bu kongrelerimize kendisini bekleriz, herkese açıktır. Yalan yanlış haberlerden değil, bizzat kendi gözleri ile ve kulakları ile görerek ve duyarak, şahit olmuş olur.

Sirmen gibi Kırıkkanat da aynı golü yemiş. Yani bu kadar yıllık gazetecilik tecrübeniz nereye gitti bilmiyorum?

Kırıkkanat yazısında; "Bu anayasanın 6. maddesine göre, ASRİKA İslam Devletler Birliği’nin resmi dili Arapça, bayrağı kırmızı-yeşil zemin üzerine beyaz ay ve milli devlet sayısı kadar yıldız, başkenti İstanbul/Türkiye olarak belirlendi." yazmış.

Lisede hocalarımız kopyacıları böyle yakalardı, yanlış ifade aynı kişilerde çıkınca kopya çektikleri anlaşılırdı.

Rahmetli Necmettin Erbakan hocamız hatırıma geldi; "sizi gidi kopyacılar sizi..." derdi.

Haydi, size bir iyilik yapayım da, doğrusunu tekrar yazayım.

"MADDE 6- ASRİKA İslâm Devletler Birliğinin resmi dili, Bayrağının rengi ve şekli ile Hükümet Merkezi, ASRİKA İslam Devletler Birliği Temsilciler Meclisi tarafından belirlenir.”

İnsan siteye girip, ortada duran bu ifadeleri bir kontrol etmez mi? Etmez ise böyle gölü yer işte...

Size tavsiyem gençlere fazla güvenmeyin, kendi işinizi kendiniz görün ve bilgilerinizi sürekli güncelleyin.

Kırıkkanat bu yazısında; "Adnan Tanrıverdi, bu üçüncü kongreye ASSAM Yönetim Kurulu Başkanı unvanının yanı sıra Cumhurbaşkanı Askeri Danışmanı sıfatıyla katılıyordu. Tanrıverdi, “Mehdi’nin geleceği gün için hazırlık yapıyoruz” ifadelerini, yine bu kongrede kullandı." ifadelerini yazmış. Mine hanım anlayabilir mi bilemem, ama ben yine de işin aslını yazayım.

İslam Birliği Kongrelerini yaparken, özellikle Türkiye dışındaki, İslam ülkelerinden bir İslam âlimi, Profesör Zindani ile yaptığı ve Müslümanları  teşvik mahiyetinde kullandığı sözleridir, o söylediği. Ne yazık ki; bazı Müslümanlar dünyadaki zulümlerin bitmesini Mehdinin gelişine bağlamış, hiç bir iş yapmadan sadece dua ile günlerini geçirmektedirler. Bu insanlara, gelin biz birlik oluşturalım, zalimler ile mücadele edelim, manasında kullanılmıştır. O kişi mehdiyi beklemekte iken, Adnan paşam bizim işimiz Mehdi beklemek değil, o gelecekse gelir, biz üzerimize düşeni yapalım, anlamında söylemiştir. Lakin her zamanki fonlanmış medya olayı mehdi bekleyen danışman diye çarpıtmıştır. Bizim Mehdi gelmiş, gelmemiş, hazırlık mazırlık böyle bir gündemimiz yoktur. Lakin siz nedense çok sevdiniz bu yaftayı. Sazan gibi atlıyorsunuz nedense?  

Kırıkkanat'ın yazı başlığı: "ŞERİAT KONGRELERİNE KAMU SPONSORLARI" Sponsor konusuna yukarıda cevap vermiştim. Bu gazeteciler nedense aynı tornadan çıkmış gibi yazılar yazıyorlar.

Biz Şeriat Kongreleri yapmadık, İslam Birliği Kongreleri yaptık. AB hayranı olan sizler için bunu anlamak kolay olsa gerek aslında, ama nedense saçmalamayı tercih ediyorsunuz. AB'nin alternatifi olarak, İslam Ülkeleri arasında bir Birlik kurulmasını öneriyoruz, hepsi budur. Anlamak neden zor geliyor, ben de bunu anlayamıyorum.

Kırıkkanat "Cevaplanması gereken sorular: diyerek şu soruları sormuş.

"Türkiye Cumhuriyeti’nde hukuku şeriat, dili Arapça, başkenti İstanbul olacak bir İslam Birliği Federasyonu kurma planları yapmak anayasal suç değil mi?

ASRİKA gibi hukuk dışı bir organizasyona sponsor ve halkın vergileriyle var olan kamu kurumları hakkında bir inceleme yapılmayacak mı?"

Hemen cevaplayalım; Birinci soru zaten bir uydurmadır, cevabı yukarıda verilmiştir. İkinci sorunun cevabı da şu ki; bizim organizasyonumuz hukuk dışı değildir, tamamen hukuka uygundur, kamu kurumlarından sponsorluk yoktur, kayıtlarımız herkese açıktır, istediğiniz zaman buyurun gelin inceleyin. Lakin hukuka uygun olan bu faaliyetlerimiz için hukuka uygun olmayan demek, en hafif tabiriyle iftira ve yalandır.

Kırıkkanat'ın son yumurtası ise "Çoğu TSK’den FETÖ bağlantıları yüzünden atılmış, laik cumhuriyet düşmanı eski/emekli subay ve astsubayların katıldığı bu şeriat ordusu" sözüdür. Sanırım, burada 28 Şubat postmodern darbesi sürecinde YAŞ kararları ile TSK'nden yargısız infaz ile emekli edilen, TSK'nin en disiplinli, en şerefli vatan evlatlarından bahsediyor. 28 Şubatın BÇG çetecileri yargılandı, rütbeleri söküldü, cezaevlerine tıkıldılar, bu dürüst ve haysiyetli vatan evlatlarının da itibarları iade edildi, rütbeleri verildi, lakin uzayda yaşıyor olsa gerek ki; Kırıkkanat hala bu şerefli insanları FETÖ'cü zannediyor. Hâlbuki bu insanlar FETÖ'nün tam anlamıyla düşmanlarıdırlar.

Kırıkkanat, size son söz olarak şunu söylerim ki; Türkiye yeşil örümcek ağı ile sarmalanmıyor, tam tersi kapkara emperyalistlerin ağları ile sarmalanıyor. Lakin yüreği vatan ve millet sevgisi ile atan bu yerli ve milli kadrolar elbette bunlara müsaade etmeyecektir.

İftira, yalan ve çarpıtma mumlarınız yatsıya kadar bile yanmayacaktır, bunu böyle bilesiniz.

Allah doğrunun yardımcısıdır.

Gürcan ONAT, 20.02.2022, 20.00, Fatih.


LİNKLER:    

[[1]]https://www.assamcongress.com/images/Konfederasyon_Anayasasi_Onerisi/20210126_ASSAM_Konfederasyon_Anayasa_Taslagi_TR.pdf

(2) https://odatv4.com/guncel/sadat-kurucusundan-yeni-harp-okulu-mulakati-aciklamasi-yine-cagirsalar-yine-giderim-218787

30 Ocak 2022 Pazar

BİTMEYEN PARANOYA, İRTİCA

İrtica geliyor, irtica yaklaştı, irtica geldi...

Arkadaş, ne bitmez malzeme imiş bu yahu, ne bitmez paranoya imiş.

Gericiler, takunyalılar, örümcek kafalılar, yarasalar, vs., vs....

Ne zaman Anadolu'nun yerli ve milli insanları iktidara yürümeye kalksa, yönetime talip olsa, biraz palazlansa, hemen koronun yaygarası başlıyor: İrtica geliyor...

Okullarında müstahdem olsak ne sakalımız rahatsız ediyor onları, ne başörtümüz. İş yerlerinde, Parti binalarında temizlik görevlisi olsak, lüks sitelerinde kapıcı olsak hakeza...

Ama müdür olmak istediğimizde sakal irtica sembolü, hakim bacımın başörtüsü fecaat, hele bir subayın sakallı olması aman Allah'ım kıyamet alameti.

Neredeyse yüz yıl geçti, hala aynı terane. Yeter yahu, yeter!

Şu irticacının, mürtecinin bir tarifini yapın deriz, yapmazlar. Yapamazlar!

Aslında biz biliyoruz, onlar da çok iyi biliyor ki; irtica dedikleri; "Din"dir. Din derken yanlış anlaşılmasın, sadece din i islamdır. Onlar hiçbir zaman Hristiyanlığı ve Yahudiliği irtica olarak görmediler. Bilakis, Cumhuriyetin kuruluş aşamasında, mecliste Hristiyan dinine geçelim diye öneride bulundular. Camilere kilisedeki gibi sıralar koyalım teklifi de meşhurdur.

Belli aralıklarla, belli zamanlarda bu ruhları kararmış irtica korosu, göl kenarında gecenin karanlığında vıraklayan kurbağalar gibi, hep birlikte gazellerini okurlar.

Adı zikredilmeye değmez, tek sermayesi Müslümanlara saldırmak olan gazeteci kılıklı birisi, yine pespaye gazetesinde yazmış; "TSK irticai güçlerin hedefinde" imiş. Daha önce de, güya Adnan paşam; "Sakallı asker" talebinde bulunmuş imiş. "Sakallı Generallere hazır mısınız?" başlıklı da makale yayınlamışlar. Bu kişilerin amaçları konusunda bir şey söylemek istemiyorum. Uzun uzun tahlil etmeye de layık ve gerek görmüyorum. Zaten bu zihniyet ve maksatları milletimizin malumudur. Zira yeni bir ürün değil, bu sergiledikleri. Dedik ya, nerede ise yüz yıldır aynı terane, aynı nakarat devam edip duruyor.

Basit insanların basit saldırıları hiç önemli değil, lakin küresel emperyalistlerin küresel saldırıları önemli. Basit insanların arkasındaki güçleri ve amaçlarını okumamız, hedeflerini anlamamız gerekiyor. Ülkemizde, bu topraklarda doğup, bu topraklarda büyüyen lakin cismini, zihnini ve ruhunu müstevlilerin fonlarına kaptırmış, kendini gavurun maşası haline getirmiş, fonlanmış insanlarımız ne yazık ki az değil.

Buraya kadar yazdıklarım hep bildiğimiz şeylerdi. Bu yazıyı hazırlamaktaki maksadım, bilinen şeyleri tekrarlamak veya hatırlatmak değil, bu sefil ve rezillere daha ne kadar tahammül edeceğimizi sorgulamak içindir. 

Şahsen, ben irtica, mürteci, gerici, örümcek kafalı, yobaz mobaz gibi lafların geçtiği ortamda evet, ben işte oyum diyorum. Senin irticacı, gerici, örümcek kafalı dediğin kişi benim, yobazın dibiyim ben, diyorum. En katı şeriatçıyım diyorum. Çünkü o da biliyor ki, ben de biliyorum ki; onun irtica dediği aslında İslam dini, gerici dediği de Müslümandır. Halkının yüzde doksanı Müslüman olan bir Ülkede İslam'a açıkça saldıramadığı için, dini tabirlerle oynayamadığı için kendince bulduğu kötü sıfatlarla hakaret etmektedir. Yani o da biliyor ki, ben de biliyorum ki; ben irticacıyım dediğimde ise aslında Müslümanım diyorum. Rahmetli Mehmet Akif ve Necip Fazıl yaşamları süresince bu tiplere en güzel cevapları vermişler. Necip Fazıl'ın; "bize gerici diyenler bu kaltaban katırın cinsinden gelenlerdir." (1) demesi güzel bir misal. Yarış atları bir katıra tur bindirmiş o hadiseyi anlatırken veriyor bu cevabı.

Kainatı, yok iken varlık alemine çıkartan, her şeyin yaratıcısı Allah'ın sistemine irtica, bir damla sudaki milyonlarca spermden birini insan haline getiren Rabbinin emrine itaat etmeye çalışan Müslümana irticacı diyecek kadar çukurlaşmış zihniyete, ancak böyle cevap verilir. Rabbimizin hayvandan daha sapkındırlar diye tanımladığı, çağın milyonlarca yıl gerisinde kalmış bu zihniyete insan muamelesi yapmak insanlığa hakarettir.

·         اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُؕ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكٖيلاًۙ 

·         اَمْ تَحْسَبُ اَنَّ اَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ اَوْ يَعْقِلُونَؕ اِنْ هُمْ اِلَّا كَالْاَنْـعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ سَبٖيلاًࣖ 

 Bayağı arzularını tanrılaştıran kişiyi gördün mü? Şimdi sen, bu adamı da doğru yola getirmekle yükümlü olabilir misin?  Yoksa sen, onların büyük çoğunluğunun gerçekten senin davetine kulak verdiklerini yahut doğru dürüst düşündüklerini mi sanıyorsun? Aksine onlar, başka değil, bir hayvan sürüsü gibidirler, hatta tuttukları yol bakımından daha da sapkındırlar. (Furkan: 43,44)

 

"TSK irticai güçlerin hedefinde" veya "Sakallı generale hazır mısınız?" Başlığını atarken, zihinlerinde dindar ordu olamaz, dindar general olamaz zehiri var ve bu zehiri okuyucunun bilinç altına zerk ediyorlar.

Peki, yazıda sözü edilen irticai güçler kimler? Bu yafta kimler için?

Hiç kafamızı kuma gömmeyelim. Bu vatanın yerli ve milli evlatları, inancını elinden geldiği kadar yaşamaya çalışan Müslümanlar. Yani sen ve beniz!

Yapılan ise yine algı operasyonu!

Şimdi kendimize soralım, "Sakallı general" sözünü duyunca zihnimizde nasıl bir algı oluşuyor?

Hazreti Muhammed (s.a.v) gibi sakallı Peygamberimiz mi, Alparslan gibi Anadolu kapılarını bize açan, cengaver Selçuklu Sultanı mı, Osman bey gibi Osmanlı devlet i aliyesinin kurucusu büyük kumandan mı, Fatih Sultan Mehmet gibi İstanbul'u fetheden, hadis i şerifle müjdelenmiş, Bizansı yok etmiş, orta çağı kapatmış, yeni çağı açmış, dev şahsiyet mi, Kanuni Sultan Süleyman gibi haşmeti tüm dünyayı kaplamış cihan hükümdarı mı, Abdülhamit han gibi siyaset dehası, büyük hakan mı? Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa mı? İstiklal harbimizin kahraman paşaları mı? Binlerce örneklerinden sadece birkaç tanesini sayabildiğim bu dev isimler sakallıyken neden TSK'nde sakallı general olamazmış?

Sakalı bir generale yakıştıramayanlar yukarıda saydığım dev şahsiyetlere tarihimizin şeref levhalarına nasıl yakıştırıyor? Bir de o kahramanları sakalsız hayal edin, bakın ne olacak? Yani algı operasyonlarına kurban gitmeyelim.

Sakal aslında konu etmeye değecek bir hususiyet değil. Sakal üzerinden algı operasyonu yaptıkları için değindim. Generalde aranacak özellikler; akıl, ilim, irfan, feraset, şecaat, cesaret, fedakarlık, dayanıklılık, vatan, millet sevgisi vs. (2) Bunların hiçbirisi malum zihniyette olmadığı için, gerici sıfatını taktığı irticacılar orduya sakal getirecekmiş algısı ile zihinlerimiz ile oynamaya kalkıyorlar. Bir taşla üç kuş vuruyorlar, akıllarınca. Hem sakalı aşağılıyor, hem sakallıyı, hem de kendisinden olmayan bu vatanın fedakar evlatlarını...

Algı operasyonlarına kurban mı gideceğiz?

Yetmez mi, zındıkların din düşmanlıkları?

Takma sıfatlarla milyonlarca Müslüman'ı ezmeye yeltenmeleri yetmez mi?

Artık bunlara dur demenin zamanı gelmedi mi?

Zındıkların o yazılarının altına binlerce kişi tepki cevapları yazsa, bu kadar cesaretli olabilirler mi?

Ben oturdum, bu tepki yazımı yazdım. Elimden geleni yaptım.

Gayret bizden tevfik Allah'tan, Rabbim yar ve yardımcımız olsun.

Yazımızı Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un muhteşem dizeleriyle bitirelim.

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı,hatta boğarım!...
-Boğamazsın ki!
-Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticaın şu sizin lehçede manası bu mu?

Gürcan ONAT, 30.01.2022, 14.00, Fatih.

(1) Üstadın kaltaban katırı anlattığı konferansından bir bukle: https://www.youtube.com/watch?v=Wc3qntirrbY

(2): 211 sayılı İç Hizmet Kanun ve Yönetmeliğinde bir askerin vasıfları sayılmıştır. Cismini, zihnini ve ruhunu satmış fonlu hainlere cevap olması için buraya alıntılanmıştır. İlgilenenler okuyabilir.

İç Hizmet Kanunu Madde 39 – Silahlı Kuvvetlerde askeri eğitim ile beraber ahlak ve maneviyatın yükseltilmesine ve milli duyguların kuvvetlendirilmesine bilhassa itina olunur. Cumhuriyete sadakat, vatanını sevmek, iyi ahlaklı olmak, üste itaat, hizmetin yapılmasında sebat ve gayret, cesaret ve atılganlık, icabında hayatını hiçe saymak, bütün silah arkadaşları ile iyi geçinmek, birbirlerine yardım, intizam severlik, yapılması men edilen şeylerden kaçınmak, sıhhatini korumak, sır saklamak her askerin esas vazifesidir.

İç Hizmet Yönetmeliği Madde 86 - Asker, kendisinden beklenen vazifeleri hakkiyle yapabilmek için yüksek ahlâk ve kuvvetli maneviyata sahip olmalıdır. Her askerde bulunması lâzım gelen ahlakî ve mânevi vasıflar şunlardır :

a. Cumhuriyete, Yurda ve Millete karşı sevgi ve bağlılık, Cumhuriyet, Yurt, Millet; askerin mukaddesatındandır. Bunlara içerden ve dışardan vaki olacak her türlü tecavüzü karşılamak, def etmek ve lüzumunda bu uğurda hayatını fedadan çekinmemek her askerin borcudur.

b. İtaat : Askerliğin temeli mutlak bir itaattir. İtaat, her astın üstünden aldığı emri hiç bir kayıt ve şart düşünmeden ve en ufak bir tereddüt göstermeden canla, başla yapması, kanunlar ve nizamların dediğinden dışarı çıkmaması ve yasak edilen şeyleri yapmaması demektir. Tam ve kalbi bir itaat, üstün telkin edeceği itimat ve muhabbetle elde edilir.

c. Sebat ve mukavemet : Vazife yapılırken karşılaşılacak her türlü zorluk ve yokluklara katlanarak ve asla usanç ve yılgınlık göstermeyerek sessizce ve düzenli olarak vazifeye devam ve hizmeti istenildiği gibi tamamlamaktır.

d. Cesaret ve şecaat : Tehlikeden asla korkmayarak ve icabında ölmekten çekinmeyerek iş görmek ve pek yürekli olmaktır. Korkaklık; bir asker için en büyük ve affedilmeyecek bir kusurdur. Bu ayrıca namus ve onuruna leke getirir, nefsini zarardan ve tehlikeden korumak için vazifeyi bırakarak savuşmak veya ihmal etmek bir asker için en şiddetli cezaları mucip olur.

e. Canını esirgememek : Kendinin ve ailesinin rahat ve selâmetinin; Yurdun kurtuluşuna bağlı olduğunu ve bunun için de icabında ölmekten çekinmemek lâzım geldiğini ve vazifenin büyüğünün de küçüğünün de bir ve her ikisinin de nefsinden üstün olduğunu düşünerek zamanında fedakârlıkla hareket etmektir.

f. Harbe hazırlık : Harb, silâh ve vasıtalarının ne suretle kullanılacaklarını iyice öğrenmek, harbin zor ve sıkı devirlerinde hattâ zayiattan dolayı kumandansız kalındığı zamanlarda bile kati ve doğru bir karar vermeye ve iş görmeğe yetecek kadar nazari, ameli bilgi ve tecrübe sahibi olmak, yorgunluk, uykusuzluk ve icabında açlık gibi harbin tab'i olan yoksuzluklarına uzun müddet dayanmak ve katlanmak için vücudu alıştırmak ve bunların hepsinde kendine güvenmeyi temin edecek yüksek kabiliyeti kazanmak ve her an arttırmağa savaşmaktır.

g. İyi geçinmek : Bütün silâh arkadaşlarının kardeşten ileri olduğunu ve icabında aynı ülkü için bir arada kanlarını dökeceklerini düşünerek birbirlerini yürekten sevmek, birbirlerinin onurlarına saygı göstermek, edep ve terbiyeye uymayan işlerden, şakalardan kaçınmak ve daima mertçe hareket etmektir. Her asker, arkadaşının keder ve sevincine ortak olmalı ve icabında onu öğüt vererek ahlâksızlıktan ve türlü tehlikeden korumalıdır. Kezalik arkadaşını fena yola sürüklemenin, kabahatini örtbas etmeğe çalışmanın silâhlı kuvvetlere sonra insanlığa fenalık etmek demek olduğunu her asker bilmelidir. İyi geçinmek için çok lâzım olan şartlardan biri de daha ziyade çalışanları ve bu yüzden sevilenleri kıskanmamaktır.

h. İyi ahlâk sahibi olmak :Askerin ahlâkı ve yaşayışı kusursuz ve lekesiz olmalıdır. Asker, esrarkeşlikten, sarhoşluktan, yalancılıktan borçtan ve kumardan, dolandırıcılıktan, ahlâksız kimselerle düşüp kalkmaktan, hırsızlıktan, yağmadan, yakıp yıkmaktan ve sair bütün fenalıklardan sakınmalıdır. Bunlar vazifenin yapılmasına mâni olurlar, yaşayışı, sıhhati, azim ve cesareti bozar; namusu, lekeler, manevi şahsiyeti öldürür ve her biri ayrı ayrı cezaları üstüne çeker. Asker bunlar gibi yalnız kabahat ve cinayetlerden değil, aynı zamanda dine hürmetsizlikten, iki yüzlülükten, göz boyamaktan, şahsi arzu ve isteklerin temini peşinde koşmaktan, dalkavukluktan,aklını herkesin yükseğinde görerek kendini beğenmekten, şöhret için iyi sayılmayacak derecede hırs göstermekten, nefsini koruyup çekinmelidir. Her ne kadar beğenilmek, sözle okşanmak, maddi mükâfat görmek onur ve şan kazanmak arzusu her askerin kalbinde yer tutmalı ise de bunları doğruluktan şaşmayan haklı bir çalışma ile elde etmek mertlik ve namus iktizasıdır.

i. Sır saklamak :Asker, her yerde düşmanın casusları bulunacağını ve kendisini dinlemekte olduklarını kabul edip vazife ve hizmete ait hususlarda hiç bir kimseye sır vermemelidir. Ötede beride askerliğe ve kışla ve müessese hayatına ait sözler sarf etmemelidir. Hiç bir husus için hiç bir yerde atıp tutmamalı, her hangi şeyi büyüterek ve ekleyerek yayıp dağıtmaktan sakınmalı hiç bir zaman doğruluktan ayrılmamalıdır.

j. Emel ve fikir birliği : Cumhuriyetin, Milletin korunması uğrunda bir vücut gibi çalışmak Silâhlı Kuvvetlerin en değerli hassasıdır. Ve başlı başına bir kuvvettir. Bu birlik, bir vücut gibi çalışmak lüzumunu umumun fikrinde ve yüreğinde yer etmesinden ve umumin menfaatının şahsi menfaatten daha üstün, aziz olduğunu takdir etmekten doğar. Kıtanın onurlu hatıraları ve şanlı vakaları sebebiyle nam almış olan fedakâr personelin isimleri öğrenilip münasip zamanlarda (Millî ve dinî bayramlarda) onları saygı ile hatırlamak Silâhlı Kuvvetlerde birliği ve kardeşliği kökleştirir. Bunların isimleri ve mümkünse resimleri kumandan tarafından kışlanın münasip mahallerine asılmalı ve her birlik veya kıtanın geçmiş savaşlardaki hizmetini gösterir birer tarihi yazılmalı ve bunu birliğe mensup her asker okuyup öğrenmelidir. Alay (Deniz ve havada benzeri) tarihi içinde birliğin en parlak muharebesi o günün senei devriyesinde bütün mensuplarına anlatılır. Her alayın (Deniz ve Havada benzeri) bir kuruluş günü olur ve o gün kutlanır.

k. Birbirine yardım Silâhlı Kuvvetlerin bir emel (Ülkü) ve aynı vazifede birleşmiş olan fertlerinin birbirlerine yardımları müşterek vazifenin en iyi surette yapılmasını temin edeceği gibi arkadaşlığı ve bağlılığı da kuvvetlendirir. Asker arasında yardım, vazife içinde ve dışında olacağı gibi asker, halk arasında da elinden gelen yardımı yapmalı, daima iyiliği sevmeli ve yapmalıdır.

l. Tavır ve hareket : Bir askerin değerini arttıracak, kendisini tanıttıracak ve sevdirecek en yüksek vasıfları terbiyeli, vekarlı, ciddi ve itaatlı olmasıdır. Askerin duruşu mertçe, hareketleri akla uygun ve dürüst, dili ve sözü özüne uygun ve serbest olmalıdır.

m. İntizam severlik : İntizam vazifesinin noksansız yapılmasını temin eden ilk vasıtadır. Asker, vazifesini, muntazam işler bir saat gibi dakikası dakikasına yapmağı adet etmiş bulunmalı, hususi işlerinde de daima muntazam ve tertipli olmalıdır.

n. Başka milletten askerle bir arada bulunduğu zaman onlarla iyi geçinmek ve yüksek değerini onlara da tanıtacak bir silâh arkadaşlığı yapmak her Türk askerinin vazifesidir

10 Ocak 2022 Pazartesi

İÇİMDE KALAN UKDE

Bir gün ev telefonum çaldı, açtım, Personel Şube Müdürlüğünden bir Astsubay, beni Üsse davet etti. Üs Komutanı bizimle görüşmek istemiş.

1999 yılının ocak ayı idi, emeklilik dilekçemi vermiş, yıllık iznimi almış, evimde emeklilik onayının gelmesini bekliyordum. Ancak, Üs Komutanının daveti üzerine yıllık iznime ara verip, 15’nci Füze Üs Komutanlığına tekrar döndüm. Benim gibi emeklilik dilekçesi veren, diğer bütün subay ve astsubayları da davet etmişlerdi.

Alemdağ'da Üs Komutanının odasında, o gün iki Binbaşı ve sayısını şu an hatırlayamadığım kadar Astsubay, ilk defa koltuklara oturmuş ve merakla ne söylenileceğini bekliyorduk. 

Tuğgeneral Hikmet Yavaş kısa bir girişi müteakiben, lafı çok uzatmadan, bizim emeklilik dilekçelerimizi geri almamızı istedi. Dilekçelerimiz Hava Kuvvetlerine çoktan varmıştı ve işlem yapılmaya başlanmıştı. Lakin Komutanımız Üssün bize ihtiyacı olduğunu dile getirerek, emekli olmaktan vazgeçmemizi istiyor ve bu konuda ısrar ediyordu. Üstelik, hemen bu kararı vermemizi bekleyip, Hava Kuvvetleri Komutanlığı Personel Başkanlığına telefon açarak, dilekçelerimizi iptal ettirmeyi teklif ediyordu.

Diğer Binbaşı Adnan M. benden bir devre öndeydi. Füzeci olduğu için Teğmenliğinden beri İstanbul'da Üssün değişik birimlerinde çalışmış, Üs Komutanının da çok yakından tanıdığı bir subaydı. O emeklilik kararından vazgeçmedi.

Ben ise, Üsse daha üç sene önce tayin olmuş, karargâha yeni katılmış ve Personel sınıfında olduğum için de Füzeciler tarafından tanınmayan bir subaydım. Üssün Personel Şube Müdürü olarak görev yaptığım bu süre zarfında, çalışmalarımdan memnun kalmış olacaklar ki, gitmemi istemiyorlardı.

Ben de Adnan M. gibi teklifi kabul etmedim ve emeklilik isteğimden vazgeçmedim.

O gün Üsse çağrılanlardan hiç kimse teklifi kabul etmedi. Komutanımıza teşekkür ettik ve sivil hayata doğru yolumuza devam ettik.

Orada Üs Komutanımız Tuğgeneral Hikmet Yavaş'a söyleyemediğim ve içimde ukde olarak kalan sözlerim vardı. Şimdi zamanının geldiğini düşünerek, söyleyemediklerimi yazmak istiyorum.

"Komutanım, siz bilmiyorsunuz ama ben gizli gizli namaz kılıyorum. Hava Harp Okulu son sınıfında iken, 1980 yılında başlamış olduğum bu namazımı hiç aksatmadım ve saklamadım. Çünkü namaz saklanılacak, utanılacak bir ibadet değildir. Ancak bu üsse katıldığım günden beri namazımı gizli gizli, Kozmik Büroda kılıyorum. Ayrıca benim eşim tesettürlü idi, lakin ben geçen sene damgalanmamak için eşimden resmen boşandım ve lojmandan çıkıp, dışarıda kiraladığım bir eve yerleştim. Beni çağırıyorsunuz, fakat bu halimle kabul edebilecek misiniz? 28 Şubat post modern darbesi bütün şiddeti ile devam ediyor, binlerce subay, astsubay irticacı yaftası yapıştırılarak, YAŞ Kararları ile sorgusuz, sualsiz atıldılar. Siz de Üs çapında ekipler kurdunuz, namaz kılanları ve hanımları örtülü olanları takibe aldınız. Beni henüz tespit edemediniz, peki ben emekliliğimden vazgeçersem, siz de beni tespit ederseniz, o zaman da kal, gitme diyebilecek misiniz? Yoksa alelacele dosyamı tanzim edip, YAŞ kararları ile atılmak üzere işlem mi başlatacaksınız?"

Evet, o gün Üs Komutanımızın gözlerinin içine bakıp, bu sözleri söylemek isterdim. Lakin ailevi ve askeri terbiyem, örf ve geleneklerimiz benden 15, 20 yaş büyük bir insana ve Komutanıma bunları söylemekten beni menetti.

O yıllarda biz, bu şekilde, TSK'ne lazımken ve en verimli olabileceğimiz yaş ve rütbedeyken emekli olmak zorunda kaldık. Üstelik ne biz ayrılmak istiyorduk ne de komutanlarımız ve çalışma arkadaşlarımız bizden ayrılmak istiyordu. Zorunlu emeklilik diyebilirsiniz.

Rabbime binlerce şükür olsun ki, biz damgalanmadan emekli olabildik. Oysa, binlerce arkadaşım ise olamadı. Onlar yalan yanlış, düzmece rapor ve iftiralar ile güya disiplinsizlik adı altında, YAŞ kararları ile re'sen emekli edildiler. Çok büyük acılar çektiler, aile faciaları yaşadılar, toplumdan tecrit edildiler. Alınlarında kocaman YAŞ damgası taşıdılar. Hiçbir kamu kurumlarına alınmadıkları gibi, birçok şirket patronları da vebalı gibi bu insanları yanlarına yaklaştırmadı. Çoluk çocuklarının iaşesi için pazarda limon da satamadılar ama gizli gizli çöp bidonlarını karıştıranlar oldu.

Şerefli TSK mensuplarının, en şerefli evlatlarına bu zulmü layık görenler, TSK içerisinde yuvalanmış, şerefsiz BÇG çetecileriydi. Allah'a binlerce şükür ki bu rezil mahluklar yıllar sonra yargılanıp, hak ettikleri cezaları aldılar. Rütbeleri söküldü, ceza evlerine tıkıldılar. Benim onurlu ve şerefli kardeşlerimin bir kısmı da iadeyi itibar ve emsal rütbelerine kavuştular, elhamdülillah.

Yazımın başlarında “damgalanmak” kelimesini özellikle kullandım. Bazı dostlarımız bu bir şereftir, manevi mühürdür diye düşünebilir. Evet, gerçekten ahiret noktayı nazarından bakıldığında, öyle olduğunda hiç şüphe yoktur. Lakin biz adalet mücadelesi yürüten insanlar olarak, dünyada yaşarken de haksızlıkların giderilmesi ve hataların düzeltilmesi gerektiğine inanmaktayız. Eğer, o haince sürülen damganın tam olarak kaldırılması gerektiğine inanıyorsanız, o zaman Ergenekon yargılamalarında olduğu gibi, bu insanları TSK kadrolarına tekrar almanız gerekiyordu. İşte gerçek adalet buydu. Üstelik re’sen emekli edilenler sadece YAŞ kararları ile olmadı. 28 Şubat’ın BÇG çetecilerinin uyguladıkları Üçlü Kararname diye bir yol daha vardı. Emekliliğe zorlanmak suretiyle, çaresiz bir şekilde emeklilik dilekçesi verenler de vardı. Bunlar için hiçbir şey yapılamadı. Bu arkadaşlarım hala mağduriyetlerinin giderilmesini ümitle beklemektedirler.

Şahsen ben yıllar sonra, 15 Temmuz hain FETÖ kalkışmasını takip eden süreçte, tekrar MSB’lığına davet edilip, mülakatlarda vazife yapma, çok sevdiğim kışlalarda, yine vatanıma, milletime hizmet etme fırsatı bulabildim. Üs Komutanımızın davetine icabet edemediğim o günden yıllar sonra Bakanlığın davetine icabet edebildim. Neredeyse 20 yıl sonra, Peygamber ocağı kışlalarımızın ciğerlerimde eksik kalan havasını tekrar teneffüs ederek tamamlayabildim. Elhamdülillah.

Ne acıdır ki, bu mülakatlarda dahi, en çok lazım olan böyle zamanda bile, yıllar önce haksızlığa uğratılmış ve güya damgaları silinmiş olan arkadaşlarım, ne yazık ki göreve çağrılmadılar.

O yıllarda binlerce arkadaşım niye TSK’nde istenmedi?

TSK içerisinde yuvalanmış olan BÇG çetecilerinin ve FETÖ hainlerinin amaçları neydi?

Biz ASDER olarak, bütün bunları detaylı şekilde anlatan bir kitap çıkartmak için çalışma başlattık. 1980'lerden 2000'li yıllara kadar TSK içerisinde yaşanmış olan, sizleri hayretten hayrete sürükleyecek hayat hikayelerini bizzat yaşayanların ağızlarından, ya da kalemlerinden derleyip, nereden nereye, nasıl geldiğimizi sergilemek istiyoruz.

Artık her şey açıkça konuşulmalı ve yazılmalı, tarihimizin hiçbir devresi karanlık kalmamalı. Geleceğimiz ancak doğru tarihi bilgi üzerine, doğru olarak bina edilebilir.

Unutulmamalı ki, adalet cesaret ister.

Allah Teala milletimize bir daha o günleri yaşatmasın diyorsak, hakikati bütün gücümüzle haykıracağız. Başka çaresi yoktur.

Allah Teala yar ve yardımcımız olsun. (Âmin), 10.01.2022, 16.50, Fatih

Gürcan ONAT, Emekli Hava Personel Binbaşı (1981-159) 

2 Ocak 2022 Pazar

SEN DE Mİ TAKUNYALIYDIN?

Bir kandil gecesiydi, annemden öğrenmiş olduğum gibi 2 rekat namaz kıldım, dua ettim. Seccadeyi toplayıp ayağa kalkarken A. T. beni gördü ve hiç unutamadığım o sözü söyledi; "sen de mi takunyalıydın?".

Yıl 1978. Hava Harp Okulu 1'nci sınıftayız.

Arkadaşlarımızla yeni yeni tanışıyoruz. Sınıf arkadaşım A. T. namazıma bu şekilde tepki gösterirken aslında bilinç altındaki düşüncelerini açığa çıkarmıştı. Çünkü 4-5 aylık bir geçmişimiz vardı ve fakat sürekli geceli gündüzlü, yatılı okulun aynı ortamında bulunmaktan dolayı epeyce aşinalığımız olmuştu. O namaz görüntüsüne kadar, kendisi ile samimi muhabbetlerimiz olmuştu. O İzmirli, ben Sakaryalıydım. O ana kadar kendi yaşantısından farklı bir tavır, hal ve hareket de bende görmüş değildi. Hiçbir dini ve siyasi sohbete girmiş değildik. O yıllar 12 Eylül öncesinin sıkıntılı yılları olduğu için zaten bir çoğumuz üniversitelerin buhranlı ve anarşik ortamlarından kaçıp, Harp Okulunun daha güvenli görüntüsüne sığınmıştık. Özellikle 1'nci sınıf herkesin birbirini tanıma ve tartma zamanları olduğu için, siyasi ve dini mevzular pek gündemimizde yer almamıştı.

İşin ilginç yanı, ben o yıllarda yeterli dini bilgilere sahip bir kişi de değildim. Namaz kılmıyordum. Ehli dünya arkadaşlarımız ne yapıyorlarsa, uydum kalabalığa misali ben de aynı şeyleri yapıyordum. Yaşımız itibarıyla da genellikle; eğlence, gezme ve kızlar ile arkadaşlıklar gibi nefsani konular konuşuluyordu.

Geleneksel olarak bizim evimizde, annem kandil geceleri namazdan sonra yasin i şerif okurdu, bize de tavsiye ederdi. Ben de o gece yasin okuyamadım, bari dua edeyim, dedim. Namaz kılan bir arkadaşımız vardı, ondan seccadesini aldım, 2 rekat namaz kıldım, sonra da dua ettim, hepsi bu. Bu hareket benim takunyalı olmama yetti.

Ya arkadaş, daha düne kadar, aylardır seninle her türlü rezil ve sefil sohbetleri yapmışız, zaten senin gibi yaşayan bir insanım, nasıl birden takunyaya bağladın işi, doğrusu anlamak mümkün değil.

Benim yaşımda olanlar hatırlar, 12 Eylül öncesinde Erbakan, karikatürlerde hep takkeli ve takunyalı olarak resmedilirdi. Çok etkili bir beyin yıkama çalışması. Yani namaz kılanlar takunyalı olurlar. Kafalarında da yeşil takke...

Dindar insanlar için bu itibar suikastlığı ta 2. Abdülhamit devrine kadar gider. Batı sürekli bu şekilde karalama ve itibarsızlaştırma eylemleri yapmıştır. Batının yerli işbirlikçi ve uşakları bu misyonu kesintisiz bir şekilde sürdürmüşlerdir.

Doksanlı yılların başlarında, Kütahya'da Hava Er Eğitim Tugay Komutanlığında görevli iken de buna benzer bir hadise yaşadım. O zaman Turgut Özal Cumhurbaşkanıydı. Ben de Yüzbaşı rütbesindeydim.

Tugay Nöbetçi Amiri olduğum bir akşam,  Destek Grup Nöbetçi Subayı olan bir Asteğmen, Nöbetçi Amirliği binasından çıkıp, birlikte Tugay içerisine doğru yürürken; "Komutanım size bir şey söylemek istiyorum" dedi. Oldukça mütereddit ve duyduklarını nasıl ifade edebileceğini tam bilemez bir haldeydi.

"Söyle" dedim.

"Sizin için takunyalı diyorlar" dedi.

Güldüm. Benden bu tepkiyi beklememiş olacak ki, şaşırdı.

İmanlı bir vatan evladı imiş ki, gıyabımızda konuşulanlar kendisini rahatsız etmiş ve bana duyurma ihtiyacı hissetmiş. Kendisini ne tanırdım, ne ismini bilirdim.

Şaşkınlığını gidermek için gülmemin sebebini kendisine, orada detaylı bir şekilde izah ettim.

Yetmişli yıllardan beri namaz kılanlar hep takunyalıydı.

Bize takunyalı diye sıfat takanlar, bizim takunya giymediğimizi bilmiyorlar mıydı?

Biliyorlardı. O halde olay nedir?

Abdest alıyorsan takunya giymen gerekiyor, demek ki.

Abdest eşittir takunya yani.

Halbuki abdest sağlıktır. Günde beş sefer elini yüzünü kollarını ayaklarını yıkamaktır. Bundan daha güzel temizlik olabilir mi? Namaz kılanları takunyalı diye aşağılamaya çalışanlar tuvaletten çıktıklarında ellerini dahi yıkamazlar (Çok şahit olmuşumdur). Leş gibi koktuklarını bilmezler. Küfrün karanlığı kalplerini tamamen kuşatmış, ne kadar sefil ve rezil olduklarının farkında dahi değiller.

İşte bu insanlar, ta Osmanlının son dönemlerinden beri hep dine, imana, dindar ve mütedeyyin insanlara savaş açtılar, sürekli alaya almakla itibarsızlaştırmaya çalıştılar. Fransa'ya bilim ve teknoloji eğitimi için gönderilen, ancak onların kültür ve terbiyesini benimseyen Jön Türkler ile başlayan bu akım ne yazık ki bir türlü sonlandırılamamış, halen de devam etmektedir.

Hatırlamıyor musunuz, eski Yeşilçam filmlerinde hocalar, imamlar nasıl kaba saba, çirkin, alavere dalavere peşinde koşan insanlar olarak işlendiler. Bu bir projeydi. Çünkü Türkiye aydınları (!) yönünü batıya dönmüş, dini terk etmiş, çağdaş ve laik bir ülke yaratma derdine düşmüştü. Ancak halk bunun farkında değildi. Halk örfüne, adetlerine, geleneklerine ve dinine sahip çıkmaya çalışıyordu. Bu nedenle halkı eğitmek (!) gerekiyordu. Halkı yoldan çıkartmak için her enstrümanı kullandılar, her yolu denediler. Yapmadıkları rezillik, söylemedikleri yalan, atmadıkları iftira kalmadı. Zulümleri arşı alaya yükseldi. Binlerce alim asıldı. Kur'an bulundurmak ve okumak yasaklandı. Ezan Türkçeye çevrildi. Bazı Camiler ahır ve depo yapıldı. Yahudi şapkasını giymek mecbur edildi. Giymeyenler idam edildi. vs, vs, vs.

Bütün bu operasyonlardan sonra da elbette yeni yetişen nesil namaz kılan bir insan görünce, ona takunyalı demekten imtina etmedi. Sadece takunyalı mı? Gerici, yobaz, örümcek kafalı, çağ dışı, vs. İşte bunlar hep bizim, yani namaz kılanların sıfatları oldu.

Harp Okulunun son sınıfında Rabbim bana hidayet nasip edince, hiç tereddütsüz ve pervasız bir şekilde beş vakit namazımı eda etmeye başladım. Yaşım 21 olmuştu, zaten buluğ çağına erdiğim günden o tarihe kadar epey vaktimi zayi etmiş olduğum için, artık sadece önüme bakmaya ve geçmiş namazlarımı nasıl kaza etmem gerektiğine odaklandım.

Hidayet öyle bir nur ki, ancak Rabbimin lütuf ettiği kimseler o engin ruh halinden nasiplenebilir.

Bırakın sizi aşağılamaya, hor görmeye çalışanların söz ve mimiklerini, dünyanın bütün insanlarının hakaret ve saldırıları toplanıp, ateşten gülle haline gelse, sizi yerin bin kat altına gömmeye kalksalar zerre tınmayıp, daha fazla nasıl ibadet edebilirim, kazalarımı nasıl tamamlarım düşüncesinden başka bir dert ve tasayı kendinizde bulamazsınız. Hiçbir beşer sizi Allah Teala'yı razı edebilme gayret ve çabasından alıkoyamaz.

Vakit girince her imkan ve şartta namazımızı eda etme derdine düşüyorduk. Yatakhane, dershane, koridorlar, bahçe, çimenler, sıra üstleri, masa tepeleri Harp Okulunda bize seccade oluyordu.

Hafta sonları Kadıköy ve Modadaki pastane ve çay bahçelerinde kız arkadaşlarıyla buluşma planları yapan Gürcan artık her fırsatta, önüne gelen mescit ve camilerde, özellikle de Karaköy'deki Yeraltı camisinde, üç sahabenin makamının yanında eksiklerini tamamlamak için saatlerce kaza namazları kılıyordu.

Huzur ve mutluluk buydu.

Gürcan ONAT, 02.01.2022, 18.30, Fatih.

4 Aralık 2021 Cumartesi

ASDER'e DÖNÜŞ


27 Kasım 2021 Cumartesi günü ASDER'in 9. Genel Kurulu yapıldı, yeni yönetim seçildi. Dört beş yıllık aradan sonra ben de tekrar yönetimde yerimi almış oldum. Bu sefer Genel Sekreterlik de omuzlarıma yüklendi.

2000 yılında, 28 Şubat'ın fırtınalı günlerinde, BÇG çetesi astığı astık, kestiği kestik zulüm rüzgarlarını tüm şiddeti ile estirirken, TSK'lerinden disiplinsizlik (!) nedeniyle YAŞ kararlarıyla re'sen emekli edilen irticacı (!) kardeşlerimle kurmuştuk, Adaleti Savunanlar Derneğini.

Ben de 40 yaşımda, Binbaşı rütbesiyle, tam TSK'lerine en güzel hizmeti edebileceğim yaş ve tecrübede iken, Batı Çalışma Grubu çetesinin amansızca savurduğu kör kılıcına başımı kaptırmamak için, kendi isteğim ile emekli olmuştum.

Az değil, 21 yıl geçmiş, bugün 9. Genel Kurulumuzu yaptık.

Derneği kurarken bugünleri hayal dahi edemiyorduk. Rabbim ne büyük lütuflarda bulunmuş, elhamdülillah.

O yıllarda arkadaşlarımızın tek isteği yargılanmaktı. Çünkü yargılanma hakkından dahi mahrum bırakılmışlardı. Yargılanmadan yalan, yanlış bilgi ve iftiralar ile sorgusuz, sualsiz kapı dışına bırakılıvermişlerdi. Oysa en temel insan hakkı değil miydi, yargılanmak? Demokrasinin olmaz ise olmazı değil miydi, yargılanmak?

Disiplinsizlik ile suçlanan bu arkadaşlarım, kışlaların en disiplinli, en güvenilir, en çalışkan personeliydi, halbuki. Bu durumu, bu arkadaşlarımı ihraç eden BÇG çetesi de çok iyi bildiği halde, minareye kılıf olsun diye, bu yalanı bulmuşlardı. O yıllarda dernekte ilk yaptığımız işlerden biri "Ben Disiplinsiz Değilim" kitabını hazırlamak olmuştu. Genelkurmay Başkanlığı da bir Asteğmen gönderip dernekten bu kitabı satın aldırmıştı. Laf aramızda muvazzaf personel bulamamış da yedek subay göndermiş (Yorumu size bırakıyorum). Bir arkadaşımız da "Yargılanmak İstiyorum" kitabını yazıp, yayınlamıştı. Her türlü imkandan mahrum, evinin maişetini bile temin edemeyen harabe gönüller, yıkık dökük viranelerden yeni meskenler kurmaya çalışıyorlardı. Çok acı günlerdi. Üstelik sadece TSK'nde değil, her yerde yaşanıyordu zulümler. BÇG çetesi kabus gibi çökmüştü Müslümanların üzerine. Kızlarımız Üniversite ve imam-hatip kapılarında başörtülerini muhafaza edememenin ızdırabını yaşarken, devletin tüm kurumlarında dindar insan avı sürek avı gibi sürdürülüyordu. TBMM dahi bir başörtülü milletvekiline sahip çıkamamış, din ve vicdan hürriyeti BÇG emrine girmiş militanların saldırıları karşısında can çekişiyordu.

Biz bu şartlar altında ASDER'i kurmuş ve beş on aslan yürekli dernekle birlikte eylem ve etkinliklerimize devam ediyorduk.

Marmara İlahiyat Fakültesi öğrencilerine yaptığımız destek ziyaretini müteakiben Dernek Başkanımıza ve Yönetim Kurulu üyelerimize soruşturmalar açılıyor, faaliyetlerimiz engellenmeye çalışılıyordu.

Yılmadık, sinmedik, korkmadık.

İstanbul Belediye Başkanlığından hukuksuz bir şekilde alaşağı edilen Tayyip beyi cezaevinde ziyaret ettik.

Fiili darbe söylentilerinin yayıldığı o yıllarda, darbeye karşı durma planımızı yaparak, BÇG çetesine sıkıysa kışlalarınızdan çıkın mesajını gönderdik.

İnançları nedeniyle TSK içerisinden, muvazzaf görevlerinden uzaklaştırılan vatan evlatları milletin içinde teşkilatlanarak, milletin evlatları olarak BÇG çetesinin karşısına dev bir sur gibi dikilmişti.

Öyle böyle yıllar geçti, 28 Şubat'ın o ihtişamlı BÇG çetesi yakayı ele verdi. Darbeciler yargılandılar, hak ettikleri cezaları aldılar, rütbeler söküldü. BÇG çetesinin yalan ve iftiraları ile yargılanmadan üniformalarından mahrum edilen vatan evlatları ise dua, sabır ve mücadelelerinin karşılığını alarak, iadeyi itibarlarına kavuştular. Üniformaları verilmese de bir çok haklarına kavuştular. Kaybettikleri kimliklerini aldılar.

O gün içte din ve demokrasi düşmanları ile mücadele eden milletimiz bugün dış tehdit ile çevrelenmiş bir vaziyettedir. Dışarıdan düşmanlar, içeriden kişiliğini ve ruhunu satmış hainler topyekun saldırılarına devam etmektedir. Çok büyük umut bağladıkları FETÖ kalkışması da hüsran ile neticelenince, bildikleri tüm kepazeliklerini ve ekonomik darbe planlarını yürürlüğe sokan bu düveli muazzamaya karşı yine milletçe mücadele etmenin bilinciyle ASDER üzerine düşeni yapmaya devam edecektir.

Bir taraftan da eksik kalmış olan hakların alınması için çalışmalar yürütecektir. Orgeneral rütbeleri sökülerek er seviyesine indirilmiş olan Çevik Bir ve Çetin Doğan ile avanelerinin  yaptıkları hasarın henüz yarısı bile onarılmamıştır.  Emekliliğe zorlananlar haklarını almamıştır, üçlü kararname ile atılanlar haklarını almamıştır, askeri okullardan atılanlar haklarını almamıştır, uzman erbaş iken atılanlar haklarını almamıştır, 6191 sayılı kanundan istifade eden YAŞ'zedelerin dahi bazı hakları eksik kalmıştır.

ASDER bir taraftan üyelerinin hak mücadelesini hukuki yollarla sürdürürken, 28 Şubat yıllarında olduğu gibi, ülkenin selameti için üzerine düşen her türlü vazifeyi kuşanmaktan geri durmayacaktır.

28 Şubat yıllarından itibaren yazdığımız, söylediğimiz daha güçlü orduya sahip olmak için yapılması gerekenler, 15 Temmuz hain FETÖ kalkışmasından sonra nasıl yerine getirilmek suretiyle, uluslararası arenada harikalar sergileyen, özüne dönmüş ordumuz, bundan sonra darbeci zihniyetten tamamen kurtulmuş olarak, daha da şahlanacaktır. Dışta Siyonistlerin de en büyük korkusu ve kabusu olacaktır. Bu topraklarda düşmüş olan ittihadı İslam sancağı yine bu topraklarda göklere yükselecektir. AB'nin panzehiri olan Türk-İslam Birliği bu topraklarda mayalanacaktır.

ASDER, Adaleti Savunan bir dernek olarak mer'i mevzuat çerçevesinde vazifesini en güzel şekilde yapabilmenin gayreti içerisinde olacaktır. Biz şunu çok iyi biliyoruz ki; Adalet cesaret ister. O cesaret de bizde vardır, elhamdülillah.

Yapılacak iş çok, Allah yar ve yardımcımız olsun.

Gürcan ONAT, 04.12.2021, Fatih. 

27 Ağustos 2021 Cuma

28 ŞUBAT DARBECİLERİNİN AFFI MI, ASLA!

28 Şubat’ın post modern darbecileri bağımsız mahkemelerce yargılanarak, Türk Milleti adına suçlu bulundu ve tüm hukuki prosedür tamamlanarak, cezaları infaz edilmek üzere hapishanelere tıkıldılar.

Ne yazık ki medyada tuzu kuru bazı kimseler ve marjinal bazı vekiller tarafından bu kişilerin ilerleyen yaşları ve sağlık durumları bahane edilerek, Cumhurbaşkanımız tarafından af edilmeleri çağrısında bulunuldu. Bazı darbe sevicileri ve işbirlikçileri tarafından da 28 Şubat darbecilerinin zulümlerini, devlete, ekonomiye ve millete verdikleri zararları basite indirecek, hafifleştirecek yeni algı operasyonları alelacele vizyona sürüldü.

Milletin vicdanındaki tescilden sonra, bir de Yerel Mahkeme, İstinaf Mahkemesi ve Yargıtay Ceza Dairesindeki bu kadar hâkimin inceleme ve kontrolünden geçen, verilen hükmün adil ve hukuka uygun olduğu tespit edilen, böylece suçları bağımsız Türk Mahkemeleri ile de tescil edilen bir yargılama için, 25 yıl sonra, bugün yeni algı operasyonlarının etkisinde kalarak, darbecilerin af edilmeleri için çabalamak, merhamet değil, bilakis vicdanları perişan etmektir.

Suçluların cezalandırılmaları; ülkede zulümlerin önlenmesi, mağduriyetlerin giderilmesi, adaletin tesis edilmesi için hukukun en hayati öneme haiz kuralıdır. Bu kural bir ülkenin birliği ve dirliği için olmaz ise olmazıdır. Suçluların cezalandırılmaları mağdurların yüreklerindeki yangını bir nebze soğuttuğu gibi, bir daha bu tür yangınların olmaması için de icap eden en önemli tedbirlerdendir. Her ne kadar darbeci hain ve zalimlerin şahıslara, ekonomiye, devlete verdikleri zararı yeterince gidermese de hiç olmaz ise küçük bir teselli olmaktadır.

Ne yazık ki; Ülkemiz 1960 yılından beri darbeciler cenneti olmuştur. Kendilerini rejimin koruyucuları ilan eden malum kişiler, sürekli halkın ve halkın seçtiği yöneticiler üzerinde karabasan gibi baskı kurarak, hakimiyetlerini sürdürmüşlerdir. Ülkemizde devletimizin en büyük sorunu darbeler ve darbecilerdir. Darbelerin son ve en rezili olan 15 Temmuz kalkışmasında ise milletimiz hep beraber, birlik olarak darbeci hainlere unutamayacakları dersi vererek, bir daha asla açılmamak üzere bu defteri kapatmıştır. Eğer şimdi, 28 Şubat BÇG çetecilerinin suçları affedilir ise yine birilerinin bitleri kanlanmaya başlayacaktır. Fakat cezalar aksatılmadan infaz edilir ise bir daha hiç kimse, hiçbir zaman darbe teşebbüsünde bulunmaya cesaret edemeyecektir.

Kaldı ki; 28 Şubat post modern darbecilerinin cezaları, mazlum ve mağdurları yeterince tatmin etmiş de değildir. O yıllarda vefat edenler, o çekilen acılar, ıstıraplar geri gelmeyecektir. O zalim süreçte oluşturulan hak kayıpları da yeterince telafi edilememiştir. Toplumun her kesiminden, 7’den 70’e her inançlı vatandaşımız bu zulümden payını, nasibi miktarınca almıştır.

Ait olduğum kurum itibarıyla, bizzat yaşadıklarım ve şahit olduklarımı dillendirecek olursam; TSK’lerinde yapılan zulümlerin, rezilliklerin büyük kısmı temizlenememiştir. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın büyük katkıları ile 6191 sayılı kanun çıkartılabilmiş, YAŞ kararları ile TSK’dan re’sen emekli edilen subay ve astsubaylar iadeyi itibarlarını ve bir miktar haklarını geri almış, lakin tazminatlarını alamamışlardır. Halbuki Ergenekon mağdurları çatır çatır tazminatlarını almışlardır. Zulüm kıyaslaması yapılırsa; Ergenekon mağdurlarının yaşadıkları BÇG mağdurlarının yaşadıklarının yanında çerez bile sayılmaz.

Hele üçlü kararname mağdurları, hala büyük bir umut ile mağduriyetlerinin giderilmesini beklemektedirler. 28 Şubat’ın o dehşetli, baskıcı, zulüm yıllarında emekliliğe zorlanarak, TSK’dan ayrılanlar da hala haklarının verilmesini beklemektedirler.

Sadece tek kurumda bu kadar mağdur varken, diğer bütün kurumları, öğrencileri ve halkı hep birlikte değerlendirdiğimiz zaman, verilen cezanın Himalaya sıra dağlarının yanında Konya'nın Alaattin tepesi kadar kaldığı anlaşılır. Tek amacı vatanına, milletine hizmet etmek olan, memleket sevdalısı rahmetli Prof. Dr. Necmettin Erbakan'a Başbakanlığı süresince yapılanlar hala gözlerimizin önündedir. Aşağılık darbeciler alavare dalavere ile başarılı bir hükumeti yıkmadılar mı? Sonrasında memleketi perişan hale getirip, uçan kuşa borçlandırmadılar mı?

Bu kadar mağdur ve mazlumun hakları orta iken eğer rezil, aşağılık, vatan ve millet düşmanı BÇG çetecilerini sadece yaşları ilerlemiş diye affetme oyununa kapılırsanız, bu; zulüm üstüne zulüm olur, kapanmamış yaranın üstüne tuz basmış olursunuz.

Göklerin, yerin ve tüm canlıların yaratıcısı, sahibi, Rabbi ve müdebbiri olan Allah Teala dahi kul hakkını affetmeyip, zalimi helallik için mazlum kuluna gönderiyorsa, hiç kimsenin kul hakkını affetmeye salahiyeti ve yetkisi olmasa gerek.     

Henüz yeni yeni yerleşmeye başlayan milli birlik ve beraberliğimizin sağlıklı bir şekilde yürütülmesi temin edilmek isteniyorsa düşünce ve fikir özgürlüğünü, din ve vicdan hürriyetini engellemeye çalışan alçak darbecilere ve darbe severlere asla taviz verilmemelidir.

Hiç kimsenin kendisini milletten üstün tutmasına asla müsaade edilmemelidir.

Unutulmamalıdır ki; Adalet cesaret ister. Cesaret ise infaz ile tezahür eder.

Binaenaleyh darbeciler cezalarını çekmeli, hakları verilmemiş olan diğer tüm mağdurların hakları da en kısa zamanda verilmelidir.

Hakkın hatırı alidir, hiçbir hatıra feda edilemez.

                                                                                    Gürcan ONAT, 27 Ağustos 2021 19.00, Fatih.

CEHENNEM

Sosyal Medya için, sokak röportajı yapan delikanlı, elindeki mikrofonu caddede yürüyen gençlere yöneltip, “öldükten sonra ne olacak?” Diye s...