2 Ocak 2022 Pazar

SEN DE Mİ TAKUNYALIYDIN?

Bir kandil gecesiydi, annemden öğrenmiş olduğum gibi 2 rekat namaz kıldım, dua ettim. Seccadeyi toplayıp ayağa kalkarken A. T. beni gördü ve hiç unutamadığım o sözü söyledi; "sen de mi takunyalıydın?".

Yıl 1978. Hava Harp Okulu 1'nci sınıftayız.

Arkadaşlarımızla yeni yeni tanışıyoruz. Sınıf arkadaşım A. T. namazıma bu şekilde tepki gösterirken aslında bilinç altındaki düşüncelerini açığa çıkarmıştı. Çünkü 4-5 aylık bir geçmişimiz vardı ve fakat sürekli geceli gündüzlü, yatılı okulun aynı ortamında bulunmaktan dolayı epeyce aşinalığımız olmuştu. O namaz görüntüsüne kadar, kendisi ile samimi muhabbetlerimiz olmuştu. O İzmirli, ben Sakaryalıydım. O ana kadar kendi yaşantısından farklı bir tavır, hal ve hareket de bende görmüş değildi. Hiçbir dini ve siyasi sohbete girmiş değildik. O yıllar 12 Eylül öncesinin sıkıntılı yılları olduğu için zaten bir çoğumuz üniversitelerin buhranlı ve anarşik ortamlarından kaçıp, Harp Okulunun daha güvenli görüntüsüne sığınmıştık. Özellikle 1'nci sınıf herkesin birbirini tanıma ve tartma zamanları olduğu için, siyasi ve dini mevzular pek gündemimizde yer almamıştı.

İşin ilginç yanı, ben o yıllarda yeterli dini bilgilere sahip bir kişi de değildim. Namaz kılmıyordum. Ehli dünya arkadaşlarımız ne yapıyorlarsa, uydum kalabalığa misali ben de aynı şeyleri yapıyordum. Yaşımız itibarıyla da genellikle; eğlence, gezme ve kızlar ile arkadaşlıklar gibi nefsani konular konuşuluyordu.

Geleneksel olarak bizim evimizde, annem kandil geceleri namazdan sonra yasin i şerif okurdu, bize de tavsiye ederdi. Ben de o gece yasin okuyamadım, bari dua edeyim, dedim. Namaz kılan bir arkadaşımız vardı, ondan seccadesini aldım, 2 rekat namaz kıldım, sonra da dua ettim, hepsi bu. Bu hareket benim takunyalı olmama yetti.

Ya arkadaş, daha düne kadar, aylardır seninle her türlü rezil ve sefil sohbetleri yapmışız, zaten senin gibi yaşayan bir insanım, nasıl birden takunyaya bağladın işi, doğrusu anlamak mümkün değil.

Benim yaşımda olanlar hatırlar, 12 Eylül öncesinde Erbakan, karikatürlerde hep takkeli ve takunyalı olarak resmedilirdi. Çok etkili bir beyin yıkama çalışması. Yani namaz kılanlar takunyalı olurlar. Kafalarında da yeşil takke...

Dindar insanlar için bu itibar suikastlığı ta 2. Abdülhamit devrine kadar gider. Batı sürekli bu şekilde karalama ve itibarsızlaştırma eylemleri yapmıştır. Batının yerli işbirlikçi ve uşakları bu misyonu kesintisiz bir şekilde sürdürmüşlerdir.

Doksanlı yılların başlarında, Kütahya'da Hava Er Eğitim Tugay Komutanlığında görevli iken de buna benzer bir hadise yaşadım. O zaman Turgut Özal Cumhurbaşkanıydı. Ben de Yüzbaşı rütbesindeydim.

Tugay Nöbetçi Amiri olduğum bir akşam,  Destek Grup Nöbetçi Subayı olan bir Asteğmen, Nöbetçi Amirliği binasından çıkıp, birlikte Tugay içerisine doğru yürürken; "Komutanım size bir şey söylemek istiyorum" dedi. Oldukça mütereddit ve duyduklarını nasıl ifade edebileceğini tam bilemez bir haldeydi.

"Söyle" dedim.

"Sizin için takunyalı diyorlar" dedi.

Güldüm. Benden bu tepkiyi beklememiş olacak ki, şaşırdı.

İmanlı bir vatan evladı imiş ki, gıyabımızda konuşulanlar kendisini rahatsız etmiş ve bana duyurma ihtiyacı hissetmiş. Kendisini ne tanırdım, ne ismini bilirdim.

Şaşkınlığını gidermek için gülmemin sebebini kendisine, orada detaylı bir şekilde izah ettim.

Yetmişli yıllardan beri namaz kılanlar hep takunyalıydı.

Bize takunyalı diye sıfat takanlar, bizim takunya giymediğimizi bilmiyorlar mıydı?

Biliyorlardı. O halde olay nedir?

Abdest alıyorsan takunya giymen gerekiyor, demek ki.

Abdest eşittir takunya yani.

Halbuki abdest sağlıktır. Günde beş sefer elini yüzünü kollarını ayaklarını yıkamaktır. Bundan daha güzel temizlik olabilir mi? Namaz kılanları takunyalı diye aşağılamaya çalışanlar tuvaletten çıktıklarında ellerini dahi yıkamazlar (Çok şahit olmuşumdur). Leş gibi koktuklarını bilmezler. Küfrün karanlığı kalplerini tamamen kuşatmış, ne kadar sefil ve rezil olduklarının farkında dahi değiller.

İşte bu insanlar, ta Osmanlının son dönemlerinden beri hep dine, imana, dindar ve mütedeyyin insanlara savaş açtılar, sürekli alaya almakla itibarsızlaştırmaya çalıştılar. Fransa'ya bilim ve teknoloji eğitimi için gönderilen, ancak onların kültür ve terbiyesini benimseyen Jön Türkler ile başlayan bu akım ne yazık ki bir türlü sonlandırılamamış, halen de devam etmektedir.

Hatırlamıyor musunuz, eski Yeşilçam filmlerinde hocalar, imamlar nasıl kaba saba, çirkin, alavere dalavere peşinde koşan insanlar olarak işlendiler. Bu bir projeydi. Çünkü Türkiye aydınları (!) yönünü batıya dönmüş, dini terk etmiş, çağdaş ve laik bir ülke yaratma derdine düşmüştü. Ancak halk bunun farkında değildi. Halk örfüne, adetlerine, geleneklerine ve dinine sahip çıkmaya çalışıyordu. Bu nedenle halkı eğitmek (!) gerekiyordu. Halkı yoldan çıkartmak için her enstrümanı kullandılar, her yolu denediler. Yapmadıkları rezillik, söylemedikleri yalan, atmadıkları iftira kalmadı. Zulümleri arşı alaya yükseldi. Binlerce alim asıldı. Kur'an bulundurmak ve okumak yasaklandı. Ezan Türkçeye çevrildi. Bazı Camiler ahır ve depo yapıldı. Yahudi şapkasını giymek mecbur edildi. Giymeyenler idam edildi. vs, vs, vs.

Bütün bu operasyonlardan sonra da elbette yeni yetişen nesil namaz kılan bir insan görünce, ona takunyalı demekten imtina etmedi. Sadece takunyalı mı? Gerici, yobaz, örümcek kafalı, çağ dışı, vs. İşte bunlar hep bizim, yani namaz kılanların sıfatları oldu.

Harp Okulunun son sınıfında Rabbim bana hidayet nasip edince, hiç tereddütsüz ve pervasız bir şekilde beş vakit namazımı eda etmeye başladım. Yaşım 21 olmuştu, zaten buluğ çağına erdiğim günden o tarihe kadar epey vaktimi zayi etmiş olduğum için, artık sadece önüme bakmaya ve geçmiş namazlarımı nasıl kaza etmem gerektiğine odaklandım.

Hidayet öyle bir nur ki, ancak Rabbimin lütuf ettiği kimseler o engin ruh halinden nasiplenebilir.

Bırakın sizi aşağılamaya, hor görmeye çalışanların söz ve mimiklerini, dünyanın bütün insanlarının hakaret ve saldırıları toplanıp, ateşten gülle haline gelse, sizi yerin bin kat altına gömmeye kalksalar zerre tınmayıp, daha fazla nasıl ibadet edebilirim, kazalarımı nasıl tamamlarım düşüncesinden başka bir dert ve tasayı kendinizde bulamazsınız. Hiçbir beşer sizi Allah Teala'yı razı edebilme gayret ve çabasından alıkoyamaz.

Vakit girince her imkan ve şartta namazımızı eda etme derdine düşüyorduk. Yatakhane, dershane, koridorlar, bahçe, çimenler, sıra üstleri, masa tepeleri Harp Okulunda bize seccade oluyordu.

Hafta sonları Kadıköy ve Modadaki pastane ve çay bahçelerinde kız arkadaşlarıyla buluşma planları yapan Gürcan artık her fırsatta, önüne gelen mescit ve camilerde, özellikle de Karaköy'deki Yeraltı camisinde, üç sahabenin makamının yanında eksiklerini tamamlamak için saatlerce kaza namazları kılıyordu.

Huzur ve mutluluk buydu.

Gürcan ONAT, 02.01.2022, 18.30, Fatih.

4 Aralık 2021 Cumartesi

ASDER'e DÖNÜŞ


27 Kasım 2021 Cumartesi günü ASDER'in 9. Genel Kurulu yapıldı, yeni yönetim seçildi. Dört beş yıllık aradan sonra ben de tekrar yönetimde yerimi almış oldum. Bu sefer Genel Sekreterlik de omuzlarıma yüklendi.

2000 yılında, 28 Şubat'ın fırtınalı günlerinde, BÇG çetesi astığı astık, kestiği kestik zulüm rüzgarlarını tüm şiddeti ile estirirken, TSK'lerinden disiplinsizlik (!) nedeniyle YAŞ kararlarıyla re'sen emekli edilen irticacı (!) kardeşlerimle kurmuştuk, Adaleti Savunanlar Derneğini.

Ben de 40 yaşımda, Binbaşı rütbesiyle, tam TSK'lerine en güzel hizmeti edebileceğim yaş ve tecrübede iken, Batı Çalışma Grubu çetesinin amansızca savurduğu kör kılıcına başımı kaptırmamak için, kendi isteğim ile emekli olmuştum.

Az değil, 21 yıl geçmiş, bugün 9. Genel Kurulumuzu yaptık.

Derneği kurarken bugünleri hayal dahi edemiyorduk. Rabbim ne büyük lütuflarda bulunmuş, elhamdülillah.

O yıllarda arkadaşlarımızın tek isteği yargılanmaktı. Çünkü yargılanma hakkından dahi mahrum bırakılmışlardı. Yargılanmadan yalan, yanlış bilgi ve iftiralar ile sorgusuz, sualsiz kapı dışına bırakılıvermişlerdi. Oysa en temel insan hakkı değil miydi, yargılanmak? Demokrasinin olmaz ise olmazı değil miydi, yargılanmak?

Disiplinsizlik ile suçlanan bu arkadaşlarım, kışlaların en disiplinli, en güvenilir, en çalışkan personeliydi, halbuki. Bu durumu, bu arkadaşlarımı ihraç eden BÇG çetesi de çok iyi bildiği halde, minareye kılıf olsun diye, bu yalanı bulmuşlardı. O yıllarda dernekte ilk yaptığımız işlerden biri "Ben Disiplinsiz Değilim" kitabını hazırlamak olmuştu. Genelkurmay Başkanlığı da bir Asteğmen gönderip dernekten bu kitabı satın aldırmıştı. Laf aramızda muvazzaf personel bulamamış da yedek subay göndermiş (Yorumu size bırakıyorum). Bir arkadaşımız da "Yargılanmak İstiyorum" kitabını yazıp, yayınlamıştı. Her türlü imkandan mahrum, evinin maişetini bile temin edemeyen harabe gönüller, yıkık dökük viranelerden yeni meskenler kurmaya çalışıyorlardı. Çok acı günlerdi. Üstelik sadece TSK'nde değil, her yerde yaşanıyordu zulümler. BÇG çetesi kabus gibi çökmüştü Müslümanların üzerine. Kızlarımız Üniversite ve imam-hatip kapılarında başörtülerini muhafaza edememenin ızdırabını yaşarken, devletin tüm kurumlarında dindar insan avı sürek avı gibi sürdürülüyordu. TBMM dahi bir başörtülü milletvekiline sahip çıkamamış, din ve vicdan hürriyeti BÇG emrine girmiş militanların saldırıları karşısında can çekişiyordu.

Biz bu şartlar altında ASDER'i kurmuş ve beş on aslan yürekli dernekle birlikte eylem ve etkinliklerimize devam ediyorduk.

Marmara İlahiyat Fakültesi öğrencilerine yaptığımız destek ziyaretini müteakiben Dernek Başkanımıza ve Yönetim Kurulu üyelerimize soruşturmalar açılıyor, faaliyetlerimiz engellenmeye çalışılıyordu.

Yılmadık, sinmedik, korkmadık.

İstanbul Belediye Başkanlığından hukuksuz bir şekilde alaşağı edilen Tayyip beyi cezaevinde ziyaret ettik.

Fiili darbe söylentilerinin yayıldığı o yıllarda, darbeye karşı durma planımızı yaparak, BÇG çetesine sıkıysa kışlalarınızdan çıkın mesajını gönderdik.

İnançları nedeniyle TSK içerisinden, muvazzaf görevlerinden uzaklaştırılan vatan evlatları milletin içinde teşkilatlanarak, milletin evlatları olarak BÇG çetesinin karşısına dev bir sur gibi dikilmişti.

Öyle böyle yıllar geçti, 28 Şubat'ın o ihtişamlı BÇG çetesi yakayı ele verdi. Darbeciler yargılandılar, hak ettikleri cezaları aldılar, rütbeler söküldü. BÇG çetesinin yalan ve iftiraları ile yargılanmadan üniformalarından mahrum edilen vatan evlatları ise dua, sabır ve mücadelelerinin karşılığını alarak, iadeyi itibarlarına kavuştular. Üniformaları verilmese de bir çok haklarına kavuştular. Kaybettikleri kimliklerini aldılar.

O gün içte din ve demokrasi düşmanları ile mücadele eden milletimiz bugün dış tehdit ile çevrelenmiş bir vaziyettedir. Dışarıdan düşmanlar, içeriden kişiliğini ve ruhunu satmış hainler topyekun saldırılarına devam etmektedir. Çok büyük umut bağladıkları FETÖ kalkışması da hüsran ile neticelenince, bildikleri tüm kepazeliklerini ve ekonomik darbe planlarını yürürlüğe sokan bu düveli muazzamaya karşı yine milletçe mücadele etmenin bilinciyle ASDER üzerine düşeni yapmaya devam edecektir.

Bir taraftan da eksik kalmış olan hakların alınması için çalışmalar yürütecektir. Orgeneral rütbeleri sökülerek er seviyesine indirilmiş olan Çevik Bir ve Çetin Doğan ile avanelerinin  yaptıkları hasarın henüz yarısı bile onarılmamıştır.  Emekliliğe zorlananlar haklarını almamıştır, üçlü kararname ile atılanlar haklarını almamıştır, askeri okullardan atılanlar haklarını almamıştır, uzman erbaş iken atılanlar haklarını almamıştır, 6191 sayılı kanundan istifade eden YAŞ'zedelerin dahi bazı hakları eksik kalmıştır.

ASDER bir taraftan üyelerinin hak mücadelesini hukuki yollarla sürdürürken, 28 Şubat yıllarında olduğu gibi, ülkenin selameti için üzerine düşen her türlü vazifeyi kuşanmaktan geri durmayacaktır.

28 Şubat yıllarından itibaren yazdığımız, söylediğimiz daha güçlü orduya sahip olmak için yapılması gerekenler, 15 Temmuz hain FETÖ kalkışmasından sonra nasıl yerine getirilmek suretiyle, uluslararası arenada harikalar sergileyen, özüne dönmüş ordumuz, bundan sonra darbeci zihniyetten tamamen kurtulmuş olarak, daha da şahlanacaktır. Dışta Siyonistlerin de en büyük korkusu ve kabusu olacaktır. Bu topraklarda düşmüş olan ittihadı İslam sancağı yine bu topraklarda göklere yükselecektir. AB'nin panzehiri olan Türk-İslam Birliği bu topraklarda mayalanacaktır.

ASDER, Adaleti Savunan bir dernek olarak mer'i mevzuat çerçevesinde vazifesini en güzel şekilde yapabilmenin gayreti içerisinde olacaktır. Biz şunu çok iyi biliyoruz ki; Adalet cesaret ister. O cesaret de bizde vardır, elhamdülillah.

Yapılacak iş çok, Allah yar ve yardımcımız olsun.

Gürcan ONAT, 04.12.2021, Fatih. 

27 Ağustos 2021 Cuma

28 ŞUBAT DARBECİLERİNİN AFFI MI, ASLA!

28 Şubat’ın post modern darbecileri bağımsız mahkemelerce yargılanarak, Türk Milleti adına suçlu bulundu ve tüm hukuki prosedür tamamlanarak, cezaları infaz edilmek üzere hapishanelere tıkıldılar.

Ne yazık ki medyada tuzu kuru bazı kimseler ve marjinal bazı vekiller tarafından bu kişilerin ilerleyen yaşları ve sağlık durumları bahane edilerek, Cumhurbaşkanımız tarafından af edilmeleri çağrısında bulunuldu. Bazı darbe sevicileri ve işbirlikçileri tarafından da 28 Şubat darbecilerinin zulümlerini, devlete, ekonomiye ve millete verdikleri zararları basite indirecek, hafifleştirecek yeni algı operasyonları alelacele vizyona sürüldü.

Milletin vicdanındaki tescilden sonra, bir de Yerel Mahkeme, İstinaf Mahkemesi ve Yargıtay Ceza Dairesindeki bu kadar hâkimin inceleme ve kontrolünden geçen, verilen hükmün adil ve hukuka uygun olduğu tespit edilen, böylece suçları bağımsız Türk Mahkemeleri ile de tescil edilen bir yargılama için, 25 yıl sonra, bugün yeni algı operasyonlarının etkisinde kalarak, darbecilerin af edilmeleri için çabalamak, merhamet değil, bilakis vicdanları perişan etmektir.

Suçluların cezalandırılmaları; ülkede zulümlerin önlenmesi, mağduriyetlerin giderilmesi, adaletin tesis edilmesi için hukukun en hayati öneme haiz kuralıdır. Bu kural bir ülkenin birliği ve dirliği için olmaz ise olmazıdır. Suçluların cezalandırılmaları mağdurların yüreklerindeki yangını bir nebze soğuttuğu gibi, bir daha bu tür yangınların olmaması için de icap eden en önemli tedbirlerdendir. Her ne kadar darbeci hain ve zalimlerin şahıslara, ekonomiye, devlete verdikleri zararı yeterince gidermese de hiç olmaz ise küçük bir teselli olmaktadır.

Ne yazık ki; Ülkemiz 1960 yılından beri darbeciler cenneti olmuştur. Kendilerini rejimin koruyucuları ilan eden malum kişiler, sürekli halkın ve halkın seçtiği yöneticiler üzerinde karabasan gibi baskı kurarak, hakimiyetlerini sürdürmüşlerdir. Ülkemizde devletimizin en büyük sorunu darbeler ve darbecilerdir. Darbelerin son ve en rezili olan 15 Temmuz kalkışmasında ise milletimiz hep beraber, birlik olarak darbeci hainlere unutamayacakları dersi vererek, bir daha asla açılmamak üzere bu defteri kapatmıştır. Eğer şimdi, 28 Şubat BÇG çetecilerinin suçları affedilir ise yine birilerinin bitleri kanlanmaya başlayacaktır. Fakat cezalar aksatılmadan infaz edilir ise bir daha hiç kimse, hiçbir zaman darbe teşebbüsünde bulunmaya cesaret edemeyecektir.

Kaldı ki; 28 Şubat post modern darbecilerinin cezaları, mazlum ve mağdurları yeterince tatmin etmiş de değildir. O yıllarda vefat edenler, o çekilen acılar, ıstıraplar geri gelmeyecektir. O zalim süreçte oluşturulan hak kayıpları da yeterince telafi edilememiştir. Toplumun her kesiminden, 7’den 70’e her inançlı vatandaşımız bu zulümden payını, nasibi miktarınca almıştır.

Ait olduğum kurum itibarıyla, bizzat yaşadıklarım ve şahit olduklarımı dillendirecek olursam; TSK’lerinde yapılan zulümlerin, rezilliklerin büyük kısmı temizlenememiştir. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın büyük katkıları ile 6191 sayılı kanun çıkartılabilmiş, YAŞ kararları ile TSK’dan re’sen emekli edilen subay ve astsubaylar iadeyi itibarlarını ve bir miktar haklarını geri almış, lakin tazminatlarını alamamışlardır. Halbuki Ergenekon mağdurları çatır çatır tazminatlarını almışlardır. Zulüm kıyaslaması yapılırsa; Ergenekon mağdurlarının yaşadıkları BÇG mağdurlarının yaşadıklarının yanında çerez bile sayılmaz.

Hele üçlü kararname mağdurları, hala büyük bir umut ile mağduriyetlerinin giderilmesini beklemektedirler. 28 Şubat’ın o dehşetli, baskıcı, zulüm yıllarında emekliliğe zorlanarak, TSK’dan ayrılanlar da hala haklarının verilmesini beklemektedirler.

Sadece tek kurumda bu kadar mağdur varken, diğer bütün kurumları, öğrencileri ve halkı hep birlikte değerlendirdiğimiz zaman, verilen cezanın Himalaya sıra dağlarının yanında Konya'nın Alaattin tepesi kadar kaldığı anlaşılır. Tek amacı vatanına, milletine hizmet etmek olan, memleket sevdalısı rahmetli Prof. Dr. Necmettin Erbakan'a Başbakanlığı süresince yapılanlar hala gözlerimizin önündedir. Aşağılık darbeciler alavare dalavere ile başarılı bir hükumeti yıkmadılar mı? Sonrasında memleketi perişan hale getirip, uçan kuşa borçlandırmadılar mı?

Bu kadar mağdur ve mazlumun hakları orta iken eğer rezil, aşağılık, vatan ve millet düşmanı BÇG çetecilerini sadece yaşları ilerlemiş diye affetme oyununa kapılırsanız, bu; zulüm üstüne zulüm olur, kapanmamış yaranın üstüne tuz basmış olursunuz.

Göklerin, yerin ve tüm canlıların yaratıcısı, sahibi, Rabbi ve müdebbiri olan Allah Teala dahi kul hakkını affetmeyip, zalimi helallik için mazlum kuluna gönderiyorsa, hiç kimsenin kul hakkını affetmeye salahiyeti ve yetkisi olmasa gerek.     

Henüz yeni yeni yerleşmeye başlayan milli birlik ve beraberliğimizin sağlıklı bir şekilde yürütülmesi temin edilmek isteniyorsa düşünce ve fikir özgürlüğünü, din ve vicdan hürriyetini engellemeye çalışan alçak darbecilere ve darbe severlere asla taviz verilmemelidir.

Hiç kimsenin kendisini milletten üstün tutmasına asla müsaade edilmemelidir.

Unutulmamalıdır ki; Adalet cesaret ister. Cesaret ise infaz ile tezahür eder.

Binaenaleyh darbeciler cezalarını çekmeli, hakları verilmemiş olan diğer tüm mağdurların hakları da en kısa zamanda verilmelidir.

Hakkın hatırı alidir, hiçbir hatıra feda edilemez.

                                                                                    Gürcan ONAT, 27 Ağustos 2021 19.00, Fatih.

14 Temmuz 2021 Çarşamba

EN LANET DARBE, FETÖ KALKIŞMASI

Darbelerin hepsi lanetliktir, ama 15 Temmuz FETÖ kalkışması en lanet olanıydı.

FETÖ kalkışmasını diğerlerinden farklı kılan neydi?

Aradan 5 yıl geçmesine rağmen, aklımızdan çıkmayan ve hala kalıntılarının temizlenmeye çalışıldığı FETÖ kalkışması neden en hain ve lanet olanıydı?

Gözlemlerimin ve incelemelerimin neticesinde tespit edebildiklerimle, değerlendirmelerimi yazıp, paylaşmaya çalışayım.

Baştan dedim ya, bir türlü unutamadık diye, unutamayız çünkü ilk defa millet olarak hiç ummadığımız bir yerden, hiç ummadığımız bir şekilde, çok kötü hançerlendik. Önceki darbeler hep aynı yerden; TSK içerisindeki kendini Laik Kemalist diye adlandırmış, ancak belli yerlere angaje olmuş hizipler tarafından yapılıyordu. Son darbe öyle olmadı; halkın içerisinde yuvalanmış, kendini dindar maskesi ile halka kabul ettirmiş, hatta daha da ileri giderek halkın çocuklarını hiç sezdirmeden devşirmiş, mankurt haline getirmiş bir yapı tarafından icra edildi. En önemli farkı bence buydu.

Seçmiş olduğu metot da diğerlerinden çok farklı idi. Sızma metodu. Tarihte Hasan Sabbah tarafından uygulanan ve başarılı olan; kendine ölümüne bağlı haşhaşiler yetiştirme, devlet kademelerine, hatta melikin, vezirin en yakınına kadar sinsice yerleştirme ve zamanı geldiğinde hain suikastını gerçekleştirme, sonra da arkada iz bırakmamak için intihar etme metodu.

70'li yılların sonlarından itibaren Harp Okulları, Astsubay Okulları ve Polis Akademilerine öğrenciler sokup, onları uyuyan hücreler haline getirip, fark edilmemek için her türlü tavizi verdirerek gizleyip, son vuruşa kadar sürekli haşhaş verir gibi güya dini (!) telkinlerle diri tutup, kendine sorgusuz sualsiz teslim olmuş, sümüklü kağıt mendillerini zevk ile yiyecek kadar beyinleri dumura uğramış, Allah ve Peygamberden daha fazla, taparcasına kendine bağlanmış, ailelerinden kopararak ruhsuz ve vicdansız robotlar haline getirilmiş, 1 dolarlık fedailerine darbeyi yaptırtmak...

Taktik aslında mükemmeldi. 40 yıl boyunca ilmik ilmik örülmüştü. Başarıya ulaşmaması imkansızdı. TSK tutulmuştu, Emniyet Teşkilatı tutulmuştu, Yargı mekanizması tutulmuştu, medya büyük ölçüde kontrol altına alınmıştı, iktidar partisi içine sızılmış, muhalefet partileri büyük ölçüde ele geçirilmişti. Öyle ki; Cumhurbaşkanının yaverlerine kadar her yer zapt u rabt altındaydı. Yani bu darbenin başarılamaması için ancak bir mucize gerekiyordu.

Lakin tek hesaba katmadıkları Allah Teala olmuştu.

Allah Teala bu necip milleti küresel sömürgecilere yedirmeği murat etmedi.

" وَاِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ اَوْ يَقْتُلُوكَ اَوْ يُخْرِجُوكَۜ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ "

"Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı; onlar tuzak kuruyorlardı Allah da bozuyordu. Tuzak bozma işini en iyi yapan Allah’tır." Enfal Suresi: 30

Tuzak bozma işini en iyi yapan Allah Teala 2. Hasan Sabbah ve haşhaşilerinin tuzaklarını kendi başlarına geçiriverdi. 40 yıldır en ince detayına kadar, kurmay kafasıyla planladıkları tuzakları son dakikada küçücük bir oynamayla; kalkışmanın saati erkene çekilip, gündüz saatlerine alınmakla, ters yüz oluverdi. Her münafık gibi kalpleri zaten korku içerisinde, panik halinde olan bu rezil ve sefil FETÖ ekibi, bir duyum ile darbeyi biraz erken başlatınca her şey ellerine yüzlerine bulaşıverdi. Diz çökmeye alıştırılamamış olan milletimiz o muhteşem şahlanışıyla hainlere günlerini gösteriverdi. İstiklal savaşından sonra halkımızın bu ikinci destanıydı.

Oysa arkasına ABD derin devletini almış olan bu vatan, millet ve din hainleri o kadar kendilerinden emindiler ki; bir kaç yıl öncesinden güya Cumhurbaşkanın yurt dışına kaçma tarihini vererek tehditlerini savuruyorlar, kontrollerindeki birilerine Cumhurbaşkanı makamına geleceğini bile söylettiriyorlardı.

Bu kadar hazırlıktan sonra, böylesine bir hezimeti ve milletin adeta Osmanlı sillesine benzeyen muhteşem şamarını, FETÖ'nün asıl sahibi olan Amerika derin devleti ve uzantıları bile beklemediği için, ABD ve diğer dünya ülkeleri büyük şok yaşadılar. Üstelik, kaylulesinden uyanmış olan, tekrar tüm mazlum ülkelerin umudu haline gelmeye başlayan Osmanlı torunlarını ve liderleri Erdoğan'ı durdurabilmek için son ve en önemli silahlarıydı bu, FETÖ.

İkinci İstiklal savaşını destan yazarak kazanan devletimiz o günden beri, 5 yılda her alanda çok büyük atılımlara imzalar atmaya başladı. Ayaklarındaki en büyük prangalardan, devletin en küçük birimlerine kadar sızmış olan haşhaşi rezil ve sefillerinin takoz olmalarından kurtulmuş, adeta tıkanan kan damarlarının açılması ile ayağa kalkan kalp hastası gibi silkinip, dirilerek Küheylan gibi koşmaya başlamıştır. Devletimiz, dış politikadaki başarılarından, Savunma Sanayindeki üretimlerinden, terörü bitme noktasına getirmesinden, halka hizmetine kadar her alanda, taktire şayan işler sergilemeye devam etmektedir. Gelecek bu necip milletin olmaya mahkumdur. İstiklal Savaşının o meyus ve meş'um yıllarında:

"Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak,

Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak."  

Diyerek, milletin rehavetini atmaya çabalayan milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy bugün bu necip milletin nasıl tozları üzerinden silkelediğini ve nasıl bir diriliş ile ayağa kalktığını görse, ufkun nasıl muhteşem bir aydınlık ile parlamaya başlamış olduğunu iftihar ile dile getirirdi...

Peki, İngiliz'in, Siyonist'in ve Amerika derin güçlerinin sömürge hırsları, tamahkar hamleleri biter mi? Türkiye'deki en büyük ümitlerinin, en has kullarının rezil bir şekilde hezimete uğramasından sonra yeni taktik ve stratejiler geliştirmezler mi?

Elbette bu emperyalist kafaların saldırıları bitmeyecektir. Ancak biz içte birliğimizi sağlarsak, 15 Temmuz gecesi tek vücut halinde sokağa inen halkımız gibi, tankın önünde yere yatan yiğidimiz gibi, alçaktan geçen F 16'ya ayakkabısını fırlatan delikanlımızın ruh heyecanı gibi, Jetlerin havalanmasını önlemek için tek geçim kaynağı olan tarlasını yakan çiftçimiz gibi, üzerine sağanak halinde yağan mermilere rağmen mevzisini terk etmeden direnen Çanakkale şehitlerinin torunları evlatlarımız gibi, tüm emperyalistlere ve uşaklarına karşı her zaman birlik içinde tek yumruk olursak, değil üç beş işgalci devlet, yedi düvel üzerimize gelse yine destanımızı yazarız, evelallah.

Bir değil bin FETÖ oluştursalar vız gelir, tırıs gider...   

Onlar istese de istemese de Allah nurunu tamamlayacak, İslam Birliği oluşturulacak ve dünyaya adalet dağıtılacaktır.

Ha bugün ha yarın ne fark eder, biz bu aşk ile gözlerimizi yumacağız, nasıl olsa...

Sonuçta her zaman olduğu gibi, Allah'ın dediği olacaktır.

Gürcan Onat, 14 Temmuz 2021, 17.00. Fatih.                                      

2 Haziran 2021 Çarşamba

MÜMİN KAFİR MÜNAFIK

Allah Teala bir gayrimüslime hidayet nasip ediyor, bu zat imana geliyor. Lakin, İslam dini hakkında pek fazla bilgisi bulunmamaktadır. Tabii ki, detaylı bir şekilde öğrenmek istiyor. İlk iş olarak, Kur'an ı Kerimin kendi diline tercümesini bulup, okumaya başlıyor.

(Fatiha suresini çok özel ve hususi bir sure olması  hasebiyle bir mukaddime ve kitabın bir özeti olarak değerlendirip, ayrı tutarak, Bakara suresinin ilk ayetlerinden başlayalım.)

Bu kişi kitabın başında ne görecek?

Rabbül alemin kitabına ; "Zalikel kitap, la raybe fihi" diye başlamış. Kitaba başlarken verilen ilk mesaj; ondan asla şüphe etme. Bu konu üzerinde uzun uzun tefekkür etmek gerekiyor aslında, zannımca Allah Teala diyor ki; bak sana bir kitap verdim, bu kitap hakkında asla, zerre kadar şüphen olmasın. Bu kitabın benden geldiğine ve içindeki bilgilerin doğru olduğuna asla şüphe etme. Bu imandır.

İlk mesaj bu ve ne kadar önemli. Hayat düsturu olarak kabul edeceğin kitaba öncelikle tam bir teslimiyetle bakabilmek, zerre miktar yanlış bir şey olmadığına hulus i kalp ile iman edebilmek. Çünkü bundan sonra her şey bu iman üzerine bina edilecektir.

Sonraki 3 ayeti kerime müminler hakkında, ondan sonraki 2 ayeti kerime kafirler hakkında, ondan sonraki 13 ayeti kerime münafıklar hakkındadır.

Demek ki, Allah Teala ilk 20 ayeti kerimede kitap, mümin, kafir ve münafık hakkında bilgi vermiş. İnsanları kendi tercihlerine göre sınıflandırarak tanıtmış. O halde insan önce bunları tanımalıdır. Çünkü; şehadet alemi denilen dünya hayatı bu üç kesimin arasında cereyan edecek olaylar ile örülmektedir. İmtihan bu şekilde verilmektedir.

Allah Teala bu ayeti kerimelerde mümin, kafir ve münafık tanımlarını nasıl vermiş?

Mümin: "Gaybe iman eder, namazını ikame eder, rızıklarından infak eder, sana ve senden önce indirilenlere iman eder, ahirete iman eder. İşte bunlar hidayet üzeredir, bunlar felaha erenlerdir".

Kafir: "Küfre saplananlar, ha inzar etmişsin, ha etmemişsin onlarca müsavidir, imana gelmezler. Allah kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş ve gözlerine perde indirmiştir. Bunların hakkı azim bir azaptır".

Münafık: "Allah'a ve ahirete iman ettik derler de mümin değillerdir. Kalplerinde bir maraz vardır. Bunlara yer yüzünü fesada vermeyin denildiğinde, biz ancak ıslahçılarız derler. Doğrusu bunlar ortalığı ifsat edenlerdir, lakin şuurları yok, farkında değillerdir. Bunlara insanların iman ettiği gibi iman edin denildiği zaman, biz o süfehanın iman ettiği gibi mi iman ederiz, derler. Süfeha kendileridir, lakin bilmezler. İman edenlerle karşılaştıkları zaman iman ettik derler, kendi şeytanları ile halvet oldular mı emin olun derler, biz sizinle beraberiz, biz ancak müstehziyiz. Allah onlarla istihza ediyor. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (hakka) dönmezler."

Kur'an ı Kerimin ilerleyen sayfalarında çok detaylı bir şekilde verilecek olan mümin, kafir ve münafık hakkında kitabın hemen başında, çok öz bir şekilde bu bilgilerin verilmiş olması dikkat çekici. Bu kadar bilgi ile iktifa edilmiş olması elbette bir hikmete mebnidir.

Mümin için gaybe imandan sonra, namaz ve Allah yolunda harcama yapabilmek! O halde, namazsız ve Allah yolunda maddi, manevi harcama yapılmadan, çaba sarf edilmeden İslam düşünülmemelidir.

Allah Teala kafirler için tebliğin fayda etmeyeceğini, çünkü kalplerinin ve kulaklarının mühürlü olduğunu, gözlerine perde indiğini, münafıklar  için de kalplerinin marazlı olduğunu bildiriyor.

O halde bizim; mühür, perde ve maraz kavramlarını inceleyip, anlamamız icap ediyor.

Elmalılı Hamdi Yazır mührü; "gerçeği kendiliklerinden sezip, düşünüp bulmaya, olmadığı halde dinleyip işitmeye, güzel kabul göstermeye kabiliyetleri kalmamıştır" şeklinde izah etmiş. "Kalpleri ilk yaratılışlarındaki sağlamlıklarını yitirmiş, kötü alışkanlıklarıyla kalbi örten ikinci bir alışkanlık kazanmıştır. Artık onlar kendiliklerinden; şahsi istek ve arzularından, nefsi gayelerinden başka hiçbir şeye dönüp bakmazlar." Gözlerinin üzerindeki perdeyi ise; "gaflet, şehvetler, kötülükler ve bencillik perdesi" olarak açıklamıştır.

Dolayısı ile kafirler gerçeği anlamak için şart olan kalp ve akıl, sağlam duyular, haberi duyma denilen üç ilim sebebinin üçünden de mahrum oldukları için bu kişilere "ha inzar etmişsin ha etmemişsin onlar için aynıdır, imana gelmezler" şeklindeki bildirim ayeti kerimede yer almıştır.

Elmalının tefsir ve tevilinden hareketle günümüzde, çevremizdeki insanları gözlemlersek bazı insanların fıtratlarına ilk yerleştirilen hassayı nasıl bozduklarını, tamamen şahsi arzularının, heva ve heveslerinin peşinden nasıl koştuklarını, şehvetlerinin nasıl kendilerini esir aldığını görebiliriz. Bazı psikiyatrların dediği gibi hazları peşinde koşan insanlar oluvermişler. Haz öyle bir şey ki; ne nasihat, ne ikaz, ne ceza hiç bir şey tesir etmiyor.

Münafıklar hakkında bildirilen kalplerindeki marazı ise Elmalı merhum; "şüphe ve nifak" olarak izah etmiştir. Bu hastalık bütün ahlaksızlığın kaynağı, idrak ve iradenin afetidir. Buna müptela olan nefis hak tanımaz.

Allah'a inanmak fıtridir. Her çocuk doğarken iman ve itikat fıtratıyla doğar, şüphe nedir tanımaz. Allah Teala her insana doğarken bu fıtratı vermiştir ki ileride şüpheye düşmesin, doğru yolu bulsun, geliştirsin diye...

Bazı insanlar hayatlarında; sağlam fıtratlarını gözetmemeleri, kalp sağlıklarını korumamaları, ahlaki hastalıkları tedavi etmemeleri, zevklerine çok düşmeleri, her şeyde kendilerini ve kendi zevklerini görmek istemeleri neticesinde her şeyden şüphe etmeye başlarlar. Hak Teala'nın hükmüne teslim olmak yerine, Allah'a kulluk görevini yerine getirmek yerine benlik sevdası ile şek ve şüpheyi esas alır. Şüpheye inanırlar, şüphe kendileri için hem huy hem gaye olur. Şüphe inancının alıştırıcı ve tecrübeye dayanan karakteri bu gibilere inanç ve sağlam bilgi hakkında kuşku telkin eder. Kitaba, dine bağlanmaktan çekinirler, istidlale (delil ile sonuç almaya), istintaca (delil ile sonuç çıkartmaya), akıl ve mantığa küçümseyerek bakarlar. "Hayat adamı olmalı, hayat gibi her gün değişmeli, hayatta hiç bir örnek takip etmemeli" derler. Ahlaklı bir gidişatı takip eden imanlı ve inançlı kişilere "mahdut fikrili, dar kafalı adamlar" gözüyle bakarlar. Bu insanlar sürekli yalan söylerler, Müslümanları biz de sizdeniz diye aldatmaya kalkarlar, yeryüzünü ıslah ediyoruz diye ifsat ederler. Bu kişilere karşı Rabbül alemin, kitabı keriminde müminleri uyarıyor.

O halde biz de daima uyanık olmaya çaba sarf edelim, aldanmayalım.

Allah yar ve yardımcımız olsun.

                                                       Gürcan Onat, 27.05.2021, 16.00, Fatih.

NOT: Bu yazı hazırlanırken; 

1. Diyanet İşleri Reisliği Hak Dini Kur'an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, 1935.

2. Azim Dağıtımın sadeleştirilmiş Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 1992, tefsirlerinden istifade edilmiştir.

2 Mayıs 2021 Pazar

COVID-19 İLE YAŞADIKLARIM

Nihayet Covid 19 ile tanışmak ve birlikte birkaç hafta yaşamak nasip oldu. Covidin başlaması ve devamı süreci bende ibretlik bir durum arz ettiğinden, benim yaptığım hataların örnek olması ve dostlarımın bu tür yanlışlıklar yapmamaları için yaşadıklarımı paylaşma ihtiyacı hissettim.

İlk ve en büyük hatam kendime aşırı güvenmem ile bu hastalığı basit görüp, hafife almam oldu. Bu hastalık küçük görülecek, hafife alınacak, basit bir hastalık değilmiş. Bana bulaşsa da ben sirke ile gargara yaparım, bol su ile ciğerlere indirmeden, geri gönderirim düşüncesindeydim. Halbuki gelmiş işlemeye başlamış, ben farkında olmadan kan değerlerimi alt üst edivermiş.

İkinci büyük hatam; bende herkeste olduğu gibi zahiri görüntüler vermediği için umursamamak oldu. Beni aldatan herkesin yaşadıklarını yaşamam gerektiği düşüncesiydi. Örneğin; halsizlik, dermansızlık, sırt, omuz, eklem ağrıları, tat ve koku kaybı, şiddetli öksürük hiç olmadı. Bu belirtiler olmayınca ilk dört gün virüs vücuda girip işlemlerine başlamış olduğu halde ben soğuk algınlığı yaşadığım zannındaydım.

Virüs vücuda 7 Nisan Çarşamba günü girdi. İlk dört gün ayakta normal faaliyetlerime devam ettim. En ufak bir halsizlik ve dermansızlığım olmadı. Sadece vücudumda kırılmalar oluyordu. Özellikle göğüs kısmım mideme kadar üzerini sıvazlayınca kırılma şeklinde tepki veriyordu. İlk dört gün bütün belirti sadece bu idi. Düzenli ilaç almadım. Aspirin, coraspin bir kaç adet kullandım.

Allah'tan daha işin başında iken Ankara'da yaşayan kıymetli dostum doktor kardeşim ile irtibat haline geçmiştik. Kendisi benim durumumdan şüphelenerek test yaptırmamı istedi.

11 Nisan Pazar günü Özel Fatih Hastanesine giderek Covid testi yaptırdım. Test sonucunu ertesi günü aldık. Negatif idi. Doktor kardeşim negatiflerin yarısının doğru olduğunu söyledi, yani yüzde elli ihtimal ile pozitiftim. Ama ne yazık ki sistem negatif gösterdiği için pozitif işlemleri yaptıramıyorduk.

Benim iki büyük hatam; yani hafife almam ve müdahale etmemem neticesinde 12 Nisan Pazartesi günü virüs beni yatağa düşürdü. Dört gün içten içe sinsi bir şekilde ilerleyip, hiç bir belirti vermeyip, birden tamamen aciz bir şekilde sırt üstü yatırıvermişti. Öyle ki; yatakta oturur vaziyete dahi gelemiyordum. Doktor kardeşim takviye ilaçlar yazdı. Onları eczaneden aldırıp, kullanmaya başladım. Lakin pazar gününe kadar diyebilirim ki, hayatımın en aciz, en perişan yedi gününü yaşadım. İşin ilginç yanı nefes almamda bir sorun yoktu, nefesim kesilmedi, rahat nefes alabiliyordum. İştah tamamen gitti, ilaç alabilmek için üç lokma kuru ekmek yiyor, onu da ağzımda su ile ıslatarak yutabiliyordum.

Bu ikinci evrede Sağlık Bakanlığı en kötü sınavını verdi. Ankara'dan doktor Sedat kardeşim çok uğraştı, ben acil servisle görüşmeler yaptım, hatta aile hekimim telefon ile aradı; Sedat kardeşim ona da ulaşmış, lakin eve bir ambulans getirtemedik. İstediğim şey eve gelip test yapmaları idi. O zaman virüs ortaya çıkacak ve hemen karantinaya alınıp, acil ilaç tedavim başlayacaktı, böylece kısa zamanda iyileşme imkanı bulacaktım. Bakanlık inat etti, eve gelmedi. Gelmeleri için evde bir pozitif vaka olması gerekiyormuş. Israrla benim hastaneye kendi imkanlarımla gelmemi istiyorlardı, oysa yataktan kalkmam hiç mümkün değildi. Anlatamadık. Arkadaşım Reşat kardeşim komşusunun ambulans şoförü olduğunu istersem bana yardıma gelebileceğini söyledi ama benim yatakta kıpırdamam dahi mümkün değildi. Benim tek isteğim eve gelip test yapmalarıydı. Yapmadılar.

Böyle ıstırap ile 7 gün geçti.

Bütün acziyetimle ve çaresizliğimle yatakta perişan bir halde yatmaktan başka bir şey yapamıyordum.

Kritik hamle yeğenim Ayşenur'dan geldi. Nasıl becermiş ise eve ambulans göndermişti.

18 Nisan Pazar günü Ambulans gelerek beni Taksim Eğitim ve Araştırma hastanesine götürdü.

Hastaneye geldiğimde bitik vaziyette idim. Bu andan itibaren Sağlık Bakanlığı personeli çok güzel performans sergilediler. Hastaneye alındığım andan itibaren bütün işlemler son derece süratli ve güzel bir şekilde tamamlandı. Hemen maske takıldı oksijen almaya başladım, kan tetkikleri güzelce yapıldı, kalp EKG, ciğer tomografi ne gerekiyorsa hızlı bir şekilde yapıldı, serumlar peş peşe veriliyordu. İkindi saatlerinde hastaneye varmıştık, akşam olmadan covid servisine yatışım tamamlandı.

Böylece 10 gün sürecek olan üçüncü evreye geçmiş olduk.

Ciğerimin yarısı kaplanmış, kan değerlerim çok kötü, oksijen satürasyonu 80'lere inmiş, yani aslında yolun yarısını geçmişim farkında değilim. İlk günler hastalık seyri kötü gidiyor. Biraz daha geç kalmış olsaydım, yoğun bakıma alınma ihtimalim çok yüksek idi, oradan da çaresiz bir şekilde dünyayı terk etmeye doğru yollanış. Israrla kronik rahatsızlıklarımın olup olmadığını soruyorlardı. Böyle bir rahatsızlığımın olmaması benim için büyük bir lütuf oldu, çünkü bu tür rahatsızlıklar tedaviyi çok güçleştiriyormuş.

Allah Teala bana insanoğlunun aslında ne kadar aciz, ne kadar zayıf, ne kadar güçsüz ve çaresiz olduğunu bu virüs vasıtasıyla hakkel yakin müşahede ettirdi. Zaten malumat olarak aciz, zayıf, güçsüz yaratıklar olduğumuzu bilirdim. O malumatın hakikatini, bizzat yaşayarak, iliklerime kadar, ruhumun her zerresinde Rabbim bana gösterdi. Sırt üstü yatıp beklemekten başka hiçbir şey yapamıyorsun. Sadece bekliyorsun. Vücut bir yerlere gidiyor, sen sadece izliyorsun, çok acayip bir hal.

Ben, kendi hatamla bu duruma düştüğüm için, zaten günahlarım ve gafletim sebebiyle Rabbime dua etmeye de yüz bulamıyordum.

Tek çarem vesilelerdi. Ben de onlara sığındım. Yaşlı annem ağlıyordu, göz yaşı döküyordu. Annemin o annelik merhameti ile döktüğü gözyaşlarını Rabbime sundum, o gözyaşlarına rahmet ile şifa diledim. Üstadım, hocalarım, kardeşlerim, ağabeylerim, arkadaşlarım, akrabalarım, dostlarım haberi olan herkes dua etmeye başlamıştı. Ben bütün bu duaları topladım, ismen tek tek hepsini Rabbime arz ettim, o dualar ile şifa talep ettim. Elhamdülillah Rabbim benim için yapılmış olan duaları kabul etti. Vücut tedaviye müspet tepki verdi. Dördüncü günden sonra iyileşme başladı.  

Sekizinci günden sonra kan değerleri normal hale gelmeye başlamış. Oksijen satürasyonu 99'ları göstermeye başladı. Oksijen miktarını azalttılar. Ertesi günü maskeyi tamamen kaldırıp, makineden çıkarttılar. Bütün gün bir sorun yaşamadık, oksijen satürasyonu 94'ten aşağı inmiyordu.

Dokuzuncu gün doktor artık kan değerlerimin düzeldiğini taburcu edebileceklerini söyledi. Lakin ben acele etmek istemedim, bir gün daha gözetim altında kalmak istediğimi belirttim. Kabul ettiler. Böylece 10 günü tamamlamış olarak çarşamba günü öğlenden sonra hastaneden ayrıldım. Hastanenin güzel bir hizmeti de varmış, hastane arabası ile beni eve kadar getirdiler. Allah Teala devletimize zeval vermesin. Bütün odalar doluydu ve görevliler ihtimam ile vazifelerini gayet güzel yapıyorlardı.

Reçetemdeki ilaçları aldım, evde ilaç tedavisini devam ettiriyorum. Ciğerdeki virüsün atılımı bir kaç aylık mevzu imiş.

Bu seviyeye geldik ya, çok şükür, bundan sonrası da hallolur, Allah'ın izniyle.

Neticeyi kelam; aman dostlar bu virüsü asla basite ve hafife almayın, geldiği anda ciddi tepki gösterin, hemen acil tedaviye başlayın. Herkeste farklı tezahürleri olduğunu da unutmayın. Belirtiler kişiye özel. Etkisi de kişiye özel.

Allah Teala muhafaza eylesin. Amin.

Gürcan ONAT, 02.05.2021, 15.00, Fatih, ev. 

4 Nisan 2021 Pazar

104 EMEKLİ AHMAK MI

Yine bir gece yarısı bildirisi.

Yine darbe hevesi, yine darbe heveslileri...

Bitmedi güzel ülkemin güzel insanlarının kutlu yürüyüşlerinde destek yerine köstek olmaya çalışanları, ayaklarına pranga vurmak isteyenleri...

Bitmedi güzel ülkemin ahmakları, hainleri, dangalakları...

Evet, 3 Nisan 2021 Cumartesi günü gece yarısı 104 emekli amiral bir bildiri yayınlıyorlar. Tamamen siyasi ve hükümete gözdağı niteliğinde...

Şimdi biz bu 104 emekli amiral için; "vay ahmaklar" deyip, geçiştirecek miyiz, bu bildiriyi?  Hiç umursamayacak mıyız? Elbette hayır.

Üzerinde uzun süre çalışılmış, çok ince ayarlar yapılmış, zekice planlanmış, son derece bilinçli ve organize bir muhtıra. Bir yerlerden destek aldığı ve bir yerlere derin mesajlar gönderdiği çok aşikar...

Bu 104 emekli amiral öyle ahmak falan değiller, kendilerini çok zeki zanneden narsist kişilikler.

Darbeci oldukları ve darbe hevesinde olduklarında hiç şüphe yok. 28 Şubat postmodern darbecilerine selam çakıyorlar, adeta; sizin tamamlayamadığınızı biz tamamlayacağız, mesajı veriyorlar.

Ülkemizde demokrasi tüm kurum ve kuralları ile işlemektedir. Bu 104 emekli amiral eğer gerçekten vatansever ve gerçekten ülkenin menfaatlerini düşünen insanlar idiyseler yapılacak şey, izlenecek yol belliydi. Ya bir siyasi partiye üye olup, hukuk çerçevesinde, demokratik yollarla istedikleri gibi muhalefet yapacaklardı, ya da yasal bir dernek kurup, dernek faaliyetleri olarak; sempozyumlar, paneller, incelemeler, araştırmalar, raporlamalar ne isterlerse yapıp, kamu ile paylaşacaklardı. Ama böyle gizli gizli bir araya gelip, gece yarısı muhtıra vermeye, kendince kruvazörlerinden salvolara hiç bir hak ve salahiyetleri yoktur. Yaparlarsa, ben de o zaman; "sen kimsin ulan!" derim.

Kimsin lan sen?

Her aklına esen bir orduevi çetesi oluştursun, sonra gece yarısı muhtıra versin.

Oh ne ala memleket.

Cumhuriyet savcılarımızı göreve davet ediyorum. Bu adamlar hakkında soruşturma başlatılmalıdır. Hatta yurt dışına çıkışları kontrol altına alınmalı, kaçmalarına fırsat verilmemelidir.

Bu 104 emekli amiralin son 6 ay içerisinde yaptıkları bütün görüşmeler incelenmelidir. Kimlerle ne zaman, ne toplantıları yapmışlar, yurt içinden ve yurt dışından kimlerle ilişki içerisine girmişler, her şey ortaya dökülmelidir. Ondan sonra Türkiye Cumhuriyeti Mahkemelerinde hesaplarını vermelidirler.

Lakin şu da göz ardı edilmemeli ki; bu darbe heveslisi 104 emekli amiral yalnız değiller. Bunların destekçileri ve artçıları kesinlikle vardır. Bu muhtırayı masum bir fikir özgürlüğü gibi gösteren herkes takip altına alınmalıdır. Bu tür eylemler aynı zamanda yoklama niteliğindedir. Ufak ufak denemelerdir. Yani arkadan gelecek, yine 15 Temmuz nevinden, büyük kalkışma öncesi yapılan nabız yoklamalarıdır. Mesela; dikkatimizden belki kaçtı, geçtiğimiz haftalarda 28 Şubat postmodern darbesinin mimarlarından biri olan, eski rütbesi ile orgeneral ancak yeni rütbesi ile Er Çetin Doğan ile güya bir röportaj yayınlandı. Darbeden suçlu bulunmuş ve müebbet hapis cezasına çarptırılmış, rütbeleri sökülmüş bir suçlu, sanki hiçbir şey olmamış gibi gayet rahat ve yüzsüz bir şekilde konuşturuldu. Bunlar hep nabız yoklamaları ve denemelerdir. Bunu da asla unutmayalım.

Darbenin kökünü tam anlamıyla kurutmak ve bir daha asla darbe olmamasını istiyorsak, bataklığın da kurutulması gerekmektedir. En büyük bataklık hala açık ve sivrisinek üretmeye devam etmektedir. Fenerbahçe Orduevinden bahsediyorum. Özellikle Fenerbahçe Orduevi ve büyük şehirlerdeki orduevleri darbecilerin buluşma ve organizasyon yerleri olarak işlev görmeye devam etmektedir. Öncelikle Orduevlerinin müdürleri muvazzaf subay değil sivil müdür olmalıdır. Sivil Müdürler MİT tarafından özel istihbarat eğitimine alınmalı, orduevlerinde toplantılar, buluşmalar takip edilmelidir. Başka türlü bitirilemez.

2. Abdülhamit devrinden beri, ne acıdır ki ülkemizde satılmış paşalar çıkmış, kendi ülkelerinin değil yabancıların menfaatleri için çalışmışlardır.

Onlar vazifelerini yapacak biz de vazifemizi yapmaya devam edeceğiz.

Onlar yıkmaya, bozmaya çalışacaklar, biz de yıktırtmayacak, bozdurtmayacağız, Allah'ın izniyle.

Yazımı ASSAM Genel Başkanı Emekli General Adnan Tanrıverdi'nin sözleri ile tamamlamak istiyorum: "Bu açıklamaya imza koyanlar, farklı medeniyetlerin ülkemizdeki uzantılarıdır. Çağın gerisinde kalmış, demokrasiden ve milletin manevi değerlerinden nasibini almamış kişilerin oluşturduğu, bu milletin kendilerine sağladığı rütbe, makam, mevki ve maddi imkanı millete karşı kullanmaya çalışan zihniyetin sahipleridir. Milli iradeye saygıları varsa yetkiyi milletten alma cesaretini göstermelidirler. Ülkemiz,kuru gürültüye pabuç bırakacak, gölgesinden korkan kukla idareciler dönemini çoktan geçmiştir. Millet Devletinin arkasındadır".

Nokta.

Gürcan Onat, 04.04.2021, 18.00, Fatih, Ev. 

CEHENNEM

Sosyal Medya için, sokak röportajı yapan delikanlı, elindeki mikrofonu caddede yürüyen gençlere yöneltip, “öldükten sonra ne olacak?” Diye s...