28 Şubat 2021 Pazar

28 ŞUBAT VESİLESİYLE

Bugün 28 Şubat; yani post modern darbenin 24. seneyi devriyesidir. Bu vesile ile önce darbecileri ve destekçilerini lanetle anmayı insanlık adına vazife telakki ettiğimi ifade etmek istiyorum.

Otuzlu yaşların altında olan gençlerin bihaber oldukları, eğer biraz meraklı iseler, yıldönümlerindeki programlardan anlamaya çalıştıkları, şiddetli zulüm yıllarının üzerinden tam 24 yıl geçti.

Önce Silahlı Kuvvetlerde başlamıştı. Fişlemeler, sorgu sualler, tehditler ve YAŞ kararları ile re'sen emekli edilmeler.

Sonra üniversitelerde kızlarımıza baş örtüsü zulmü olarak devam etti. Olmadık rezillikler, aşağılamalar, ikna odaları ve okullarından kayıtlarının silinmeleri.

Daha sonra tüm kamu alanlarına sıçradı ve en son olarak da seçimle iş başına gelmiş hükümetin alaşağı edilmesi.

28 Şubat post modern darbesi hakkında çok şeyler söylendi, yazıldı, çizildi. Ne kadar yazılsa çizilse azdır, elbette. Hatta şunun da mutlaka yapılması lazım ki; dizi film olarak o yaşananlar işlenmelidir. İyi bir senaryo ile sadece ülkemizde değil, dünyada ses getireceğine inanıyorum.

Ancak ben bu yazımda, en azından kendi adıma, biraz daha farklı bakmak istiyorum.

Darbeyi yapan TSK içinde yuvalanmış olan Batı Çalışma Grubu çetesi mensupları yargılandılar ve hak ettikleri cezaları aldılar. Lakin gözden kaçan çok önemli bir konu var ki; BÇG mensupları bu darbede yalnız değillerdi. En önemli destekçi ve ortakları medya mensuplarıydı. Evet 28 Şubat darbesi diğer darbelerden farklı olarak, kendi ifadeleriyle post modern darbe özelliğini, bu medya ile işbirliği halinden alıyordu. Darbeyi fiilen yapan BÇG çetesi hesabını verdi, lakin ortakları olan medya çetesi hala hesap vermedi! Sadece bu kadar da değil, BÇG çetesinin ortağı olan medyadaki silahşorları da aslında kendi başlarına hareket edebilme imkan ve kabiliyetine sahip kişiler olmadıkları için, bunların tasmasını tutan güçlü iş adamları ve onların da ipleri ellerinde olan yurt dışındaki asıl büyük şeytanları vardı, elbette. İşte bunların hiçbirisinin peşine düşülmedi.

Kendi mütevazı köşemden açıkça ifade ediyorum ki; eğer bütün suçlular açığa çıkartılmaz ise, bu iş yarın tekrar başımıza gelecektir. Şu an hükümetin, milletini arkasına almış olmasından mütevellit gücü nedeniyle, bu aşağılık sefillerin her ne kadar sesleri çıkamıyorsa da, yarın fırsat bulduklarında, kılıçlarını çekeceklerinden hiç kuşkumuz olmamalıdır.

15 Temmuz kalkışması da 28 Şubatın devamı niteliğinde bir darbe denemesiydi. Hatta 28 Şubattan ders alınmış şekliyle; daha sinsi, daha planlı ve adeta ilmik ilmik örülmüş, kılcal damarlara kadar sızdırılmış  haşhaşileriyle son vuruşun indirilip, devleti göçertme projesiydi. Nasıl 28 Şubat artık arşı alaya çıkan mazlumların feryatlarıyla, gayretullaha dokunması nedeniyle, cenabı Allah'ın kalplere tecellisi neticesinde, yeni bir oluşum ile milletin toparlanmasına vesile olduysa, bu sefer de yine Allah Teala'nın, İslam'ın son sancaktarı olan milleti merhumeye rahmet edip, darbecileri paniklettirerek, kalkışmayı erken başlattırmak suretiyle, kendi ayaklarına dolaması neticesinde asrın en  büyük felaketinden kurtulmuş olduk.

Lakin bir olur, iki olur, biz de üzerimize düşeni yerine getirmez isek, başımıza gelenlerden dersimiz almaz isek, bu sefer çok daha büyük felaketlere duçar olabiliriz. Allah muhafaza.

Yapılacak şey bellidir. Tüm belgeler arşivlerimizde mevcuttur. Darbe destekçileri de, ortakları da acilen yargı karşısına çıkartılmalıdır. Kim varsa; zamanın milletvekillerinden, iş adamlarından, kamu görevlilerinden, medya dünyasından, v.s hepsi hesabını vermelidirler. Aslında gerçek darbeci onlardı.

Hep göz önünde olduğu için ve icraatı yapan olarak onlar görüldüğü için, sürekli TSK içindeki küçük şeytan BÇG lanetlendi ve yargılandı. Lakin size belki garip gelecek ama bu darbede belki en saf taraf onlardı. Ben de asker olduğum için iyi tanırım, hatta ciğerlerinin içini bilirim desem, mübalağa etmiş olmam. Bu insanlar Anadolu'nun bağrından çocuk yaşlarında askeri liselere veya harp okullarına gelmiş, memleketin saf evlatlarıydı. Yürekleri memleket için çarpan, fedakar, cesur, yiğit çocuklarıydı. Bir kısmının beyinleri işlendi, zihinleri bulandırıldı, akılları karıştırıldı. Belli makamlara gelince de, dışarıdan gelen iltifat ve riyakar ve hilekar yaklaşımlar neticesinde, güya memleketi kurtardılar. Aslında belki de gerçekten memleketi kurtardıklarını sanıyorlardı, en azından bir kısmı. Çünkü onlara birileri, dostu düşman düşmanı dost olarak görmelerini sağlatabilmişti. Yani ordu içerisindeki BÇG mensubu kahraman Anadolu çocukları ülkelerine hizmet ettiklerini sanıyorlardı. Yani yargılanmış, suçlu bulunmuş ve cezalarını almış bu insanlara, kandırılmış zavallı ahmaklar dersek, tam olmasa bile,  bir miktar isabet etmiş olabiliriz. (Bu durum suçlarını azaltmaz)

Fakat medya mensupları öyle değil. Medya içinde yuvalanmış olan darbe destekçileri kelimenin tam anlamıyla halk düşmanı ve ruhlarını dışarıya pazarlamış; vatansız, kişiliksiz, rezil, sefillerdir.

Hele ki büyük iş adamları içerisinde dış dünyadaki küreselcilerle, mason teşkilatlarıyla ve veya benzerleriyle bağlantıları olan hainler ise, bu milletin tam anlamıyla baş belalarıdır. Asıl büyük musibet bunlardır. Bu beladan kurtulmadığımız sürece, darbeleri bitirmemiz mümkün olamayacaktır.

Son söz olarak sayın Cumhurbaşkanımıza seslenmek istiyorum; Allah rızası için tüm darbe destekçilerini ortaya çıkartın, en azından üzerlerine kararlı bir şekilde yürümeye başlayın, görelim Mevla neyler neylerse güzel eyler.

Allah yar ve yardımcımız olsun.

Gürcan Onat, 28 Şubat 2021. 

17 Şubat 2021 Çarşamba

GARA OPERASYONUNUN ÖNEMİ

 Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan dün, partisinin Trabzon 7. Olağan İl Kongresi'nde konuştu. Konuşmasının içinde belki çok dikkat çekmeyen, ama bence oldukça önemli olan şu cümleleri sarf etti: "Teröristlerin bize gelmesini beklemeyecek, biz gidip onların başını inlerinde ezeceğiz."

Bu cümleler şu anlama geliyor; eski milli güvenlik konseptimiz gereği biz PKK ve benzeri terör örgütleri ile yurt içinde, kendi topraklarımızda mücadele ediyorduk, ama 15 Temmuz kalkışmasından sonra yapılan önemli bazı değişikliklerden birisi olan; "Dış Tehditlere Karşı Mili Güvenlik Konsepti" değişikliği gereği, artık tehdidi kaynağında tespit ve sınırlarımızın ötesinde etkisiz hale getirme konseptini uygulayacağız.

ASSAM Genel Başkanı, emekli general Adnan Tanrıverdi 2015 yılında kaleme aldığı makalesinde, PKK'nın Türkiye için dış tehdit olduğunu ifade etmiş ve aşağıda linkini (1) verdiğim bu yazısında ne yapılması gerektiğini tafsilatıyla açıklamıştır. Bence en önemli ve PKK'ya en büyük darbeyi vuran bölümü terörü kaynağında tespit ve inlerini başlarına yıkmak hususudur.

Nitekim Gara operasyonu da bu amaçla icra edilmiş ve teröristler kendilerince en güvenli mağaralarında perişan edilmişlerdir.

Gara denilen mevki, Hakkari'ye bağlı Çukurca ilçesinden 35 kilometre güneydedir. Gara bölgesi, hem PKK için koridor görevi görüyordu hem de Türkiye'nin Sincar ve Musul'a açılan kapısı niteliğindeydi. Suriye'deki YPG bölgesiyle Irak'taki kampların arasındaki dağlık arazi olduğu için PKK'ya kolay geçiş sağlamaktaydı.

Cumhurbaşkanımız konuşmasının devamında: "Gara önemli, sıkıntılı bir bölgeydi ve Gara düştü, Allah'ın izniyle iş bitti. Önemli mesafe aldığımız harekatlarımızı önümüzdeki dönemde tehditlerin hala yoğun olduğu bölgelere doğru genişleteceğiz. Bir daha benzer saldırılara uğramamak için güvenli hale getirdiğimiz yerlerde ne kadar gerekiyorsa o kadar kalacağız."dedi.

Yine bu konuşmasındaki altı çizilecek cümleler; harekatlarımızın tehditlerin yoğun olduğu bölgelere doğru genişletilmesi ve bizim için güvenli hale gelinceye kadar o bölgede kalma irademizdir. PKK terör örgütünden kurtulabilmenin başka yolu bulunmamaktadır.

Tanrıverdi paşamız 2015 tarihli yazısında bu konuyu detaylı bir şekilde işlemiştir.

Çok önemli başka bir konuya daha dikkat çekmemiz icap etmektedir ki, o da; bölgede çok güçlü ve milli istihbarat kaynaklarımızı oluşturmamızın gereğidir. İstihbarat kaynaklarımız ve harp silah araçlarımız yerli olmadığı müddetçe istenilen başarının alınması çok güçleşecek ve çok uzayacaktır. Allah'a şükür ki; Suriye ve Irak'ın kuzey bölgelerinde son 3, 4 senedir yapılan harekat ve operasyonlarda istihbaratımızın yerli ve son derece başarılı olduğu ispatlanmıştır.

TBMM Genel Kurulunda Irak'ın kuzeyindeki Gara bölgesinde icra edilen Pençe Kartal-2 Harekâtı hakkında bilgi veren MSB'ı Hulusi Akar; Irak'ın kuzeyinde; terör örgütünün, sınır ötesindeki tahkimli mevzilerini ve barınma alanlarını imha etmek, hudut emniyetini ileriden sağlamak ve azami teröristi etkisiz hale getirmek maksadıyla operasyonlar yapıldığını dile getirerek, Mayıs 2019'da Irak'ın kuzeyinde başlatılan Pençe-Kaplan serisi operasyonlar ile harekâtların planlandığı şekilde sürdüğünü söyledi.

Bakan Akar: "Bu operasyonlar sonucunda belirli bölgeler, istikametler ve yerler teröristlerden büyük ölçüde temizlendi, temizlenmekte ve böylece teröristlerin hareket kabiliyetleri kısıtlanmış bulunmaktadır. Böylece hareket serbestisi kısıtlanan örgütün, Gara'da toplanmaya başladığı istihbar edilmiştir. Ancak bulunduğu konum ve arazi itibarıyla, sıradağlardan dolayı, buraya kadar ulaşmanın zorluğundan dolayı çeşitli şekillerde Gara'da harekât, operasyon bugüne kadar icra edilmemiştir. Bu nedenle bu bölgede bulunan teröristlerin büyük bölümünün bir şekilde PKK'nın sözde güvenli bölge olarak Gara'yı seçtiği ve oraya odaklandığı, sözde okul, eğitim merkezi ve toplantı alanı olarak bu bölgeyi kullanmaya başladığı da yine bize gelen bilgiler arasında bulunmaktadır. Bu operasyon kara desteği olmadan 35 kilometre derinlikte icra edilmiştir ve harekâtın kritik ve önemli olması bundan kaynaklanmaktadır. Herhangi bir şekilde karadan irtibat ve destek olmadan yapılan harekât olması sebebiyle, nicelikten çok nitelik olarak diğer operasyonlardan son derece farklıdır. Operasyon için gerekli gizlilik önlemleri içinde geniş bir hazırlık süreci yaşanmış, bu çerçevede; operasyon yapılacak arazi ile ilgili ayrıntılı harita çalışması yapılmıştır. Kuvvet ihtiyaçları belirlenmiş, hedeflere yönelik ayrıntılı çalışmalar icra edilmiştir. Dost ve müttefiklerimizle koordine edilerek yapılan harekât öncesinde; hedefler özenle seçilmiş, harekâtın planlanması ve icrasında sivil halkın can ve mal güvenliği ile çevrenin korunmasına azami dikkat ve hassasiyet gösterilmiştir." dedi.

Bakan Akar, harekât öncesi kara ve hava kuvvetleri, kara havacılık unsurları ile özel kuvvetler arasında ayrıntılı planlamaların yapıldığını ve koordinasyonların gerçekleştirildiğini belirtti.

Bu çalışmalar sonucu, 10 Şubat saat 02.55'te uluslararası hukuktan doğan meşru müdafaa hakları (2) doğrultusunda; Hava Kuvvetlerine ait uçaklar ile İHA/SİHA'ların desteğinde bölgeye harekâtın başladığını anımsatan Bakan Akar, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Harekât alanımızın çapı 75 kilometreye 25 kilometre olacak bir dikdörtgen şeklinde söylenebilir. Planlanan 50'den fazla hedeften 48'i vurulmuştur. Diğer hedefler güvenlik nedeniyle, hem kendi unsurlarımız hem çevre nedeniyle iptal edilmiştir. Hedeflerin vurulmasını müteakip 05.45'te hava hücum harekâtıyla; helikopterler ile özel kuvvet unsurları hedef bölgelerine indirilmeye başlanmış ve böylece bölgeye giriş ve çıkışı önlemek, uygun arazi kesimlerini kontrol altına almak için gerekli uygulama gerçekleştirilmiştir.

Bakan Akar; birçok mağaranın bulunduğu bölgede ateş gelen mağaraya yoğunlaşıldığını ve mağara girişlerinin demir kapılarla tahkim edildiğinin görüldüğünü aktardı. Mağara girişinin fotoğrafını gösteren Bakan Akar: "Arazinin niteliğini görmek bakımından bu fotoğraf önemli. Buraya herhangi bir şekilde hava unsurlarıyla ne uçaklarla, ne SİHA'larla etki etmek mümkün değil. Buraya mutlaka kara operasyonu yapmak mecburiyetimiz var. Diğer bir deyişle, bazı tezviratlara cevap vermek bakımından, buraya herhangi bir şekilde Hava Kuvvetlerimizin bombasının ulaşması mümkün değil, geometrik yapısı itibarıyla." dedi

Gerekli keşif ve araştırmayı müteakip mağaranın diğer iki kapısının da bulunduğunu anlatan Bakan Akar, şunları kaydetti: "Güvenlik tedbirleri alınarak kapılar tahrip edilmeye çalışıldı. Bu esnada içeriden ateş ediliyor; el bombası atılıyordu, bunlara özel kuvvetler unsurlarımız gerekli karşılığı veriyorlardı. Ayrıca bölgede el bombası ve hafif silahlara karşı mağara girişinde sadece ve sadece göz yaşartıcı gazlar kullanılmıştır. Bunun dışında herhangi bir silah mühimmat kullanılması asla söz konusu değildir. Bu uygulamalar sırasında; teröristlere teslim olmaları yönünde sürekli çağrıda bulunuldu. Yaptıkları şeyin yanlış olduğu, herhangi bir şekilde kurtulma imkânlarının olmadığı, dolayısıyla teslim olmaları gerektiği hususu tekrar tekrar hatırlatıldı. Daha sonra mağara içerisinde ilerleme sırasında çok dar geçitlerin ve ilave demir parmaklıkların olduğu görüldü. Bunlar başlangıçta bilinmediği için ilerleme çok zor oldu. Uzun süren bu çalışmalar sonunda akşam saatlerine doğru, birinci terörist Şervan Korkmaz kod adlı Osman Acer 'ateş etmeyin, teslim olmak istiyorum' diye dışarı çıktı ve teslim alındı. Teslim alınan birinci terörist tarafından, içeride 7 terörist ve alıkonulan 12'si Türk vatandaşı, 1'i yabancı 13 kişinin olduğu; alıkonulan 13 kişinin sözde mağara sorumlusu kod adı Sorej olan terörist tarafından hava hücum harekâtının başlangıcında; başlarına birer kurşun sıkılarak şehit edildiği ifade edildi."

Mağaraya operasyon düzenleyen özel kuvvet personelinin anonslarına ilaveten, teslim olan birinci teröristin, "Bana iyi davranıyorlar, korkmayın, gelin teslim olun" çağrılarına rağmen diğer teröristlerden teslim olanın bulunmadığını dile getiren Bakan Akar, ertesi gün sabah saatlerinde de ikinci bir teröristin, mağaradan çıkıp kaçmaya çalışırken askerler tarafından yakalandığını ifade etti.

Bakan Akar, Merkaz kod adlı ikinci terörist Doğan Geçgel'in ifadesinde, alıkonulan 13 kişinin Sorej kod adlı terörist tarafından başlarından vurularak şehit edildiğini tekraren ve teyiden söylediğinin bilgisini paylaştı. Harekât boyunca 4'ü sözde üst düzey yönetici olmak üzere 51 teröristin ölü, 2 teröristin ise sağ olarak ele geçirildiğini bildiren Bakan Akar, istihbarat kaynakları tarafından, etkisiz hâle getirilen terörist sayısının çok daha fazla olduğu yönünde değerlendirmeler yapıldığını, bu hususun önümüzdeki günlerde açıklığa kavuşmasının beklendiğini kaydetti. 

Bakan Akar, harekâta ilişkin şunları kaydetti:
"Bu harekâtla, bölgeye yerleşen, yeniden yapılanmaya çalışan ve bir şekilde hudutlarımıza, güvenlik güçlerimize ve halkımıza saldırı hazırlığında bulunan tüm unsurlar da büyük ölçüde temizlenmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri, terör örgütü PKK'nın kendisini çok emniyette hissettiği Gara'da, 75 kilometreye 25 kilometrelik bir alanda, PKK'ya ağır zayiat verdirmiştir. Terör örgütü dün olduğu kadar bundan sonra da kendini artık burada rahat hissedemeyecektir. Asil milletimizin bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri ülkemizin ve milletimizin güvenliği için terörle mücadeleye, en son terörist etkisiz de hale getirilinceye kadar azim ve kararlılıkla devam edecektir. Hiçbir şehidimizin bugüne kadar kanı yerde bırakılmadı, bundan sonra da bırakılmayacaktır. Harekât sırasında hayatını kaybeden aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine, Türk Silahlı Kuvvetleri ile asil milletimize başsağlığı ve sabır, yaralı personelimiz için de acil şifalar diliyorum.

Sonuç olarak, Türk Silahlı Kuvvetleri, asil milletimizin sevgisi, güveni ve desteği ile Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde Suriye’de, Irak'ın kuzeyinde, Libya’da, Doğu Akdeniz’de, Karabağ’da ve daha birçok coğrafyada bölgesel ve küresel barış ve istikrara katkı sağlamak, dost ve kardeşlerimizin de hakkını, hukukunu korumak için büyük bir fedakârlık ve kahramanlıkla mücadelesini sürdürmektedir."

Yani; bu harekat ile ordumuz her türlü şart ve arazide başarı ile operasyon yapabileceğini, PKK ve diğer tüm terör örgütleri için hiçbir güvenli yerin kalmadığını dost düşman herkese göstermiş oldu.

Evet Türkiye eski Türkiye değil.

Bütün dünya şunu artık çok iyi anladı ki; Türkiye rüştünü ispatlamıştır. Ne PKK, ne türevleri, ne DAEŞ, ne benzerleri hiçbir terör aygıtları ile Türkiye diz çöktürülecek bir devlet değildir. Bilakis Türkiye artık oyun kuran ve stratejik planlar yapan bir devlettir. Türkiye güçlü ve büyük bir devlettir.

Terör faaliyetlerinin tamamen bitirilebilmesi için, hain ve bölücülerin oynayabileceği, kullanabileceği etnik ve dini malzemelerin hiç kalmaması, bu alanlarda eksik ve gediklerin tamamlanması da icap etmektedir. Ondan sonra sıra terör sözcülerine gelecektir. Terör sözcüsünün teröristten hiçbir farkı yoktur. İşkence nasıl ki insanlık suçudur, terör faaliyeti ve terörün sözcülüğünü yapmak da insanlık suçudur. Haine, teröriste ve terör seviciye asla merhamet edilmemelidir.

Artık Türkiye kontrol edilecek, tehdit edilecek, üzerinden hesaplar yapılacak, uzaktan kumanda idare edilebilecek bir ülke değildir.

Bölgesinde hakim bir güç haline gelen Türkiye, sadece kendi milli menfaatleri doğrultusunda, kendi milli iradesi ile stratejik yürüyüşünü azim ve kararlılıkla sürdürecektir.

Allah inananların yar ve yardımcısıdır.

Gürcan ONAT, ASSAM Başkan Yardımcısı, 17,02,2021,  18.00. Fatih.

 

DİPNOTLAR:

(1). https://www.assam.org.tr/index.php/bolgeler/islam-ülkeleri/ortaasya/turkiye/pkk-turkiye-icin-dis-tehdittir.html.

(2). Türkiye-Irak sınırı 5 Haziran 1926 tarihli Ankara antlaşması ile belirlenmiştir. Lozan Barış Antlaşmasının imzalanmasından sonra İngiltere ile üç yıla yakın bir süre yapılan görüşmeler ve Milletler Cemiyeti Adalet Divanı Kararı neticesinde Türkiye-İngiltere ve Irak arasında imzalanan ve üç fasıldan oluşan Ankara Antlaşmasının “Türkiye ile Irak Arasındaki İyi Komşuluk Münasebetleri”ni düzenleyen “İkinci fasıl”ın 9, 10 ve 11. Maddeleri, cürüm işleyen silahlı çeteleri, sınırın iki tarafında 75 kilometrelik bir alan içinde tarafların takip ve tedip etme, suçluları bir birlerine teslim etmeyi garanti etme imkânı vermekte idi. Antlaşma gereği ikinci fasıl imza tarihinden itibaren 10 yıl, yani 1936 yılına kadar yürürlükte kalmıştır.

29 Mart 1946 tarihinde Türkiye ile Irak arasında  “Dostluk ve İyi Komşuluk Antlaşması” imzalanmıştır.İki devlet arasındaki sınırları düzenleyen Antlaşmaya ek 6 Numaralı Protokolün 25. Maddesi, 1926 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşmasının ikinci faslını tekrar yürürlüğe sokmuştur. Bu antlaşmayla da sınırların iki tarafındaki 75’er kilometrelik bölümlerde iki devlete birbirine haber vererek takip ve tedip hakkı verilmiştir.

15 Ekim 1984 tarihinde Türkiye ile Irak arasında  bir “Güvenlik Protokolü” daha imzalanmıştır. Bu protokole göre Türk askeri birliklerinin Irak makamlarından izin almaksızın Irak sınırından 5 kilometre içeri girme imkânı sağlamıştır. Bu protokol 1988 yılına kadar her yıl taraflarca uzatılarak devam etmiştir.

Irak’ın 02 Ağustos 1990 tarihinde haksız yere Kuveyt’i işgali üzerine ABD, İngiltere ve Fransa’nın oluşturduğu koalisyon güçleri 17 Ocak / 28 Şubat 1991 tarihleri arasındaki Irak’ı Kuveyt’ten çıkarmış, bu savaş sırasında Irak’ın güneyinde Şiiler, Kuzeyinde de Kürtler ayaklanmış, Irak yönetimi bu ayaklanmaları kanlı bir şekilde bastırınca Kuzeydeki Kürtlerin Türk hudutlarına yönelmesi ve 500 000 kişinin Türkiye’ye iltica etmesi sonucunda, Türkiye’nin talebi ile BM Güvenlik Konseyi harekete geçmiş ve aldığı 05 Nisan 1991 Tarih ve 688 sayılı kararla“Güvenli Bölge” ilan edilmiştir. Bu kararla, Irak’ın askeri gücünün 36. paralelin kuzeyine ve 32. paralelin güneyine geçmesi yasaklanmıştırABD, İngiltere ve Fransa’nın başı çektiği, Almanya, Hollanda, Kanada, İspanya ve İtalya’nın oluşturduğu Birleşik Görev Gücü-Çekiç Güç vasıtası ile 36. Paralelin kuzeyini kontrolleri altına almışlardır. İkinci Körfez Savaşının başlamasıyla, Kuzey Irak’ta BM Güvenlik Konseyinin 688 sayılı kararının uygulayıcısı konumunda olan  Çekiç Güç  Türkiye’den ayrılmıştır.

20 Mart 2003 tarihinde İkinci Körfez Savaşını başlatan ABD ve İngiltere tarafından Irak işgal edilmiş ve işgal 15 Aralık 2011 tarihine kadar devam etmiştir.

28 Aralık 2005 Tarihli Irak Anayasası, Irak’ı Federal Bir Devlet ve Kürdistan Bölgesini ve mevcut organlarını da federal bir bölge olarak kabul etmiştir. Anayasa merkezi hükümetin, “Bölgesel Kürt Yönetimi” Bölgesine, Irak Silahlı Kuvvetlerini sokmasını engellemiştir. Silahlı Kuvvetlerin dışında silahlı milis oluşturmayı da engellemektedir.

8 Şubat 2021 Pazartesi

ASSAM VE İSLAM BİRLİĞİ KONGRELERİ

ASSAM (Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği) 4. İslam Birliği Kongresini geçtiğimiz aralık ayı içerisinde gerçekleştirdi.  Bu kongrenin ana teması  "ASRİKA Konfederasyon Savunma Sistemi" idi.

Yurt içinden ve yurt dışından katılan akademisyenlerin bildirileri ASSAM'ın sitesinden incelenebilir.

Bir stratejik araştırmalar merkezi olarak ASSAM, İslam ülkeleri arasında Avrupa Birliğinin benzeri bir birliğin oluşturulması için, bir mevzuat ortaya koyabilmeyi kendisine amaç edinmiştir.

Bu amaç ile 4. Kongresini de tamamlamıştır.

İlk Kongre 2017 yılında icra edildi. Bu kongrede; "İslam Birliği için Yönetim Şekil ve Organları Mevzuatının Tespiti" değerlendirildi.

Müteakiben 2018 yılında;  "İslam Birliği için Ekonomik İşbirliği Usul ve Esaslarının Tespiti" konuşuldu.

2019 yılında; "İslâm Birliği için Savunma Sanayi İşbirliği Usul ve Esaslarının Tespiti", 2020 yılında ise; "İslâm Birliği için Ortak Savunma Sistemi Usul ve Esaslarının Tespiti" konuları değerlendirilerek, tespit edilen hususlarda deklarasyonlar yayınlanmıştır.

Allah nasip eder ise, 2021 yılının aralık ayında; "İslâm Birliği için Müşterek Dış Politika Usul ve Esaslarının Tespiti", 2022 yılında; "İslâm Birliği için Müşterek Adalet Sistemi Usul ve Esaslarının Tespiti", 2023 yılında ise; " İslâm Birliği için Ortak Asayiş ve Güvenlik Usul ve Esaslarının Tespiti" ana başlıklarında değerlendirmeler yapılarak, kongrelerin nihayete erdirilmesi hedeflenmektedir. Böylece İslam ülkelerinin bir irade altında toplanması için gereken müesseseler ve bu müesseselerin mevzuatının bir hareket tarzı olarak ortaya çıkarılması sağlanmış olacaktır.

Her kişinin bir hayali, her vakıf veya derneğin de bir amacı vardır. ASSAM olarak bizim hayalimiz ve amacımız da; İslam ülkelerinin birliğine imkan verecek bir mevzuatın ortaya çıkartılması, somut olarak bir "İslam Ülkeleri Konfederasyonu Anayasası Modeli" hazırlanmasıdır. Kongrelerimiz tamamlandığı zaman tüm detayları ile mevzuat da tamamlanmış olacaktır.

ASSAM bir dernek olarak, yasal sınırları çerçevesinde inceleme ve araştırmalar yaparak, toplantı ve kongreler tertip ederek faaliyetlerini yürütmektedir. Ne yazık ki içte ve dışta bu faaliyetler kısır akıllar ve art niyetli zihinler tarafından yanlış anlaşılarak veya çarpıtılarak, farklı mecralara sürüklenmek istenmektedir.  Kem gözler, çarpık zihinler ancak sahibini yorar, bizim için hiçbir kıymeti harbiyesi bulunmamaktadır.

AB gibi bir birliğin İslam ülkeleri arasında oluşturulabilmesi bazı kimselerce çok zor olarak görünmektedir. Hiç önemli değil. Zira biz bir dernek olarak böyle bir birlik oluşturma derdinde değiliz. Böyle bir çalışma yapıyor da değiliz. Böyle bir birlik ancak ülkelerin yöneticileri tarafından yapılacak müzakereler neticesinde ortaya çıkacak olan uluslararası bir sonuçtur. Nasıl başlar, nasıl gelişir, nasıl yol alır, ne zaman gerçekleşir, şu an için bizim tahayyülümüzde olmadığı gibi, o hususta kanaat açıklayacak da değiliz. Lakin hükümetlerde böyle bir niyet olunca, elde hazır mevzuat olsun diye, biz şimdiden mevzuat çalışmalarımızı azimle sürdürmeye kararlı olduğumuzu ifade edebilirim.

Biz Allah'a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlere ve ahiret gününe iman etmişiz. Bizim imanımızın içinde dünyanın paramparça olacağı ve yeni bir dünya yaratılacağı ve toz toprak olmuş bedenimizin tekrar yaratılacağı ve ruhumuzun iade edileceği ve hesap vereceğimiz vardır. Bunlara iman eden bir insan için küresel güçlerin zayıflayacağına ve şu an dağınık olan İslam ülkelerinin bir araya gelebileceğine inanmak daha zor olmasa gerek. 

Hem zaten ısrarla ifade ediyoruz ki; bizim vazifemiz sadece bu gayeyi dillendirmek ve olabilmesi için gerekli mevzuat çalışmalarını yapmaktan başka bir şey değildir. Bir dernek olarak konumumuz sadece bunu gerektirmektedir.

Bizden başka bu ideale sahip kimseler yok mudur? Elbette vardır. İslam Birliğinin olmasını arzu eden, tüm mümin kardeşlerimizi bu uğurda karınca kararınca çalışmaya davet ediyoruz.

İnşaallah, 5. Kongremiz bu yılın sonunda, aralık ayında icra edilecektir. Deklarasyonu yakın zamanda yayınlanacaktır. İsteriz ki; ASRİKA İslam Ülkeleri Konfederasyonunun model anayasasının oluşumuna, bu hususta sözü olan herkesin katkısı olsun.   Tuğlalar üst üste kona kona bir bakmışsınız Süleymaniye Camisi gibi bir muhteşem eser ortaya çıkıvermiş.

BM teşkilatına üye 193 devletin 61'i halkı Müslüman ülkelerdir. Yüzde olarak bakarsak; %31'e tekabül etmektedir.

7,8 milyarlık dünya nüfusunun 1,894 milyarını Müslüman ülkelerin nüfusu teşkil etmektedir. Yüzde olarak; %24,1.

150 milyon km kare olan dünya karalarının 30,848 milyon km karesini İslam ülke toprakları oluşturmaktadır. Yüzde olarak; %20,6.

Dünya petrol rezervlerinin %55,5'i, üretiminin %65'i, doğalgaz rezervlerinin %64;1'i, üretiminin %40'ı halkı Müslüman ülkelerin topraklarında bulunmaktadır.

Jeopolitik konumu, ortak medeniyet değerleri ve tarihi birikimi ile ASRİKA coğrafyası geleceğin süper gücü adayları arasındadır.

Müslümanlar ve Müslüman Devletler sıkıntı ve sorunlarının çözümleri için küresel güçlerden yardım dilemek yerine, artık kendileri çözüm yolları üretmenin yollarını aramalıdırlar. Çözüm yollarından biri ve bence en önemlisi de AB benzeri bir birlik oluşturmaktan başka bir şey değildir.

Gayret bizden tevfik Allah'tan.

Gürcan Onat, 07.02.2021, 24.00, Fatih.

 

NOT: Kongre bildirgesine aşağıdaki adresten ulaşabilirsiniz.

https://assamcongress.com/tr/kongre/assam-kongre-2020/kongre-bildirgesi.html 

22 Eylül 2020 Salı

EN HUZURLU OLDUĞUNUZ YER

Kendinizi en huzurlu hissettiğiniz yer neresi?

Hani çocukken evinizde hissedersiniz bu duyguyu, kendi evinizde anne ve babanızın yanında, olmanız gereken yerde bulunduğunuz için huzur içerisindesinizdir.

Evlenince yine evinizde; eşinizin, çocuklarınızın yanında onlarla birlikte iken böyle bir huzur hali içerisindesinizdir.

Yurt dışında veya evden dışarıda, ya da sokakta hep dışarıda olmanın verdiği bir tedirginlik vardır üzerinizde, ama evinize girdiğiniz anda; olmanız gereken, ait olduğunuz, kendi yerinize gelmenin, orada bulunmanın huzuru kendiliğinden kaplar içinizi.

Üniversite yıllarımda en çok Harp Okulunda yaşadım bu duyguyu; pazar günü akşamı, tam vaktinde nizamiyeden geçip, içeriye girdiğim anda bir rahatlık çökerdi üzerime. Hafta içerisindeyken; olmam gereken yerde bulunduğum için psikolojik rahatlık içerisindeydim, hafta sonunda ise; evci olduğum için evimde anne babamın yanında kardeşlerimle birlikte iken yine bu huzur halini yaşardım.

İşçi, memur vaktinde iş yerinde hazır olduğu zaman, mesai bitimine kadar olması gereken yerde bulundukları için huzurludurlar.

Öğrenci ders saatlerinde okulunda, sınıfında iken huzurludur. Bir gün okulu kırmıştık, o gün psikolojik olarak epey sıkıntı çektiğimi hatırlıyorum. Olmam gereken yerde değildim.

Şu altmış bir yılı geride bıraktığım bu günlerde ise kendimi en çok Rabbimin huzurunda yani namazda huzurlu hissediyorum.

Sanki; “bedenim ve ruhumla olmam gereken yer işte burası, beni yaratan Rabbimin, sahibimin, efendimin huzuru, namaza durduğum şu an” diye hissediyorum ve tüm hücrelerimde o huzuru yaşıyorum. Öyle ki, namaz dışında geçirdiğim tüm vakitler, sanki baba evinden uzaktaki o çocuğun, kendi evinden, çoluk çocuğundan ayrı o babanın hali gibi…

“Ruh gurbettedir, beden ise kendi memleketindedir. Allah’ım! Garip, mahzun ve vatanından ayrı düşmüş olan ruha acı, merhamet et.” Diyen Mevlâna aklıma geldi.

Ruhumuz dünya hayatında gurbette olduğuna göre, bu gurbet halini giderecek yegâne yer Rabbisinin huzuru olan namaz olduğu için, demek ki ben ancak orada sükunete ve huzura kavuşabiliyorum.

Sanki namazın dışında iken caddede, sokakta gibiyim, namaza durduğum anda evime girmiş gibiyim.

Çocuğun anne babasının yanında olmak istemesi gibi, ruh ve bedenim sahibinin huzurunda, sahibinin olmasını istediği yerde hazır bulunmuş olduğu için, ben namaz içerisinde büyük bir huzur halini yaşıyorum, zannımca.

Ne demeliyim; “Rabbime binlerce şükür olsun, Rabbim kimseyi namazdan mahrum bırakmasın".

                                                                        Gürcan Onat, 17.07.2020, 16.20, Üsküdar. 

14 Ağustos 2020 Cuma

İTİBAR CELLATLARINA DİKKAT

Adamlar itibar cellatlığını öyle güzel yapıyorlar ki; yani ancak bu kadar olur. Aslında belki de tek yaptıkları iş budur.

Bunu da Batıdan öğrendiler.

Batılı dostları bu taktiği Osmanlı Devleti üzerinde çok başarılı bir şekilde uygulamıştı.

Bilhassa Abdülhamid han zamanında bütün güçleri ile bu taktik üzerine yoğunlaşmışlardı. Her şeyi ters göstermek, yalanlar, algı operasyonları ve en önemlisi itibarına saldırı. Akıllı, zeki, kibar, ince düşünceli, naif ruhlu, merhametli ve şefkatli Osmanlı Sultanını uyumsuz, sert, kaba saba, zalim, vicdansız, evhamlı bir ruh hastası olarak göstermek… Tutmadı mı? İçeriden ahmaklar ve hainler de destek verince tuttu tabii ki.

Osmanlının son dönemlerinde ve Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki özellikle batıdan beslenen bazı neşriyattaki Müslüman, hacı, hoca tiplemelerine, çizilen karikatürlere bakar mısınız? Rüyanızda görseniz dudağınızı uçuklatacak çirkinlikte görüntüler. Kur’an-ı Kerim’de tarif edilen ve Peygamber efendimizin şahsında örnekleşmiş Müslüman görüntüsünün tam tersi. İşte bu itibar cellatlığıdır.

O yıllarda başlayan bu itibar cellatlığı hız kesmeden, hep aynı minval üzere devam etti.

Günümüzde de aynı çirkinliği ile sürmektedir.

İslam’a ve Müslümanlara düşman olan Batının beslemeleri halen aynı yayınlarına devam etmektedirler. Şimdi mecra daha da genişlemiş durumdadır. Eski zamanlarda sadece politikacıların ve medya mensuplarının yapabildiği bu saldırıyı sosyal medya sayesinde artık kişiler de yapabilmektedir.

Gözlerini ve kulaklarını tüm hakikatlere kapatmış yığınlar, zerre kadar akletmeden, sürü psikolojisi ile kin ve nefret dolu olarak, çıldırmışcasına saldırmaktadırlar.

Bu saldırı şu şekilde yürütülüyor. Önce Batılı sahipler tarafından nokta hedef belirleniyor. Saldırılacak kişi, kurum, dernek, vakıf her ne ise tespit ediliyor. Bu kişi ya da kurumlar özellikle de memleketini çok seven, memleketi için çalışan, faydalı ve başarılı işler yapmaya çalışanlar içerisinden seçiliyor. Çalışmalarının acilen durdurulması gereken kişi ya da kurumlar oluyor, bunlar.

Malumunuz olduğu üzere, günümüzde faaliyetlere ve çalışmalara direk, cepheden saldırmak pek mümkün olamıyor. Demokrasi, halkın desteği, katılımı gibi birçok manileri var.

Bu durumda; asıl baş öğretmenleri olan İblisin ilk uyguladığı taktik devreye giriyor.

Kur’an’ı Kerim’de Rabb’ül alemin bize İblis ile mükâlemeyi bildirmiştir.

İblis Adem’e secde etmeme gerekçesi olarak ne demişti? Sad Suresi 76. Ayeti kerime:

قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۜ خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ي

“Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın." Mealen bu şekilde.

Bu konuşmada Adem’in topraktan yaratıldığının ifade edilmesi bir anlamda itibarını zayıflatma çabasıydı. Aynı zamanda kendisinin kibrini de açık ediyordu, elbette. Ancak toprak olduğunu dile getirmesi Adem’in itibarını gölgeleme olarak değerlendirilebilir. Allah Teala bütün meleklere Adem’e secde emri vermişti. Bu emir Adem’e Melekler nezdinde büyük bir itibar vermektir. İşte İblis o itibara sardırmış oldu. Konuşmanın devamını biliyoruz; İblisin isyanı, cennetten kovulması, süre isteyip verilmesi ve bütün Âdemoğullarını yoldan çıkartma yemini.

İblis bu amacını nasıl gerçekleştirmektedir? Sadece suflörlük yaparak.

Tirmizi’de kayıtlı olan Hadisi şerifte belirtildiği üzere; şeytan, içimizde, vücudumuzda kanın dolaştığı gibi, (kendisini hissettirmeden) dolaşarak, heva ve heveslerimizi tahrik edip, kulağımıza şeytanlıklarını fısıldayarak.

İşte itibar cellatlığı taktiğini birtakım insanlar bu İblisten almıştır.

Âdem aleyhisselamdan itibaren kendi peygamberine muti olan hiçbir imanlı insan Allah Teâlâ’nın emirlerinin ve Resullerinin gösterdiği yolların dışına çıkmamıştır. Bir mümin asla böyle bir şey yapamaz. Yalan söyleyemez, sözleri eğip bükemez, çarpıtamaz, insanları olduğunun dışında başka bir şekilde tasvir edemez. Hele ki itibarını, şeref ve haysiyetini küçük düşürücü bir şeyi kesinlikle yapamaz. Mesela kötü lakap takmak bir nevi itibar düşüklüğü olacağı için Resulullah efendimiz tarafından şiddetle yasaklanmıştır.

Ancak insanoğlunun dünyada yaşamaya başladığı ilk günden itibaren şeytan da faaliyete geçerek, teker teker yandaşlarını toplamaya başlamış ve hala, dolu dizgin toplamaya devam etmektedir. İşte bu yandaşlarına itibar cellatlığı nasıl yapılır gayet başarılı bir şekilde öğretmektedir.

Ne yazık ki bizim ülkemizde de epey taraftar toplamış durumdadır. Şeytan dostları, batı hayranı, ahmak insanlar bu itibar cellatlığını tüm dehşetiyle acımasızca uygulamaktadırlar.

Bize düşen vazife ise; bunun farkında olarak asla ve asla dostlarımızı yalnız bırakmamak olmalıdır.

Onlar ne kadar itibarlarımıza saldırsa da şuurlu Müslümanlar olarak, bizler Mümin kardeşlerimizi terk etmeyip dimdik yanlarında durmalıyız.

Bir zamanlar Deniz Fenerine itibar operasyonu yapıldı, ne yazık ki yüzde seksen başarılı oldular. Garip gurabaya yapılan yardımlara ket vuruldu. Şimdi İHH’ya yapılıyor. Ensar Vakfına yapılıyor, v.s.

Bizzat kendim de kuruluşunda bulunduğum SADAT hakkında neler söylendi ve söyleniyor, aman ya Rabbim. Yahu kardeşim ben de kuranlardan birisiyim. Niye kurduğumu ne yaptığımı ne olduğumu bilmiyor muyum? Üstelik Müslüman kardeşlerimden neler işitiyorum, neler…

28 Şubat döneminde TSK içerisinde en başarılı, vatanını, milletini en çok seven, vazifesini en güzel yapan dindar insanlara disiplinsiz, irticacı damgası vurarak YAŞ kararları ile ordudan ihraç ettiler. Sonra temizle temizleyebilirsen bu lekeyi. Müslümanlar bile yanlarına yaklaşmaya korktular, bu masum insanların.

Demek ki; şeytanın bu metodu çok basite alınacak bir şey değil.

CHP ve yandaşlarının en güzel yaptıkları iş budur. İtibar cellatlığı.

İtibar cellatlığını hafife almayın. Basit bir hadise değil o. Birden yalnızlaşırsınız, kendinizi ifade edemezsiniz. Duygu ve düşüncelerinizi anlatamazsınız. Siyasetçi iseniz siyasi hayatınız söner. Tüccarsanız ticaretiniz biter. Hoca efendi iseniz tesiriniz kalmaz. Sözünüzü dinleyen olmaz. Yani siyasi, sosyal, dini çevreniz yok olur. Sadece biyolojik olarak hayat süren bir bitki haline gelirsiniz. Bu durumu içine sindiremeyip intihar yolunu seçerek hayatına son veren onurlu insanlar da olmamış değildir.

Bu nedenle kime itibar saldırısı yapılıyor ise derhal bütün gücümüzle onun yanında durmak bugün en önemli vazifelerimizden biri olmalıdır. Kesinlikle korkmadan, çekinmeden, sinmeden açıkça destek vermeliyiz. Desteğimizi şahsın kendisine özel olarak ifade ettiğimiz gibi, sosyal medyada da herkese ilan etmeliyiz.

Batı ve Batının yamakları, Bizans artıkları, Gezici çapulcular, FETÖ mensupları, din düşmanları kime veya hangi kurumumuza saldırıyor, itibarlarını yok etmeye çalışıyorlarsa hep birlikte, tek yumruk olarak karşı koyup insanımıza, kurumlarımıza, değerlerimize sahip çıkmak bugünün önemli cihadlarından birisidir diye düşünüyorum, şahsen.

Allah yar ve yardımcımız olsun.

                                                              Gürcan ONAT, 13.08.2020, 15.30, Üsküdar. 

7 Ağustos 2020 Cuma

ACİLEN EMRİ BİLMARUF NEHYİ ANİL MÜNKER

 

Önce “emri bil maruf nehyi anil münker”i yok ettiler.

- “Bize karışmayın, herkes özgürdür, bireydir, isteyen istediği gibi yaşar, demokrasi var” dediler.

Ama kendileri sürekli aşağıladılar, her fırsatta saldırdılar.

Onların suflörü iblistir. Şeytanla kendi başımıza başa çıkmamız mümkün değil. Allah'tan yardım istemeliyiz. Bu da ancak Allah Teâlâ’nın emirlerine itaat ile olur. Rabbimiz Kur’an’ı kerimde Şeytan ile mükâlemeyi bizlere bildirmiş. Şeytanın ne yapmak istediğini, nasıl yaptığını, her şeyi açık açık anlatmış. Bizim için hayati öneme haiz olan husus, bu konuları çok iyi tetkik edip, şuuruna varmamızdır.

Acilen “emri bil maruf nehyi anil münkeri” hayatımıza tekrar sokmalıyız.

Yeterince batağa saplandık. Daha fazla batmamamız için eski kodlarımıza dönüş yapmalıyız. Her toplumun kendine mahsus, kültür haline getirdiği sosyal dokusu vardır. Bizim geleneksel sosyal yapımızda büyükler sayılır, küçükler sevgi görür idi. Büyükler küçüklerde gördükleri eksikleri, hataları lisanı münasip ile ikaz eder, düzeltmeye çalışırlardı. Bu, toplumun kendini koruma refleksiydi. Buna aile baskısı, mahalle baskısı dediler, ortadan kaldırdılar. Şimdi anneanneler, babaanneler bile torunlarına karışamıyor.

Çok iyi hatırlıyorum, bizim çocukluğumuzda anneanneler, babaanneler kız torunlarının etek boylarını asla diz üstüne çıkarttırmazlardı. Evde sürekli müdahale olurdu; öyle oturma, böyle yapma, şöyle konuşma falan filan. Ama bunları tatlı tatlı, sevecen halleriyle yaparlardı. Biz hiç rahatsız olmazdık, bilakis büyüklerimizi kırmamaya çalışırdık. Onların nasihatlerini can kulağı ile dinlerdik. Arada yaramazlıklarımız olmaz mıydı, olurdu elbette. Ancak komşularımızdan, sokağımızdaki büyüklerden de çekinirdik. Ahlaka mugayir hiçbir hareket içerisine giremezdik. Şu streç pantolon denilen şey ile değil sokağa çıkmak, evde bile giymeye haya edilirdi, o yıllarda…

Önce bizim toplumsal ahlakımızı çökerttiler. Bireyi yalnızlaştırmak, tamamen heva ve heveslerinin peşinden koşturtmak. Muhabbet bağlarımız, aile bağlarımız, akraba bağlarımız ve toplumsal bağlarımız yer ile yeksan.

Dedik ya onların suflörü şeytan diye; öyle ustaca, öyle sinsi ve süslü yaklaşıyor ki neticesini baştan fark edebilmemiz çok zor. Ancak iş olup bittikten sonra anlayabiliyoruz, lakin olan olmuş, yıkım tamamlanmış oluyor.

Özümüze dönüş yapalım sokakta, metroda ses çıkartamıyorsak da gelin tavır koyalım. Geleneksel ahlakımıza aykırı kılık kıyafeti ile orasını burasını sergileyenlerin yanından hemen uzaklaşalım, ya da sırtımızı çevirelim. Hiç olmaz ise kalbimizle buğz etmiş oluruz. Ailelerimizle, akrabalarımızla arkadaşlarımızla bağlarımızı tekrar güçlendirmeye çabalayalım. Peygamber efendimizin o güzel ahlakını çevremizde uygulamaya gayret edelim.

Kur’an-ı Kerîm’de ma‘rûf ve münker kelimeleri dokuz ayette “ma‘rûfu emretme, münkeri nehyetme” anlamına gelen ifade kalıplarıyla geçmektedir.

Al i İmran suresi 104. Ayeti kerime:

وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”

Son derecede açık ve net değil mi? O halde neden terk ediyoruz?

Konuyla ilgili çok sayıdaki ayet ve hadis yanında bilhassa, “Kim bir kötülük görürse eliyle, buna gücü yetmezse diliyle onu önlesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle kötülüğe öfke duysun; bu ise imanın en zayıf derecesidir” (Müslim, “Îmân”, 78; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 232) mealindeki hadisi şerif meşhurdur.

İslâm dini; ortaya koyduğu dünya görüşü ve değer yargılarına aykırı tutum ve davranışlara karşı fiilî tedbirler almayı, sözlü uyarı ve psikolojik direniş şeklinde tepkiler göstermeyi tüm inananlara gerekli kılmıştır. İslâm alimleri davet ve cihat şeklindeki dışa dönük faaliyetler yanında içe dönük ıslah çalışmalarının gerekliliğini de ısrarla belirtmişlerdir.

Fertlerin dinî ve ahlâkî hayatın gelişmesine, kamu düzeninin sağlanmasına katkıda bulunmayı bir Müslümanlık ve vatandaşlık borcu şeklinde telakki etmeleri İslâm toplumunun bir karakteristiğidir. Ne yazık ki bu telakkinin, özellikle 19. yüzyıldan itibaren Batı’ya has anlamıyla gelişen ferdiyetçi ve liberalist düşünce ve anlayışların tesiri altında zayıflamaya başlayarak, günümüzde neredeyse hiç denecek hale düştüğüne şahit olmaktayız.

 Tevbe suresi 67. Ayeti kerime:

اَلْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍۢ يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ اَيْدِيَهُمْۜ نَسُوا اللّٰهَ فَنَسِيَهُمْۜ اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ 

“Erkeğiyle kadınıyla münafıklar birbirine benzer; kötülüğü özendirip iyiliği engellerler, hayır için harcamaya elleri varmaz. Onlar Allah’ı umursamadılar, O da onları kendi hallerine bıraktı. Gerçek şu ki münafıklar günaha batmış kimselerdir.”

Tevbe suresi 71. Ayeti kerime ise;

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَيُط۪يعُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَزِيزٌ حَك۪يمٌ

“Müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir; iyiliği teşvik eder, kötülükten alıkoyarlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve resulüne itaat ederler. İşte onları Allah merhametiyle kuşatacaktır. Kuşkusuz Allah mutlak güç ve hikmet sahibidir.”

Böylece Allah Teâlâ, mü’minler ile münafıkların farkının ma’rufu emir ve münkerden nehiy konusunda ortaya çıktığını bize apaçık bildirmektedir.

Hac Suresi 41. Ayeti kerime:

اَلَّذ۪ينَ اِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْاَرْضِ اَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ وَاَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَلِلّٰهِ عَاقِبَةُ الْاُمُورِ

“Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine bir yerde egemenlik versek, namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten alıkoymaya çalışırlar. İşlerin sonu Allah’a varır.”

Müslüman bir yönetimin görevlerinin başında iyiliği emir, kötülükten nehy gelir. Bunun anlamı, yeryüzünde iyilikleri yaymak, kötülüklere ise engel olmaktır. Bunun için gerekli bütün müesseseleri kurmak yönetimin başta gelen görevidir.

Her Müslüman ferdin, gücü yettiği oranda iyiliği emir ve kötülükten nehiy görevi yapması ve İslâmî tebliğe katkıda bulunması ise farz-ı ayındır. 

Maide suresi 78-79. Ayeti kerimeler:

لُعِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ عَلٰى لِسَانِ دَاوُ۫دَ وَع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ

“İsrâiloğulları’ndan kâfir olanlar, Dâvûd ve Meryem oğlu Îsâ diliyle lânetlenmişlerdir. Çünkü onlar isyan etmişlerdi ve sınırı aşıyorlardı.”

كَانُوا لَا يَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُۜ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ

 “İşledikleri kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı. Yaptıkları ne fena idi!”

İsrâiloğulları’nın lânetlenme sebebi, Allah’a isyan etmeleri ve aşırı gidip haddi aşmaları, Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmemeleri idi.

İsrâiloğulları, içlerinde kötülükleri işleyenlere engel olmuyorlar, gücü yetenler iyiliği emir, kötülükten nehiy görevini yapmıyorlardı. Oysa kötülüklere mâni olmak, onlar için de farz kılınmıştı. Bu vazifeyi yerine getirmemek, büyük günahlardan biridir. Hz. Peygamber, İsrâiloğulları günahlara dalınca, âlimlerinin onları bundan nehyettiklerini, onların ise vazgeçmediklerini, buna rağmen âlimlerin onlarla aynı mecliste ve aynı sokakta oturmaya devam ettiklerini, iyiliği emir ve kötülüğü nehiy konusunda işi birbirlerine havale ettiklerini, beraberce yiyip içtiklerini, Allah’ın da kalplerini birbirlerine benzettiğini ve onları Davud ve İsa peygamberlerin diliyle lânetlediğini belirtmiştir (Ahmed İbni Hanbel, Müsned I, 391.)

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Yemin ederim! Ya siz iyiliği emreder kötülükten sakındırırsınız veya Allah Teâlâ, sizin kötülerinizi size musallat eder. Böyle olduktan sonra sizin hayırlılarınız dua ederler, fakat duaları kabul edilmez.” (Bezzar, Taberânî)

Cabir b. Abdullah Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet eder:
“Allah Teâlâ meleklerden birine 'Filan şehri halkının üzerine yık!' diye emir verince melek 'Ya Rabbî! Onların içeri-sinde göz kırpacak bir zaman kadar bile sana isyan etmeyen filan kulun vardır' der. Allah Teâlâ 'Hem onun hem de diğerlerinin üzerine yık. Çünkü onun yüzü hiçbir zaman benim için ekşimedi” der. (Taberânî, Beyhakî)

Resulullah efendimize bir lütuf olarak, ahir zaman ümmeti için önceki bazı ümmetlerde uygulandı gibi tamamen yok edilme cezasının kaldırıldığını biliyoruz. Lakin bu demek değildir ki; bu ümmet tamamen korunmuştur. Eğer biz vazifelerimizi doğru düzgün yapmaz isek birçok toplu musibetlere uğramamamız için hiçbir sebep yoktur. Nitekim Covid-19 bunlardan biridir.

Emri bil maruf nehyi anil münkerin kimler tarafından, nasıl yapılması gerektiği konusunun işlenmesi alimlerin alanına girmektedir. Bu münasebetle ben haddimi aşmadan, bir sosyal yaramızı dile getirmiş olmakla iktifa edip, yazımı burada sonlandırıyorum.

Rabbim yar ve yardımcımız olsun.

                                                             Gürcan ONAT, 07.08.2020, 14.30, Üsküdar.

23 Temmuz 2020 Perşembe

AYASOFYA CAMİSİNİN ÖNEMİ


Ayasofya Camisinin tekrar ibadete açılmasını hep savundum ve savunmaya devam edeceğim.
Bunun sebebi çok açık, basit ve nettir. Çünkü Ayasofya Konstantiniyye fatihi Sultan Mehmet hanın kılıç hakkıdır ve Fatih Sultan Mehmet han tarafından cami olarak vakfedilmiştir. Bu kıyamete kadar değiştirilemez. Hiç kimsenin bunu değiştirmeye hak ve salahiyeti yoktur.
Ne yazık ki; Allah'tan korkmaz, hukuk bilmez gafiller tarafından, hak gaspı yapılarak, müzeye çevrilmiştir.
Ayrıca Ayasofya bir semboldür. Konstantiniyye şehrinin Bizans’tan alınıp, Müslüman topraklarına dahil edilmesinin bir sembolüdür. İstanbul artık kıyamete kadar Müslüman toprağı olarak kalacaktır.
O zamanki Romayı temsil eden bugünkü Batı bizim topraklarımızda iki büyük hamle yapmıştır. Birincisi ezanın Türkçeye çevrilmesi, ikincisi Ayasofya’nın müze yapılması. Bu iki konu zahirde çok basit görülse de siyasi olarak derin anlamlara sahiptir. Ezanın yok edilmesiyle İslamın şiarı yok edilmiş, Ayasofya’nın dönüştürülmesiyle de Konstantiniyyenin fetih rövanşı alınmıştır. Zaten Türk toplumunun dönüştürülmesi de batı medeniyetinin örnek medeniyet olarak kabul edilmesiyle, yavaş yavaş beyinler yıkanmak suretiyle gerçekleştirilmiştir. Bugün ne yazık ki dünyaya muhteşem medeniyeti ile çeki düzen veren atalarından bihaber, soyunu inkâr eden, Mankurt nesil türemiştir.
Yusuf Kaplan’ın dediği gibi aslında; “Bu toplumun varlık sebebi İslâm’dır. Bu toplum Müslüman olduktan sonradır ki, sadece İslâm tarihini değil, dünya tarihini yapmaya başladı.”
İslam’ın inancını, değerlerini insanımızdan, şiarlarını da topraklarımızdan söker atarsanız geriye kalan şey, batının uydusu olan bir Türkiye’den başka bir şey değildir.
Allah’a binlerce şükür olsun ki yıllardır canla başla yapılan mücadeleler netice vermeye başlamış; önce ezan ülke sathında tekrar gürül gürül okunmaya başlanmış. Sonra da Ayasofya Camisi tekrar ibadete açılmıştır.
Artık örnek alınacak hedef Batı medeniyeti değil, İslamın öz ve hakiki, kendi medeniyetidir.
Bugün yine Allah'a şükürler olsun ki iktidarda Dünyanın hegemon güçlerinden çekinmeyen, kendi değerlerini yaşamak ve yaşatmak isteyen yöneticilerimiz vardır. Siyasi otorite şiarlar hususunda üzerine düşen vazifeyi yerine getirmiştir. Bundan sonrası artık Milletimizin iradesi ve kararlılığı ile olacaktır. Batının rezil, sefil, kokuşmuş, emperyalist, sömürgeci medeniyetinden kendi asil ve şerefli medeniyetimize dönüş için eğitim seferberliği içerisine girmemiz acilen, elzem olarak görülmektedir. Zira ne yazık ki bugüne kadar yapılmış olan tahribatın neticesi olarak sayıları yedi milyon civarındaki genç kuşağımızın neredeyse beş milyonu ülkemizin ruh köklerine, İslama olan aidiyet bağlarını kopartmış durumdadır.
Vazifemiz basit ve kolay değildir. Tekrar öze, İslama dönüş için yoğun eğitim seferberliği başlatmak zorundayız.
Bu seferberlik topyekun olmak zorundadır. Ne sadece hükumet ve eğitim müesseseleri ne yalnız aile ile. Hükumetiyle, eğitim müesseseleriyle, sivil toplum kuruluşlarıyla ve ailelerimizle hep birlikte, el ele vererek, yeni dirilişin örneğini tüm dünyaya göstermeliyiz.
Allah'ın izniyle…
                                                                                        Gürcan Onat, 21.07.2020, 15.00, Üsküdar.

CEHENNEM

Sosyal Medya için, sokak röportajı yapan delikanlı, elindeki mikrofonu caddede yürüyen gençlere yöneltip, “öldükten sonra ne olacak?” Diye s...