26 Aralık 2023 Salı

Harp Okullarında Müfredat

23 Aralık Cumartesi günü akşamı Akit TV'de, Muharrem Coşkun'un "Kırmızı Masa" Programına konuk olduk.

Programın ana konusu, Tuzladaki Cuntacı Teğmenler Meselesiydi.

Malum çevre konuyu her zamanki gibi çarpıtma ve saptırma derdiyle, yalan yanlış programlar yapıyorlar ve Atatürk'ü sopa gibi kullanarak, dindarları baskı altına almaya çalışıyorlar.

Aşağıda linkini koyduğum programda bugüne kadar yapılan tezviratlara yeterince açık ve net cevaplar verdiğimizi düşünüyorum.

Hala, sakız gibi mülakatları SADAT'ın yaptığını dillendiren art niyetli zevat umarım artık, bu gevişi getirmekten vazgeçer.

Son kez yazmış olayım; SADAT diye söz ettikleri kişi, ben yani Gürcan Onat'tır! Evet, ben mülakatlara katıldım. Lakin, kafalarının basmadığı konu, ben orada koordinatör idim. Bunun anlamı şu ki; mülakatlara giren kişi değildim. Mülakatların işleyişini yürüten kişiydim. Daha açık yazayım; odalarda mülakatlar yapılırken ben dışarıda, diğer muvazzaf koordinatörlerle birlikte ayrı bir odada bekleyen kişiydim. Mülakatlara giren kişiler MSB'lığı tarafından belirlenmiş kişilerdi. Ki, bu kişiler toplamda 250 kişiyi bulmaktadır. Mülakatları SADAT yaptı diyen müfteriler aslında, bir anlamda, bu 250 kişiye hakaret etmektedir. 35-40 arasında komisyon kuruluyordu. Her bir komisyonda 5 üye oluyordu. Birincisi: Başkan MSB'lığında Genel Müdür, Genel Müdür Yardımcısı veya Daire Başkanlarından müteşekkildi. İkincisi: Emekli Subay/Astsubaylardı. Üçüncüsü: Bakanlıklarda görevli müfettişlerdi. Dördüncüsü: Muvazzaf Subay/Astsubaylardı, üniformaları ile katılıyorlardı. Beşincisi: MEB'lığından ve Hastanelerden çağırılan psikologlardı. Her üyenin verdiği notların aritmetik ortalaması alınıyor, adayın mülakat notu belirleniyordu. Toplamda 250 kişiyi bulan bu mülakatlarda 1 kişi, mülakatlara katılmış olsa bile; ne kadar etkili olabilir, Allah rızası için söyleyin? Hiç kimsenin kendi ideolojik kavgası için bu 250 saygıdeğer kişiyi aşağılamaya hakkı ve yetkisi yoktur. Eğer hala anlamayanlar varsa lütfen zekâ kontrolü yaptırsın.

Kalkışmadan sonra yapılan bu alımlarda MSÜ'ne tarikatçı ve cemaatçiler kesinlikle alınmadılar. Mülakatları yapan görevliler son derece hassas ve dikkatli davranmıştır. Eğer alınmış olsaydı; şimdiye kadar delili ve belgesi ile çoktan patlamış olurdu; zira o görevliler içerisinde her düşünce ve zihniyette hatta kendisini farklı siyasi partilere yakın hisseden kişiler vardı! Ufak tefek görüş ayrılıkları, farklı değerlendirmeler oluyordu. Biz, devreye giriyor orta noktada, uzlaşma zeminini buluyorduk. Bu, zaten işin sağlığı açısından normal olandı.

Peki, bu cuntacı teğmenler nasıl oluşmuştur?

Televizyon Programında zaman yetmedi, her şeyi anlatamadık.

Çok açık ve net olarak ifade ediyorum ki; Kara Harp Okulunda derin bir yapılanma seziyorum!

Mülakatlardan geçen çocuklar pırıl pırıl Anadolu evlatlarıydı. Ne olmuş ise; Kara Harp Okulunda bunların eğitim ve öğretimi sürecinde olmuş!

Acilen, Kara Harp Okulunda müfredat incelenmelidir. Özellikle askeri dersler nelerdir? Bu derslere giren emekli subaylar kimlerdir? Bu dersler esnasında öğrencilere neler anlatılmıştır?

Mağdur olan teğmenin avukatı ile görüştüm; cuntacı teğmenlerin whatsapp yazışmalarında, dışarıda bazı emekli subay ve generallerle görüştüklerine dair ifadeler bulunmaktaymış. Bazı Siyasiler ile irtibat halinde oldukları geçiyormuş. Konu mahkemeye intikal ettiğinden, dava sürecinde daha fazla söz söyleyemiyoruz. Avukatlarından şunu da duydum; Yeni Şafak gazetesinin yayınladığı whatsapp yazışmaları, olanın az bir kısmı imiş, daha gerisi de varmış.

Bir teğmen, devre arkadaşına karşı; onu öldürecek, siyanürle zehirleyecek, kılıçla kesecek kadar nasıl düşman haline getirilip, kinlendirilebilir? Kuzey Irak'ta yanına düşerse teröristten önce kendisi gebertecekmiş! Tıpkı, Balkan bozgunumuz gibi! Tarihten ders almamışız!

Durum vahim! Kara Harp Okulunda bu çocukların zihinlerini iğfal edenler, kin ve nefret tohumları ekenler kimler? Cuntacı teğmenler kimlerle irtibat halindeler?  Acilen inceleme başlatılmalıdır.  

Fotomontajla, Kâbe’nin üzerine Atatürk resmi oturtup, bunu whatsapp gruplarında nasıl paylaşabiliyorlar? Atatürk eline fotomontajla silah verip, karşısına Cumhurbaşkanımızı hedef olarak koymak, nasıl bir zihniyettir? Nefret ettikleri kişileri Atatürk büstüne secde ettirmek ne demek? Kara Harp Okulunda pagan eğitimi mi veriliyor?

Acilen, müfredat içerisine; Darbeler Tarihi, Demokrasi, İnsan Hakları, İslam Akaidi dersleri konulmalıdır!

Son olarak açık ve net olarak ifade ediyorum: Bu yaşananların proje olduğunu düşünüyorum. Askeri vesayeti canlandırmanın ilk adımıdır. Operasyon yapmak isteyen darbeci odak, Atatürk karşıtı diye birisini damgalayıp olay çıkarmak için tuzak kuruyor. Üst rütbelilerden destek almadan sadece teğmenler organize olamaz. Namaza özgürce gitmenin önünü kesmek için korku uyandırıp askeri vesayeti hortlatmak istiyorlar. Namaz kılanlar Atatürk düşmanıdır önyargısını pekiştirme planları var! Üst rütbeliler namaza giden kişileri destekleyen adımlar atmazlarsa bu durum büyür. Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları harp okullarında ve piyade okulunda cuma namazı kılarsa oyun bozulur.

Ordumuz, milletimizin gözbebeğidir.

Geçmiş yıllara dönmeye tahammülümüz yoktur.

Dünyada önemli gelişmeler olurken; bizi aşağılık hile ve oyunlarla meşgul ederek, birbirimize düşürmelerine izin veremeyiz!

"Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet

Hakkıdır, Hakka tapan milletimin istiklal"

Gürcan Onat, 26.12.2023, Fatih

https://www.youtube.com/watch?v=oVKi6mGj-Nw



19 Aralık 2023 Salı

CUNTACI TEĞMENLER MESELESİ

Kasım ayında Tuzla piyade okulunda teğmenler arasında bir şeyler oldu. Basına da yansıyan bu hadise üzerine bazı tepkiler gösterildi; MSB ’lığı tarafından soruşturma da açıldı, lakin adet olduğu veçhile pek de üzerinde durulmadan, bir an önce kapatılmaya çalışıldığı da gözlerden kaçmadı.

“Aman canım ne ki, alt tarafı teğmen bunlar, daha rütbeleri ne bunların” diye düşünebilirsiniz. “Aman Allah’ım, neler oluyor cunta hortladı, derhal kelleler uçurulsun” da diyebilirsiniz…

Ben ise, bu olay hakkında geriye de yönelik olarak, idari ve hukuki inceleme başlatılması gerektiğini, değerlendiriyorum.

12 Eylül 1980 darbesinde Hava Harp Okulunda 3 yılını tamamlamış bir öğrenci olmam hasebiyle, o yıllarda yaşadıklarımı unutmuş değilim. 28 Şubat post modern darbe sürecini hala tüm sıcaklığı ile hatırlamam sebebiyle; her ne kadar artık bizim devrelerimizin tamamı emekli olmuş olsa da TSK yapısının ne olduğunu çok iyi bilen bir kişi olarak, bu hadisenin ciddiye alınması gerektiğini ifade ediyorum.  

FETÖ kalkışmasına Millet olarak Cumhuriyet tarihinin en şanlı direnişini gösterip, Osmanlı tokadıyla tüm darbecileri, yurt dışı bağlantıları ile birlikte yerle yeksan etmemizi müteakiben; “artık darbeler ve darbe zihniyeti bitmiştir” naraları atmış olsak da şimdi bir durup, “hele, neler oluyor arkadaş” demek icap etmiştir. Bu, teğmenler vesilesiyle...

Darbeler bitti mi, bitmedi mi? Bitmedi ise neden bitmedi?

FETÖ kalkışmasından sonra tüm askeri okullar boşaltıldı. Çok ciddi temizlik yapıldı. Devlet paranoyak derecede aşırı tepki ile büyük operasyonlar gerçekleştirdi. Haklıydı. Ölüm kalım meselesiydi. “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” durumu vardı. “Ya herro ya merro” denildi. ABD aparatı FETÖ, en tehlikeli kanser hastalığı gibi bünyeden temizlenmeye çalışıldı. Buna rağmen, kriptolar varlığını sürdürmeye devam ediyorlar…

Sıfırlanan askeri okullara yeni öğrenci alınırken, Cumhuriyet tarihinin en titiz, en dikkatli mülakatları yapıldı. Mülakatlara bizzat girmesem de komisyonları koordine eden kişi olarak komisyonlarda görev alan tüm üyelerin ne kadar ciddi ve hassas çalıştıklarına şahit oldum. FETÖ iltisaklı bir yana, adeta hasbel kader uzaktan onlara bakmış insanlar dahi alınmadılar. Akrabalık derecesinde suyunun suyu bile düşünüldü. Vatanını milletini seven saf Anadolu çocukları tercih edilmeye çalışıldı. Çocukların zihinlerinde darbeciliğin tozu dahi olmasın diye hassas davranıldı.  

Peki o halde bu çocuklar içerisinden nasıl, cuntacılık emareleri gösteren, Tuzladaki teğmenler hadisesi zuhur etti? Bu meselenin, “bir teğmenin 10 Kasım töreninde yakasına Atatürk fotoğrafı takmamış olması” kadar basit olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Hayır, ben bu kadar basit olduğunu düşünmüyorum. Yakaya bir fotoğraf takılmaması aynı üniformayı giyen iki teğmeni, birbirine bu kadar düşmanca kavgaya götürmez! Belli ki içeride kamplaşma var! Birileri ikilik oluşturmaya çalışmış! Acı ki başarılmış!

Ankara’da mülakatlar esnasındaki şahsi gözlemim ve o zamanlarda kulağıma gelen fısıltıları dikkate aldığımda bende oluşan kanaat; gözlem altına almamız gereken en önemli hususun askeri okullar ve müfredatları olduğu yönündedir.

Mülakatlarda liyakatli, tertemiz çocuklar seçilip, Milli Savunma Üniversitesine gönderildi. Peki, Harp Okullarında neler oldu?

Sayın Cumhurbaşkanımıza açıkça sesleniyorum: “FETÖ Kalkışmasından sonraki öğretim yıllarında, Harp Okullarında ders veren öğretim görevlileri hakkında, emekli ve muvazzaf ayırımı yapmaksızın inceleme başlatılması talimatını verir misiniz, lütfen!”

Kalkışmadan sonra oluşturulan mülakat komisyonlarında görev alan emekli ve muvazzaf askerler ile Bakanlıklardan gelen görevliler, vazifelerini en güzel şekilde yerine getirmişlerdir. Pırıl pırıl öğrenciler seçilerek okullara gönderilmiştir. Peki, okullarda eğitim başladıktan sonra, bilhassa Kara Harp Okulunda özellikle askeri derslerde bu çocuklara neler verilmiştir?

Evet, MSB Rektörü Prof. Erhan Afyoncu ve Kara, Deniz, Hava Harp Okullarının Dekanları da isabetli seçimlerdi. Görevlerinin gereğini yapmaya çalışmışlardır. Kesinlikle onlar hakkında şüphe oluşturma gibi bir niyetim yoktur ve olamaz da. Ancak, bu insanlar sivildiler ve kuruma yabancıydılar. Ellerinde de sihirli değnek yoktu. Derslere eski öğretim görevlileri girmeye devam ettiler. Okullarda görev yapan öğretim görevlileri içlerinde yeterince temizlik yapılmamıştı veya yapılamamıştı. Darbeci zihniyeti taşıyan muvazzaf ve emekli subaylar askeri konularda ders vermeye devam ettiler. İşte teğmenlerin hadisesi bu durumun sonucudur.

Diğer önemli konu ise müfredat! Müfredatta yeterli düzenleme yapılabilmiş miydi? Mesela; demokrasi dersi var mı? Darbeler tarihi dersi var mı? Yapılan bütün darbeler lanetlenerek anlatılıyor mu? İnsan Hakları dersi konulmuş mu? Başka üniversitelerde çok gerekmese de MSÜ'nde bu ve benzeri dersler mutlaka olmalıdır.

Neticeyi kelam; her şerrin hayra bakan bir tarafı da olurmuş, düşüncesinden hareketle teğmenler hadisesi bir sinyal olarak değerlendirilerek; Harp Okullarında hangi dersler okutuluyor ve özellikle askeri alanlardaki derslere kimler giriyor? Bu konu acilen ele alınmalıdır.

Pansuman tedbirlerle derin yaralar kapatılamaz!

Evet, “artık darbeler ve darbe dönemleri bitmiştir” diyoruz.

Ama, zihinlerden de tamamen temizlenmeden darbeler bitmez!

Eğer, saf çocukların zihinlerine, birileri hala zehir enjekte etmeye devam ediyorlarsa, önlem almamak çok büyük gaflettir.

Milli gururumuz, iftihar vesilemiz olan ordumuz yurt dışında, özellikle terör bölgelerinde üstün başarılara imza atarken, içeride üç beş darbeci kalıntısının bu güzellikleri zedelemeye kalkmasına tahammül edilemez, taviz verilemez, tolerans gösterilemez.

Allah yar ve yardımcımız olsun.

Gürcan Onat, 19.12.2023, Fatih.

10 Kasım 2023 Cuma

Peki, ben ne yapmalıyım?

Siyonistlerin işgalci terör devleti İsrail, katliamlarını sürdürüyor.

Hem de tüm dünyanın gözü önünde!

Bütün dünya sakinleri, sanki bir Amerikan filmi izler gibi seyretmeye devam ediyor.

Masum insanların, bebeklerin parçalanmış vücutlarını artık görmeye tahammül edemeyen vicdan sahipleri tepkilerini koymaya çalışarak, en azından Siyonistlere lanetler okuyor.

Kardeşlik hukukunun şuurunda olan Müslümanlar ve vicdan sahibi sol gruplar kitlesel protesto eylemlerini yapıyor.

Ama, soykırım en vahşi şekliyle işlenmeye devam ediyor. Gözü ve ruhu kapkara olmuş, insanlık duygularından nasipsiz Siyonist, zerre kadar etkilenmeden tüm gücüyle katliamlarına devam ediyor.

Eminim ki, birçok vicdan sahibi insan, “ben ne yapmalıyım” diye, kendi kendine, ciddi olarak arayış içerisinde çırpınıyor.

Artık gelinen durumda, söz söyleme zamanı aşılmış, eylem zamanı çoktan zuhur etmiştir.

Cumhurbaşkanımız devlet aklını işleterek, devlet olarak icap eden sorumluluklarını gereği gibi yapma çabası içerisindedir. Siyasi partiler vicdanları ve insaniyetleri nispetinde gayret sarf ediyorlar. Sivil Toplum Kuruluşları sürekli etkinlik planlıyor. İnsani Yardım Kuruluşları faaliyetlerini sürdürüyor. Aslında, tüm dünyada vicdan sahibi, insani değerlerini henüz tam yitirmemiş kim varsa, bir şeyler yapma gayretlerini sergiliyorlar.

Yine de yapılanlar çok yetersiz, zira hala masum canlar, bebekler Siyonist bombalarla parça parça ediliyorlar.

Şimdi, tüm insanların, tüm güçleri ile seferber olma zamanıdır. Eğer, ekran karşısında katliamları izleyip, “ben ne yapmalıyım?” diye kendimize soramıyorsak, durum şahsımız için vahim demektir. Bu, hala insanlık tekamülümüzü tamamlayamamışız anlamına gelir.

Peki, biz ne yapmalıyız?

Bu soruyu kendine sorabilen kişi mutlaka yapılacak işlere ulaşıyordur ve de yapıyordur.

En basiti, hemen kullandığımız kredi kartlarını TROY karta dönüştürebiliriz. Ben ve eşim yaptık çok şükür. Çok basit ve fakat çok önemli bir işlem.

Artık, herkesin ezberlediği Siyonistlere ait ürünleri kesinlikle kullanmayıp, çevremizde kullanan yakınlarımıza müdahale edebiliriz. Bu ürünleri raflarından kaldırmayan market sahiplerini kibar bir şekilde uyarabiliriz.

İmanımız veya insanlığımız ölçüsünde rahatımızdan ve konforumuzdan fedakârlık yapmaya başlamalıyız…

Çevremizdeki protesto eylemlerine dahil olup, Siyonist katillere karşı atılan sloganlara iştirak edip biz de olanca sesimizle haykırabiliriz.

Yardım kuruluşlarımızın topladığı infaka gücümüz nispetinde destek verebiliriz.

Ülkemizdeki, Musevi ve İsevi vatandaşlarımız ile teşriki mesai yaparak, hep birlikte Siyonistlerin katliamlarına karşı eylemler organize edebiliriz. Hayvan sevenleri de haberdar edebiliriz, zira Gazze’de kediler, köpekler ve kuşlar da öldürülüyor.

Bu eylemlerin hepsi bizim insanlığımızın ve vicdanlarımızın gereğidir. Yoksa biz çok iyi biliyoruz ki, Siyonist katil durmayacak, Gazze’de nefes alan hiçbir canlı varlık kalmayıncaya kadar katliamlarına devam etmek isteyecektir.

Şunu da çok iyi biliyoruz ki; Siyonist’in anladığı tek dil güçtür. Bu nedenle, şahsen Cumhurbaşkanımızın; Mehmetçiği Gazze’ye gönderme fikrini değerlendirmeye almasını kaçınılmaz olarak görmekteyim. Eğer, Mehmetçik gidemez ise, seferberlik ilan edilsin. Yaşım 64 oldu, ama ilk ben koşmaya hazırım, Askerlik Şubesi önüne. Şundan da eminim, binlerce gencin şu an kanı kaynamakta ve “ah bir sefer imkânı olsa Siyonist’in tepesine binsem” diye hayal kurmaktadır.

Açık söylüyorum; bu kadar vahşet karşısında eğer hala “ben ne yapabilirim” sorusunu zihninizde dolaştırmaya başlamamışsanız, insan olma gelişiminizi tamamlamamışsınız, balçık olarak yaşıyorsunuz demektir. Sizin, daha fazla bebek, daha fazla çocuk katliamlarını, o küçücük parçalanmış bedenleri izlemeniz gerekiyor demektir. İzlemeye devam edin, izledikçe belki kurumuş olan insani letaifleriniz canlanmaya başlar, insani duygularınız kıpırdanmaya başlar…

Adalet Cesaret İster

Herkes şunu bilsin ki; O gün gelecek, mutlaka gelecek, kesinlikle gelecek…

Gürcan Onat, 10.11.2023. 17.00, Fatih 

22 Eylül 2023 Cuma

ŞERİATÇI MISIN?

-          Sen şeriatçı mısın?

Diye sorarlar, bazen, birileri…

Sohbet ederken, nasıl olursa birden geliverir, bu soru. Zaten genellikle öyle pattak çıkıverir.  Bir değil, aslında çok tekrarını yaşamıştım ben, namaza başladığım günden itibaren…

Ama artık tecrübeliyim. Tak, diye cevabını yapıştırmıyorum, gayri. Önce karşı soru ile mevzuyu biraz açmaya çalışıyorum.

-          Şeriat nedir, senin düşüncene göre? Kavramın muhtevası konusunda hem fikir olalım ki; iletişimimiz sağlıklı olsun, değil mi?

Söz, bir iletişim aracı. Kavramlar ise, zihnimizdeki anlamları yüklediğimiz sözel disiplinler. Kavramların, mucitleri tarafından içlerine yüklenen hakiki manaları olsa da her zihin, her kavrama kendi müktesebatına münasip hususi bir mana atfetmektedir, uygulamada.

Konuşmalarımızdaki ayrılık ve tartışmalarımız, işte bu farklı muhteviyat nedeni ile olmaktadır.

-          Sen bana böyle, dedin

-          Hayır, ben sana bunu, dedim

-          Böyle dedin, işte

-          Ya ben, onu değil, bunu demek istedim…

Uzar gider… Konu bırakılır, ne demek istediğimizi anlatmaya döner, sohbet.

Modası hiç geçmeyen suçlama, “şeriatçılık” yaftasıdır.

Malum zihniyet, her fırsatta bu yaftayı yapıştırıverir:

-          Yoksa, sen şeriatçı mısın? Şeriat mı istiyorsun?

Bu yaftayı yiyen kişi, artık inanç seviyesine göre kılıktan kılığa girerek, kıvranır durur.

Yafta, kelimesini kasıtlı kullanıyorum. Zira, farklı zihinlerde olanları açmaya çalışıyorum. Aslında, elbette “şeriat” kelimesi özü itibarıyla “yafta” kelimesini hak eden bir kelime değil. Lakin, öyle zihniyetler var ki; şeriat kavramını büyük bir cürüm gibi değerlendirmektedir. Hepimizin çevresinde vardır, bu şahıslar.

Bu kişiler, size “şeriatçı mısın” derken; ya sizi bir tuzağa çekmek istiyor ya korkutup bastırmaya çalışıyor ya da hakaret ediyor vs.

Dolayısıyla, eğer ciddi olarak konuşmayı becerebilecek isek; önce kavramlar konusunda anlaşmamız icap etmektedir.

Ben, artık bu soruya muhatap olduğum vakit, hemen karşı soru ile önce kavramın anlamı konusunda hem fikir olmayı sağlamaya çalışıyorum.

Özellikle bizim ülkemizde şeriat kavramı, dindar ile dindar olmayan veya bürokrat ile vatandaş ya da akademisyen ile halk, hatta kadın ile erkek durumuna göre; inanç, cinsiyet, etnik, kurumsal, sosyal, siyasi kimliğine bağlı olarak çok farklı anlamlar taşımaktadır.

Hatta diyebilirim ki; “şeriat” kavramı kadar, insandan insana anlamı değişen başka bir kelime belki dağarcığımızda yoktur!

En kötüsü ise; kendilerini, Kemalist olarak adlandıran kesimin, kendinden olmayan dindar insanları sindirmek ve sopalamak için kullanılacak bir cop olarak görmeleridir.

Bu yazımda manasını vermeye çalışmayacağım. Zaten, hepimizin kafasında bir anlamı bulunuyor. Kendi zihnindeki anlamın ne derece gerçeğine uygun olduğunu merak edenler, sözlüğe bakıp hakikati görebilirler.

Benim derdim; bugün, günümüzde, bu çağda hala bu kelimenin baskı ve aşağılama aracı olarak kullanılabilmesi…

Ve hala insanların açıkça, göğsünü gere gere; “ben şeriatçıyım”, ya da “şeriat istiyorum” diyememeleridir.

Eğer, şeriat (kanun) kelimesini hukuki bir terim olarak değil, inanca müteallik (İslam Kanunu ya da Allah’ın kanunu) bir kavram olarak kullanarak, bunun üzerinden evet hayır yarışına veya inat veya tarafgirliğine girebiliyorsak; derhal bu inatlaşmadan vaz geçmemiz gerekmektedir. Zira, imanlar gidebilecektir. Kendi ağzımız ile ahirette altından kalkamayacağımız bir vebal altında kalabileceğiz. Diyanet İşleri Başkanlığına bu konuda önemli vazifeler düşmektedir.

Öncelikle, “şeriat” kavramının artık doğru anlaşılması şart olmuştur. Türkiye’de yaşayan, aynı Milli Eğitim Programından geçmiş vatandaşlar olarak, hepimizin zihninde aynı anlam olmalıdır.

İslam şeriatının devlet rejimi olarak ülkemizde uygulanıp uygulanmama meselesi, ikinci bir konudur ki; bu konu siyasileri ilgilendirmektedir. Siyasi Partiler kendi tüzükleri içine bunu alırlar almazlar, bu onların iç meselesidir. Her parti kendi programını yapar, vatandaş da gider tercihini yapar. Ülkede demokrasi var.

Sosyal yaşantımızda bu tartışma artık sona ermelidir.

Hele ki şahıs bazında hiç kimsenin hiç kimseyi bazı kavramlar ile taciz etmeye hak ve salahiyeti yoktur. Bu, bir insan hakları ihlalidir!

Bizim, 70 ve 80’lerde moda tahkir kavramlarımız vardı:

-          Komünist misin lan!

-          Sen yoksa faşist misin?

O iş bitti. Ama, “şeriatçı mısın?” sopasını bir türlü çöplüğe atamadık. Hatta, İngiliz muhipleri cemiyeti tarafından öyle bir mahalle baskısı oluşturulmuş ki; amasız, fakatsız fikrini açıkça ifade edebilen çok az sayıda Müslüman bulabilirsiniz, diyebilirim.

Bazen, benim tepemin tası atma noktasına gelip, şeriatçı mısın? Diyene:

-          Sen kafir misin ulan!

-          Vay gavur vay!

Diyesim geliyor ama demeyeceğim elbette, öyle bir şey. Bugüne kadar hiç denemedim ve bundan sonra da olmayacak. Her şeyden önce ağzıma yakışacağını hiç düşünmüyorum. Ama artık biz de tahammülümüzle sınanmak istemiyoruz, yani… Lütfen!

Sağlıklı toplum, sağlıklı sosyal hayatımız olsun istiyorsak, psikolojik ve sosyal baskı araçlarından vaz geçmemiz, itibar suikastı yapmamamız ve tahkir ifadelerini kullanmamamız gerekmektedir. Hatta, şarttır!

En baştaki sorunun cevabını müteakip yazıya bırakmak istiyorum.

Allaha emanet olunuz

Gürcan Onat. 22.09.2023, 17.15, Fatih.


16 Temmuz 2023 Pazar

DARBELER BİTTİ Mİ?

15 Temmuz hain FETÖ kalkışmasının yaşandığı son darbe teşebbüsünden tam yedi yıl geçti. Bugün çok rahatlıkla şunu söyleyebiliriz ki, darbeler artık ülkemizde bitmiştir. Bundan sonra, hiç kimse Türkiye'de darbe teşebbüsünde bulunamayacaktır.

Eğer bulunmaya kalkan olursa, yine minarelerden salalar gökleri çınlatırken, milletimiz yeni destanını yazmakta hiç tereddüt göstermeyecektir!

Bu milletin ruh halini sağır sultan bile duydu ve idrak etti, gayri.

Fakat, bir yanlış anlaşılmaya da sebebiyet vermeyelim. Darbeler bitti derken, darbe heveslileri bitti demiyoruz, elbette...

İçte ve dışta!

Tabii ki, meşru yoldan iktidara gelemeyen kifayetsiz muhterisler farklı yollar arayacaklar ve hiçbir ittifak bulamazlar ise darbe yollarını da zorlayacaklardır. Lakin, bu arayış, küçücük beyinlerinde, kendi kendilerini bunalıma sokmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Son ve en önemli fırsat FETÖ yapılanmasıydı. Dünyanın hiçbir ülkesinde, bu kadar devlet içine sızabilen; silahlı kuvvetlerin kumanda merkezine yerleşebilen, emniyet teşkilatını neredeyse tamamen kapatan, yargı müessesesini kontrol altına alabilen, iş dünyasını etkileyen, halkın gözünde dindar intiba bırakmak suretiyle kabul edilir olabilen, başka bir terör örgütü olmamıştır.

Siyaset arenasında, bir çok siyasi parti liderlerini tesir alanlarına almışlardı. Rahmetli Necmettin Erbakan'a hiç yaklaşamadılar. Bir de uzun adamı kullanamadılar.

Bu kadar devlet içine sızmış bir örgütün başarılı olamaması için sadece bir tek şey gerekiyordu: Allah'ın yardımı!

Allah Teala, bu necip millete Rahmetiyle tecelli etti, hainlerin tuzaklarını kendi başlarına boca etti.

Bir panik, darbe saatini gece üçten akşam dokuza çekince kendi ayaklarına sıkmış oldular.

Eğer, gece üçte kalkışmış olsalardı. Ya başarılı olmuş olacaklardı. Ya da şehit sayımız 251 değil belki 251.000 olacaktı. Belki, iç savaş çıkmış olacaktı. Ki, bu durum zaten pusuda bekleyen NATO görünümlü ABD ve İngilizlerin bekledikleri fırsat olmuş olacaktı. Ondan sonrasını, düşünmek dahi istemiyorum.

Gittikçe güçlenen Türkiye'yi durdurmak isteyen, hakim güçler; yeni planlar bulmakta ve devreye sokmakta pek fazla ihmalkar davranacak değiller, muhakkak. Son ve en çok güvendikleri FETÖ ellerinde patlayınca, daha tiziz olacakları da muhtemeldir. Zira, altmışlı yıllardan beri denemedikleri aparat kalmadı, aslında. Sağ sol kavgası tuttu ama daha çok gençler arasında  ve bir dönemdi, kapandı gitti. Alevi Sünni kavgasını çok kaşıdılar ama hiç tutturamadılar. Anadolu irfanı bu oyunun üstesinden gelmeyi başardı. Türk Kürt kavgasına tüm güçleri ile yüklendiler, fakat sadece bir terör örgütü çıkartabildiler, onu da çoğunlukla Ermenilerden destek almak suretiyle. Artık, can çekişen terörün de son nefesini vermek üzere olduğunu çok iyi biliyorlar. FETÖ ellerinde patlayınca, tüm muhalefet partilerini birleştirip akılları sıra demokratik atraksiyon denediler ama yanlış ata oynayınca, halkımızın ferasetiyle tüm planları suya düştü.

Neticeyi kelam; darbeler bitmiştir, darbeciler bitmemiştir.

Bürokrasinin içlerinde ve iş dünyasında saklı bir halde hayatlarını idame ettiren Sabatay'cılar ile Masonlar sessiz bekleyişlerini sürdürmektedir. Geçmiş yıllarda, ekonomik darbe ufak çapta denenmiş olsa da can alıcı bir şekilde, henüz tam olarak kullanılmamıştır.

Bu nedenle; ne olursa olsun, gevşeklik ve gaflet göstermemek, har daim istim üstünde olmak, bekamız için, vatanımızda hür ve bağımsız yaşayabilmemiz için önemini halen muhafaza etmektedir.

Allah, yar ve yardımcımız olsun.

Gürcan Onat, 16,07,2023, Fatih.

11 Mayıs 2023 Perşembe

ŞAHSIM ADINA SEÇİM AÇIKLAMASI


14 Mayıs’ta yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimlerinin ülkemiz için hayati öneme haiz olduğu, herkesçe malumdur.

Bu seçim, geçmiş seçimlere nazaran, sonuçları itibarıyla çok kritik bir durum arz etmektedir.

Politik tarafgirlik gözlüğüyle, algı operasyonlarıyla, sosyal medya oyunlarıyla, dış destekli bol makyajlı kampanya tuzaklarıyla halkımızın zihinleri bulandırılıp, aklı selim hareket etmeleri zorlaştırılmaya çalışılmaktadır. Adeta, birileri tarafından şeytana melek, meleğe şeytan sureti giydirilmektedir.

Böyle bir durumda, şahsen benim de bağımsızlığımızı, milli bütünlüğümüzü, ülkemizin istikbal ve selametini düşünerek, tarafımı dostlarımla paylaşma zaruretim hasıl olmuştur.

Kimlerin desteğiyle, ne maksatla kurdurulduğu belli olan altılı masa elemanlarının gizli ortaklarının da aleni olması ile artık devleti yönetmek için değil, yıkım ekibi olarak gelmek istedikleri aşikâr olmuştur. Millet ittifakının emperyalist devletler tarafından açık bir şekilde hatta resmen desteklendiği ve adeta devletimizin talan, yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızın yağmalanma planlarının yapıldığı bu seçimde; bağımsızlığımız, milli bütünlüğümüz ve istikbalimiz için sandığa giderek oyumuzu kullanmamız da azami derecede önemli bir hale gelmiştir.

Özellikle, savunma sanayimizdeki gelişmelerle dışa bağımlılığımızın gittikçe azalması, hatta yakın gelecekte tamamen sıfırlanacak olması, doğal gaz, petrol keşiflerimizle, ülke yöneticilerimizin iradeleri üzerinde, geçmişteki tesir kabiliyetlerinin ve hakimiyetlerinin kalmaması, dış güçleri ciddi manada rahatsız etmiştir.

Bağımsızlık irade ile ölçülür.

İradenizi milletinizin lehinde kullanabilmeniz de ekonominiz ve savunma sanayisindeki gücünüzle doğru orantılıdır. Son yıllarda, Türkiye her alandaki hamleleri ile küreselcilerin tezgahlarını bozarak, devler ligine doğru hızla koşmaya başlamıştır. Türk ve İslam alemine lider Ülke olmamız yakındır, inşallah.

Millet ittifakı ne yazık ki; iktidarı ele geçirme hırsıyla, teröristlere ve küreselcilere yaslanarak, Ülke olarak, yeni destanlar yazmamıza engel olmaya, kutlu yürüyüşümüze son vermeye çabalamaktadır. Erdoğan gitsin de ne olursa olsun mantığı ile adeta ceddimiz Abdülhamid hanın gitmesi ile parçalanan Osmanlı devleti aliyesi gibi, Türkiye Cumhuriyeti de parçalanmak ve uydu devlet yapılmak istenmektedir. Senaryo aynıdır!

Yedili masa ekibi, savunma sanayimizde bugüne kadar temin edilmiş bütün gelişmelerin yok edileceğini, darbecilerin ve teröristlerin af edileceğini açıkça söylemektedirler. Yeni ortakları tarafından federasyon ve bölünme zırvaları artık her yerde dillendirilmektedir. Gizli odalardaki kirli pazarlıklar deşifre olmaya başlanmıştır. Ekonomiye ve devlet yönetimine ait hiçbir planları olmayıp, iradelerini tamamen dış güçlerin kirli emellerine teslim etmişlerdir.

Cumhur ittifakının, ülkemiz için hayırlı ve elzem olduğunu kat’iyyetle değerlendirmekteyim.

Bu nedenle, ABD ve İngiltere özel birimleri ile irtibat halinde, karanlık projelere dahil olarak, ülkemizin istikbalini karartmaya çalışan yıkım masasına, asla geçit vermeyerek; bugüne kadarki icraatları ile kendisini ispat etmiş olan, sayın Cumhurbaşkanımızı ve Cumhur ittifakını desteklediğimi, akraba, dost ve arkadaşlarımla paylaşmayı bir vatandaşlık görevi telakki ettiğimi, saygılarımla, arz ederim.

Gürcan ONAT, 11.05.2023, 12.30, Fatih 

8 Nisan 2023 Cumartesi

Nefsime Ders: Zan

Sekiz sene önce, 2015 yılında yaşamış olduğum bir hadiseyi, bir kenara not etmişim; nefis aynı nefis olduğu için yayınlama ihtiyacı hissettim. Rabbim bizi bir an dahi nefsimize bırakmasın.

Yatsı namazını kılmak için camiye girdim. Ezan yeni bittiğinden, müezzin ezan duasını okuyordu. Dolayısıyla, cemaat dağınık oturmuş; henüz namaz için saf alınmamıştı.

Öne doğru yürüdüm, ön safta bir kişilik boş yer vardı. Doğrudan bu boş yeri doldurmayıp, farza dururken geçerim düşüncesiyle, boşluğun tam arkasına gelecek şekilde, ikinci sırada sünnete durdum. Bir müddet sonra, ben namazdayken, yanı başıma bir kişi gelip namaza durdu. Yan taraflar boş olduğu halde, bana iyice bitişik durması ister istemez dikkatimi çekti.

Sünneti bitirdik, müezzin ihlasları okurken, yanımdaki şahsı biraz daha detaylı gördüm. 55-60 yaş aralığında olduğunu tahmin ettim. Yüzü bir hayli yıpranmıştı. Altında eskimiş bir kot pantolon, üstünde kumaş palto, benimkinden biraz daha uzun sakalı vardı. Dışarıdan bakılınca, çok bakımlı olmayan, biraz da pejmürde bir yapıya sahipti.

Oturduğum yerden hafif kenara çekildim, hemen bitişiğimde, bana çok yakın durduğu için, az arayı açtım. Sağ tarafımda bulunduğundan gayri ihtiyari sola doğru kafamı çevirmiş, düşüncelere dalmıştım: "Ön saftaki yere mi geçmek istiyor" falan, diye aklımdan geçirirken, sağ dizime hafifçe, kibar bir şekilde dokunuldu. Kafamı çevirince, bu hırpani kılıklı şahıs eliyle öndeki boşluğu işaret ederek: "Faddal" dedi. Yüzünde tebessüm vardı. Arap olduğunu anladım. 

Ben de mahcup bir tavırla:  "Siz buyurun" deyip, elimle işaretine karşılık verdim. 

İkimizde oturduğumuz yerden kıpırdamadık. Müezzin kamete başlayınca, kalkmayı özellikle ağırdan aldım. 

Kendi kendime: "Ya Rabbi, bu kalp temizliği ne kadar zor bir şeymiş", dedim. 

Utanmıştım: "Camiye kalıbı getirmek önemli değil, kalbi zanlardan, menfi yorumlamalardan kurtaramadıktan sonra, huzura durmak, hangi yüzle?", diye zihnim dalgalanmaya başlamıştı.

Ben kalkmayınca, yanımdaki şahıs biraz da mecburen ön safa geçti. Sonra, saflar sıkışınca, benim önüm de boşalıp, bana da yer açıldı ve ben de onun yanında yerimi aldım. İkimizde ön safta namazımızı kıldık. Farz namaz bitince hemen camiden çıktım, adeta kaçmak istiyordum. Yanımdaki şahıs da çıktı, son cemaat yerinde sünnete durdu. Giderken iyice inceledim, bu hırpani kişiyi.

Doğrusu, bana iyi ders vermişti. 

Oysa, Allah Teala: " Zannın çoğundan sakının" demiyor muydu?

Resulullah efendimiz de: "Kötü zandan sakının!" diye, uyarmamış mıydı?

Hem yüzümü çevirmiş, hem de zanda bulunmuştum.

Güya sevap kazanmak için camiye gittiğim halde, günahları donanıp mı gelmiştim?

Aman, Ya Rabbi; ancak sana sığınıyor ve ancak senden yardım diliyorum. Beni bir an dahi nefsime bırakma. (Amin)

Pişman oldum. Adam olabilmek için, demek daha çok fırın ekmek yiyerek, çok yürümem gereken yollarım varmış...  (Gürcan Onat, 2015, Fatih)

Bu hadisede kötü zannımı yanımdaki kişinin sayesinde, hemen fark edebilmiştim. Şimdi düşünüyorum da acaba fark edemediğim kaç zannım vardır. Beyin sürekli zan fırtınaları ile meşgul olmaya devam ediyor; kalp de bundan etkileniyor. İyi olanlar neyse de kötü olan zanların hesabını ahirette nasıl vereceğiz acaba?

Hucurat Suresi 12: "Ey iman edenler! Zandan çok kaçının! Şüphesiz ki zannın bir kısmı günahtır..."

Buhari, Vesaya, 8, Müslim Birr, 28: "Kötü zandan sakının! Çünkü zan, yalanın ta kendisidir. ..."

Ya bir de, kötü zanlar neticesinde, sebebiyet verdiğimiz büyük günahlar ve olumsuz olaylar meydana gelmişse; işte, o zaman halimiz harap.

Allah'a sığınıp, zandan bütün gücümüzle sakınmaktan başka çıkar yol görünmüyor, vesselam.

Gürcan Onat, 2023, 17.30, Fatih. 

CEHENNEM

Sosyal Medya için, sokak röportajı yapan delikanlı, elindeki mikrofonu caddede yürüyen gençlere yöneltip, “öldükten sonra ne olacak?” Diye s...