19 Aralık 2023 Salı

CUNTACI TEĞMENLER MESELESİ

Kasım ayında Tuzla piyade okulunda teğmenler arasında bir şeyler oldu. Basına da yansıyan bu hadise üzerine bazı tepkiler gösterildi; MSB ’lığı tarafından soruşturma da açıldı, lakin adet olduğu veçhile pek de üzerinde durulmadan, bir an önce kapatılmaya çalışıldığı da gözlerden kaçmadı.

“Aman canım ne ki, alt tarafı teğmen bunlar, daha rütbeleri ne bunların” diye düşünebilirsiniz. “Aman Allah’ım, neler oluyor cunta hortladı, derhal kelleler uçurulsun” da diyebilirsiniz…

Ben ise, bu olay hakkında geriye de yönelik olarak, idari ve hukuki inceleme başlatılması gerektiğini, değerlendiriyorum.

12 Eylül 1980 darbesinde Hava Harp Okulunda 3 yılını tamamlamış bir öğrenci olmam hasebiyle, o yıllarda yaşadıklarımı unutmuş değilim. 28 Şubat post modern darbe sürecini hala tüm sıcaklığı ile hatırlamam sebebiyle; her ne kadar artık bizim devrelerimizin tamamı emekli olmuş olsa da TSK yapısının ne olduğunu çok iyi bilen bir kişi olarak, bu hadisenin ciddiye alınması gerektiğini ifade ediyorum.  

FETÖ kalkışmasına Millet olarak Cumhuriyet tarihinin en şanlı direnişini gösterip, Osmanlı tokadıyla tüm darbecileri, yurt dışı bağlantıları ile birlikte yerle yeksan etmemizi müteakiben; “artık darbeler ve darbe zihniyeti bitmiştir” naraları atmış olsak da şimdi bir durup, “hele, neler oluyor arkadaş” demek icap etmiştir. Bu, teğmenler vesilesiyle...

Darbeler bitti mi, bitmedi mi? Bitmedi ise neden bitmedi?

FETÖ kalkışmasından sonra tüm askeri okullar boşaltıldı. Çok ciddi temizlik yapıldı. Devlet paranoyak derecede aşırı tepki ile büyük operasyonlar gerçekleştirdi. Haklıydı. Ölüm kalım meselesiydi. “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” durumu vardı. “Ya herro ya merro” denildi. ABD aparatı FETÖ, en tehlikeli kanser hastalığı gibi bünyeden temizlenmeye çalışıldı. Buna rağmen, kriptolar varlığını sürdürmeye devam ediyorlar…

Sıfırlanan askeri okullara yeni öğrenci alınırken, Cumhuriyet tarihinin en titiz, en dikkatli mülakatları yapıldı. Mülakatlara bizzat girmesem de komisyonları koordine eden kişi olarak komisyonlarda görev alan tüm üyelerin ne kadar ciddi ve hassas çalıştıklarına şahit oldum. FETÖ iltisaklı bir yana, adeta hasbel kader uzaktan onlara bakmış insanlar dahi alınmadılar. Akrabalık derecesinde suyunun suyu bile düşünüldü. Vatanını milletini seven saf Anadolu çocukları tercih edilmeye çalışıldı. Çocukların zihinlerinde darbeciliğin tozu dahi olmasın diye hassas davranıldı.  

Peki o halde bu çocuklar içerisinden nasıl, cuntacılık emareleri gösteren, Tuzladaki teğmenler hadisesi zuhur etti? Bu meselenin, “bir teğmenin 10 Kasım töreninde yakasına Atatürk fotoğrafı takmamış olması” kadar basit olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Hayır, ben bu kadar basit olduğunu düşünmüyorum. Yakaya bir fotoğraf takılmaması aynı üniformayı giyen iki teğmeni, birbirine bu kadar düşmanca kavgaya götürmez! Belli ki içeride kamplaşma var! Birileri ikilik oluşturmaya çalışmış! Acı ki başarılmış!

Ankara’da mülakatlar esnasındaki şahsi gözlemim ve o zamanlarda kulağıma gelen fısıltıları dikkate aldığımda bende oluşan kanaat; gözlem altına almamız gereken en önemli hususun askeri okullar ve müfredatları olduğu yönündedir.

Mülakatlarda liyakatli, tertemiz çocuklar seçilip, Milli Savunma Üniversitesine gönderildi. Peki, Harp Okullarında neler oldu?

Sayın Cumhurbaşkanımıza açıkça sesleniyorum: “FETÖ Kalkışmasından sonraki öğretim yıllarında, Harp Okullarında ders veren öğretim görevlileri hakkında, emekli ve muvazzaf ayırımı yapmaksızın inceleme başlatılması talimatını verir misiniz, lütfen!”

Kalkışmadan sonra oluşturulan mülakat komisyonlarında görev alan emekli ve muvazzaf askerler ile Bakanlıklardan gelen görevliler, vazifelerini en güzel şekilde yerine getirmişlerdir. Pırıl pırıl öğrenciler seçilerek okullara gönderilmiştir. Peki, okullarda eğitim başladıktan sonra, bilhassa Kara Harp Okulunda özellikle askeri derslerde bu çocuklara neler verilmiştir?

Evet, MSB Rektörü Prof. Erhan Afyoncu ve Kara, Deniz, Hava Harp Okullarının Dekanları da isabetli seçimlerdi. Görevlerinin gereğini yapmaya çalışmışlardır. Kesinlikle onlar hakkında şüphe oluşturma gibi bir niyetim yoktur ve olamaz da. Ancak, bu insanlar sivildiler ve kuruma yabancıydılar. Ellerinde de sihirli değnek yoktu. Derslere eski öğretim görevlileri girmeye devam ettiler. Okullarda görev yapan öğretim görevlileri içlerinde yeterince temizlik yapılmamıştı veya yapılamamıştı. Darbeci zihniyeti taşıyan muvazzaf ve emekli subaylar askeri konularda ders vermeye devam ettiler. İşte teğmenlerin hadisesi bu durumun sonucudur.

Diğer önemli konu ise müfredat! Müfredatta yeterli düzenleme yapılabilmiş miydi? Mesela; demokrasi dersi var mı? Darbeler tarihi dersi var mı? Yapılan bütün darbeler lanetlenerek anlatılıyor mu? İnsan Hakları dersi konulmuş mu? Başka üniversitelerde çok gerekmese de MSÜ'nde bu ve benzeri dersler mutlaka olmalıdır.

Neticeyi kelam; her şerrin hayra bakan bir tarafı da olurmuş, düşüncesinden hareketle teğmenler hadisesi bir sinyal olarak değerlendirilerek; Harp Okullarında hangi dersler okutuluyor ve özellikle askeri alanlardaki derslere kimler giriyor? Bu konu acilen ele alınmalıdır.

Pansuman tedbirlerle derin yaralar kapatılamaz!

Evet, “artık darbeler ve darbe dönemleri bitmiştir” diyoruz.

Ama, zihinlerden de tamamen temizlenmeden darbeler bitmez!

Eğer, saf çocukların zihinlerine, birileri hala zehir enjekte etmeye devam ediyorlarsa, önlem almamak çok büyük gaflettir.

Milli gururumuz, iftihar vesilemiz olan ordumuz yurt dışında, özellikle terör bölgelerinde üstün başarılara imza atarken, içeride üç beş darbeci kalıntısının bu güzellikleri zedelemeye kalkmasına tahammül edilemez, taviz verilemez, tolerans gösterilemez.

Allah yar ve yardımcımız olsun.

Gürcan Onat, 19.12.2023, Fatih.

10 Kasım 2023 Cuma

Peki, ben ne yapmalıyım?

Siyonistlerin işgalci terör devleti İsrail, katliamlarını sürdürüyor.

Hem de tüm dünyanın gözü önünde!

Bütün dünya sakinleri, sanki bir Amerikan filmi izler gibi seyretmeye devam ediyor.

Masum insanların, bebeklerin parçalanmış vücutlarını artık görmeye tahammül edemeyen vicdan sahipleri tepkilerini koymaya çalışarak, en azından Siyonistlere lanetler okuyor.

Kardeşlik hukukunun şuurunda olan Müslümanlar ve vicdan sahibi sol gruplar kitlesel protesto eylemlerini yapıyor.

Ama, soykırım en vahşi şekliyle işlenmeye devam ediyor. Gözü ve ruhu kapkara olmuş, insanlık duygularından nasipsiz Siyonist, zerre kadar etkilenmeden tüm gücüyle katliamlarına devam ediyor.

Eminim ki, birçok vicdan sahibi insan, “ben ne yapmalıyım” diye, kendi kendine, ciddi olarak arayış içerisinde çırpınıyor.

Artık gelinen durumda, söz söyleme zamanı aşılmış, eylem zamanı çoktan zuhur etmiştir.

Cumhurbaşkanımız devlet aklını işleterek, devlet olarak icap eden sorumluluklarını gereği gibi yapma çabası içerisindedir. Siyasi partiler vicdanları ve insaniyetleri nispetinde gayret sarf ediyorlar. Sivil Toplum Kuruluşları sürekli etkinlik planlıyor. İnsani Yardım Kuruluşları faaliyetlerini sürdürüyor. Aslında, tüm dünyada vicdan sahibi, insani değerlerini henüz tam yitirmemiş kim varsa, bir şeyler yapma gayretlerini sergiliyorlar.

Yine de yapılanlar çok yetersiz, zira hala masum canlar, bebekler Siyonist bombalarla parça parça ediliyorlar.

Şimdi, tüm insanların, tüm güçleri ile seferber olma zamanıdır. Eğer, ekran karşısında katliamları izleyip, “ben ne yapmalıyım?” diye kendimize soramıyorsak, durum şahsımız için vahim demektir. Bu, hala insanlık tekamülümüzü tamamlayamamışız anlamına gelir.

Peki, biz ne yapmalıyız?

Bu soruyu kendine sorabilen kişi mutlaka yapılacak işlere ulaşıyordur ve de yapıyordur.

En basiti, hemen kullandığımız kredi kartlarını TROY karta dönüştürebiliriz. Ben ve eşim yaptık çok şükür. Çok basit ve fakat çok önemli bir işlem.

Artık, herkesin ezberlediği Siyonistlere ait ürünleri kesinlikle kullanmayıp, çevremizde kullanan yakınlarımıza müdahale edebiliriz. Bu ürünleri raflarından kaldırmayan market sahiplerini kibar bir şekilde uyarabiliriz.

İmanımız veya insanlığımız ölçüsünde rahatımızdan ve konforumuzdan fedakârlık yapmaya başlamalıyız…

Çevremizdeki protesto eylemlerine dahil olup, Siyonist katillere karşı atılan sloganlara iştirak edip biz de olanca sesimizle haykırabiliriz.

Yardım kuruluşlarımızın topladığı infaka gücümüz nispetinde destek verebiliriz.

Ülkemizdeki, Musevi ve İsevi vatandaşlarımız ile teşriki mesai yaparak, hep birlikte Siyonistlerin katliamlarına karşı eylemler organize edebiliriz. Hayvan sevenleri de haberdar edebiliriz, zira Gazze’de kediler, köpekler ve kuşlar da öldürülüyor.

Bu eylemlerin hepsi bizim insanlığımızın ve vicdanlarımızın gereğidir. Yoksa biz çok iyi biliyoruz ki, Siyonist katil durmayacak, Gazze’de nefes alan hiçbir canlı varlık kalmayıncaya kadar katliamlarına devam etmek isteyecektir.

Şunu da çok iyi biliyoruz ki; Siyonist’in anladığı tek dil güçtür. Bu nedenle, şahsen Cumhurbaşkanımızın; Mehmetçiği Gazze’ye gönderme fikrini değerlendirmeye almasını kaçınılmaz olarak görmekteyim. Eğer, Mehmetçik gidemez ise, seferberlik ilan edilsin. Yaşım 64 oldu, ama ilk ben koşmaya hazırım, Askerlik Şubesi önüne. Şundan da eminim, binlerce gencin şu an kanı kaynamakta ve “ah bir sefer imkânı olsa Siyonist’in tepesine binsem” diye hayal kurmaktadır.

Açık söylüyorum; bu kadar vahşet karşısında eğer hala “ben ne yapabilirim” sorusunu zihninizde dolaştırmaya başlamamışsanız, insan olma gelişiminizi tamamlamamışsınız, balçık olarak yaşıyorsunuz demektir. Sizin, daha fazla bebek, daha fazla çocuk katliamlarını, o küçücük parçalanmış bedenleri izlemeniz gerekiyor demektir. İzlemeye devam edin, izledikçe belki kurumuş olan insani letaifleriniz canlanmaya başlar, insani duygularınız kıpırdanmaya başlar…

Adalet Cesaret İster

Herkes şunu bilsin ki; O gün gelecek, mutlaka gelecek, kesinlikle gelecek…

Gürcan Onat, 10.11.2023. 17.00, Fatih 

22 Eylül 2023 Cuma

ŞERİATÇI MISIN?

-          Sen şeriatçı mısın?

Diye sorarlar, bazen, birileri…

Sohbet ederken, nasıl olursa birden geliverir, bu soru. Zaten genellikle öyle pattak çıkıverir.  Bir değil, aslında çok tekrarını yaşamıştım ben, namaza başladığım günden itibaren…

Ama artık tecrübeliyim. Tak, diye cevabını yapıştırmıyorum, gayri. Önce karşı soru ile mevzuyu biraz açmaya çalışıyorum.

-          Şeriat nedir, senin düşüncene göre? Kavramın muhtevası konusunda hem fikir olalım ki; iletişimimiz sağlıklı olsun, değil mi?

Söz, bir iletişim aracı. Kavramlar ise, zihnimizdeki anlamları yüklediğimiz sözel disiplinler. Kavramların, mucitleri tarafından içlerine yüklenen hakiki manaları olsa da her zihin, her kavrama kendi müktesebatına münasip hususi bir mana atfetmektedir, uygulamada.

Konuşmalarımızdaki ayrılık ve tartışmalarımız, işte bu farklı muhteviyat nedeni ile olmaktadır.

-          Sen bana böyle, dedin

-          Hayır, ben sana bunu, dedim

-          Böyle dedin, işte

-          Ya ben, onu değil, bunu demek istedim…

Uzar gider… Konu bırakılır, ne demek istediğimizi anlatmaya döner, sohbet.

Modası hiç geçmeyen suçlama, “şeriatçılık” yaftasıdır.

Malum zihniyet, her fırsatta bu yaftayı yapıştırıverir:

-          Yoksa, sen şeriatçı mısın? Şeriat mı istiyorsun?

Bu yaftayı yiyen kişi, artık inanç seviyesine göre kılıktan kılığa girerek, kıvranır durur.

Yafta, kelimesini kasıtlı kullanıyorum. Zira, farklı zihinlerde olanları açmaya çalışıyorum. Aslında, elbette “şeriat” kelimesi özü itibarıyla “yafta” kelimesini hak eden bir kelime değil. Lakin, öyle zihniyetler var ki; şeriat kavramını büyük bir cürüm gibi değerlendirmektedir. Hepimizin çevresinde vardır, bu şahıslar.

Bu kişiler, size “şeriatçı mısın” derken; ya sizi bir tuzağa çekmek istiyor ya korkutup bastırmaya çalışıyor ya da hakaret ediyor vs.

Dolayısıyla, eğer ciddi olarak konuşmayı becerebilecek isek; önce kavramlar konusunda anlaşmamız icap etmektedir.

Ben, artık bu soruya muhatap olduğum vakit, hemen karşı soru ile önce kavramın anlamı konusunda hem fikir olmayı sağlamaya çalışıyorum.

Özellikle bizim ülkemizde şeriat kavramı, dindar ile dindar olmayan veya bürokrat ile vatandaş ya da akademisyen ile halk, hatta kadın ile erkek durumuna göre; inanç, cinsiyet, etnik, kurumsal, sosyal, siyasi kimliğine bağlı olarak çok farklı anlamlar taşımaktadır.

Hatta diyebilirim ki; “şeriat” kavramı kadar, insandan insana anlamı değişen başka bir kelime belki dağarcığımızda yoktur!

En kötüsü ise; kendilerini, Kemalist olarak adlandıran kesimin, kendinden olmayan dindar insanları sindirmek ve sopalamak için kullanılacak bir cop olarak görmeleridir.

Bu yazımda manasını vermeye çalışmayacağım. Zaten, hepimizin kafasında bir anlamı bulunuyor. Kendi zihnindeki anlamın ne derece gerçeğine uygun olduğunu merak edenler, sözlüğe bakıp hakikati görebilirler.

Benim derdim; bugün, günümüzde, bu çağda hala bu kelimenin baskı ve aşağılama aracı olarak kullanılabilmesi…

Ve hala insanların açıkça, göğsünü gere gere; “ben şeriatçıyım”, ya da “şeriat istiyorum” diyememeleridir.

Eğer, şeriat (kanun) kelimesini hukuki bir terim olarak değil, inanca müteallik (İslam Kanunu ya da Allah’ın kanunu) bir kavram olarak kullanarak, bunun üzerinden evet hayır yarışına veya inat veya tarafgirliğine girebiliyorsak; derhal bu inatlaşmadan vaz geçmemiz gerekmektedir. Zira, imanlar gidebilecektir. Kendi ağzımız ile ahirette altından kalkamayacağımız bir vebal altında kalabileceğiz. Diyanet İşleri Başkanlığına bu konuda önemli vazifeler düşmektedir.

Öncelikle, “şeriat” kavramının artık doğru anlaşılması şart olmuştur. Türkiye’de yaşayan, aynı Milli Eğitim Programından geçmiş vatandaşlar olarak, hepimizin zihninde aynı anlam olmalıdır.

İslam şeriatının devlet rejimi olarak ülkemizde uygulanıp uygulanmama meselesi, ikinci bir konudur ki; bu konu siyasileri ilgilendirmektedir. Siyasi Partiler kendi tüzükleri içine bunu alırlar almazlar, bu onların iç meselesidir. Her parti kendi programını yapar, vatandaş da gider tercihini yapar. Ülkede demokrasi var.

Sosyal yaşantımızda bu tartışma artık sona ermelidir.

Hele ki şahıs bazında hiç kimsenin hiç kimseyi bazı kavramlar ile taciz etmeye hak ve salahiyeti yoktur. Bu, bir insan hakları ihlalidir!

Bizim, 70 ve 80’lerde moda tahkir kavramlarımız vardı:

-          Komünist misin lan!

-          Sen yoksa faşist misin?

O iş bitti. Ama, “şeriatçı mısın?” sopasını bir türlü çöplüğe atamadık. Hatta, İngiliz muhipleri cemiyeti tarafından öyle bir mahalle baskısı oluşturulmuş ki; amasız, fakatsız fikrini açıkça ifade edebilen çok az sayıda Müslüman bulabilirsiniz, diyebilirim.

Bazen, benim tepemin tası atma noktasına gelip, şeriatçı mısın? Diyene:

-          Sen kafir misin ulan!

-          Vay gavur vay!

Diyesim geliyor ama demeyeceğim elbette, öyle bir şey. Bugüne kadar hiç denemedim ve bundan sonra da olmayacak. Her şeyden önce ağzıma yakışacağını hiç düşünmüyorum. Ama artık biz de tahammülümüzle sınanmak istemiyoruz, yani… Lütfen!

Sağlıklı toplum, sağlıklı sosyal hayatımız olsun istiyorsak, psikolojik ve sosyal baskı araçlarından vaz geçmemiz, itibar suikastı yapmamamız ve tahkir ifadelerini kullanmamamız gerekmektedir. Hatta, şarttır!

En baştaki sorunun cevabını müteakip yazıya bırakmak istiyorum.

Allaha emanet olunuz

Gürcan Onat. 22.09.2023, 17.15, Fatih.


16 Temmuz 2023 Pazar

DARBELER BİTTİ Mİ?

15 Temmuz hain FETÖ kalkışmasının yaşandığı son darbe teşebbüsünden tam yedi yıl geçti. Bugün çok rahatlıkla şunu söyleyebiliriz ki, darbeler artık ülkemizde bitmiştir. Bundan sonra, hiç kimse Türkiye'de darbe teşebbüsünde bulunamayacaktır.

Eğer bulunmaya kalkan olursa, yine minarelerden salalar gökleri çınlatırken, milletimiz yeni destanını yazmakta hiç tereddüt göstermeyecektir!

Bu milletin ruh halini sağır sultan bile duydu ve idrak etti, gayri.

Fakat, bir yanlış anlaşılmaya da sebebiyet vermeyelim. Darbeler bitti derken, darbe heveslileri bitti demiyoruz, elbette...

İçte ve dışta!

Tabii ki, meşru yoldan iktidara gelemeyen kifayetsiz muhterisler farklı yollar arayacaklar ve hiçbir ittifak bulamazlar ise darbe yollarını da zorlayacaklardır. Lakin, bu arayış, küçücük beyinlerinde, kendi kendilerini bunalıma sokmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Son ve en önemli fırsat FETÖ yapılanmasıydı. Dünyanın hiçbir ülkesinde, bu kadar devlet içine sızabilen; silahlı kuvvetlerin kumanda merkezine yerleşebilen, emniyet teşkilatını neredeyse tamamen kapatan, yargı müessesesini kontrol altına alabilen, iş dünyasını etkileyen, halkın gözünde dindar intiba bırakmak suretiyle kabul edilir olabilen, başka bir terör örgütü olmamıştır.

Siyaset arenasında, bir çok siyasi parti liderlerini tesir alanlarına almışlardı. Rahmetli Necmettin Erbakan'a hiç yaklaşamadılar. Bir de uzun adamı kullanamadılar.

Bu kadar devlet içine sızmış bir örgütün başarılı olamaması için sadece bir tek şey gerekiyordu: Allah'ın yardımı!

Allah Teala, bu necip millete Rahmetiyle tecelli etti, hainlerin tuzaklarını kendi başlarına boca etti.

Bir panik, darbe saatini gece üçten akşam dokuza çekince kendi ayaklarına sıkmış oldular.

Eğer, gece üçte kalkışmış olsalardı. Ya başarılı olmuş olacaklardı. Ya da şehit sayımız 251 değil belki 251.000 olacaktı. Belki, iç savaş çıkmış olacaktı. Ki, bu durum zaten pusuda bekleyen NATO görünümlü ABD ve İngilizlerin bekledikleri fırsat olmuş olacaktı. Ondan sonrasını, düşünmek dahi istemiyorum.

Gittikçe güçlenen Türkiye'yi durdurmak isteyen, hakim güçler; yeni planlar bulmakta ve devreye sokmakta pek fazla ihmalkar davranacak değiller, muhakkak. Son ve en çok güvendikleri FETÖ ellerinde patlayınca, daha tiziz olacakları da muhtemeldir. Zira, altmışlı yıllardan beri denemedikleri aparat kalmadı, aslında. Sağ sol kavgası tuttu ama daha çok gençler arasında  ve bir dönemdi, kapandı gitti. Alevi Sünni kavgasını çok kaşıdılar ama hiç tutturamadılar. Anadolu irfanı bu oyunun üstesinden gelmeyi başardı. Türk Kürt kavgasına tüm güçleri ile yüklendiler, fakat sadece bir terör örgütü çıkartabildiler, onu da çoğunlukla Ermenilerden destek almak suretiyle. Artık, can çekişen terörün de son nefesini vermek üzere olduğunu çok iyi biliyorlar. FETÖ ellerinde patlayınca, tüm muhalefet partilerini birleştirip akılları sıra demokratik atraksiyon denediler ama yanlış ata oynayınca, halkımızın ferasetiyle tüm planları suya düştü.

Neticeyi kelam; darbeler bitmiştir, darbeciler bitmemiştir.

Bürokrasinin içlerinde ve iş dünyasında saklı bir halde hayatlarını idame ettiren Sabatay'cılar ile Masonlar sessiz bekleyişlerini sürdürmektedir. Geçmiş yıllarda, ekonomik darbe ufak çapta denenmiş olsa da can alıcı bir şekilde, henüz tam olarak kullanılmamıştır.

Bu nedenle; ne olursa olsun, gevşeklik ve gaflet göstermemek, har daim istim üstünde olmak, bekamız için, vatanımızda hür ve bağımsız yaşayabilmemiz için önemini halen muhafaza etmektedir.

Allah, yar ve yardımcımız olsun.

Gürcan Onat, 16,07,2023, Fatih.

11 Mayıs 2023 Perşembe

ŞAHSIM ADINA SEÇİM AÇIKLAMASI


14 Mayıs’ta yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimlerinin ülkemiz için hayati öneme haiz olduğu, herkesçe malumdur.

Bu seçim, geçmiş seçimlere nazaran, sonuçları itibarıyla çok kritik bir durum arz etmektedir.

Politik tarafgirlik gözlüğüyle, algı operasyonlarıyla, sosyal medya oyunlarıyla, dış destekli bol makyajlı kampanya tuzaklarıyla halkımızın zihinleri bulandırılıp, aklı selim hareket etmeleri zorlaştırılmaya çalışılmaktadır. Adeta, birileri tarafından şeytana melek, meleğe şeytan sureti giydirilmektedir.

Böyle bir durumda, şahsen benim de bağımsızlığımızı, milli bütünlüğümüzü, ülkemizin istikbal ve selametini düşünerek, tarafımı dostlarımla paylaşma zaruretim hasıl olmuştur.

Kimlerin desteğiyle, ne maksatla kurdurulduğu belli olan altılı masa elemanlarının gizli ortaklarının da aleni olması ile artık devleti yönetmek için değil, yıkım ekibi olarak gelmek istedikleri aşikâr olmuştur. Millet ittifakının emperyalist devletler tarafından açık bir şekilde hatta resmen desteklendiği ve adeta devletimizin talan, yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızın yağmalanma planlarının yapıldığı bu seçimde; bağımsızlığımız, milli bütünlüğümüz ve istikbalimiz için sandığa giderek oyumuzu kullanmamız da azami derecede önemli bir hale gelmiştir.

Özellikle, savunma sanayimizdeki gelişmelerle dışa bağımlılığımızın gittikçe azalması, hatta yakın gelecekte tamamen sıfırlanacak olması, doğal gaz, petrol keşiflerimizle, ülke yöneticilerimizin iradeleri üzerinde, geçmişteki tesir kabiliyetlerinin ve hakimiyetlerinin kalmaması, dış güçleri ciddi manada rahatsız etmiştir.

Bağımsızlık irade ile ölçülür.

İradenizi milletinizin lehinde kullanabilmeniz de ekonominiz ve savunma sanayisindeki gücünüzle doğru orantılıdır. Son yıllarda, Türkiye her alandaki hamleleri ile küreselcilerin tezgahlarını bozarak, devler ligine doğru hızla koşmaya başlamıştır. Türk ve İslam alemine lider Ülke olmamız yakındır, inşallah.

Millet ittifakı ne yazık ki; iktidarı ele geçirme hırsıyla, teröristlere ve küreselcilere yaslanarak, Ülke olarak, yeni destanlar yazmamıza engel olmaya, kutlu yürüyüşümüze son vermeye çabalamaktadır. Erdoğan gitsin de ne olursa olsun mantığı ile adeta ceddimiz Abdülhamid hanın gitmesi ile parçalanan Osmanlı devleti aliyesi gibi, Türkiye Cumhuriyeti de parçalanmak ve uydu devlet yapılmak istenmektedir. Senaryo aynıdır!

Yedili masa ekibi, savunma sanayimizde bugüne kadar temin edilmiş bütün gelişmelerin yok edileceğini, darbecilerin ve teröristlerin af edileceğini açıkça söylemektedirler. Yeni ortakları tarafından federasyon ve bölünme zırvaları artık her yerde dillendirilmektedir. Gizli odalardaki kirli pazarlıklar deşifre olmaya başlanmıştır. Ekonomiye ve devlet yönetimine ait hiçbir planları olmayıp, iradelerini tamamen dış güçlerin kirli emellerine teslim etmişlerdir.

Cumhur ittifakının, ülkemiz için hayırlı ve elzem olduğunu kat’iyyetle değerlendirmekteyim.

Bu nedenle, ABD ve İngiltere özel birimleri ile irtibat halinde, karanlık projelere dahil olarak, ülkemizin istikbalini karartmaya çalışan yıkım masasına, asla geçit vermeyerek; bugüne kadarki icraatları ile kendisini ispat etmiş olan, sayın Cumhurbaşkanımızı ve Cumhur ittifakını desteklediğimi, akraba, dost ve arkadaşlarımla paylaşmayı bir vatandaşlık görevi telakki ettiğimi, saygılarımla, arz ederim.

Gürcan ONAT, 11.05.2023, 12.30, Fatih 

8 Nisan 2023 Cumartesi

Nefsime Ders: Zan

Sekiz sene önce, 2015 yılında yaşamış olduğum bir hadiseyi, bir kenara not etmişim; nefis aynı nefis olduğu için yayınlama ihtiyacı hissettim. Rabbim bizi bir an dahi nefsimize bırakmasın.

Yatsı namazını kılmak için camiye girdim. Ezan yeni bittiğinden, müezzin ezan duasını okuyordu. Dolayısıyla, cemaat dağınık oturmuş; henüz namaz için saf alınmamıştı.

Öne doğru yürüdüm, ön safta bir kişilik boş yer vardı. Doğrudan bu boş yeri doldurmayıp, farza dururken geçerim düşüncesiyle, boşluğun tam arkasına gelecek şekilde, ikinci sırada sünnete durdum. Bir müddet sonra, ben namazdayken, yanı başıma bir kişi gelip namaza durdu. Yan taraflar boş olduğu halde, bana iyice bitişik durması ister istemez dikkatimi çekti.

Sünneti bitirdik, müezzin ihlasları okurken, yanımdaki şahsı biraz daha detaylı gördüm. 55-60 yaş aralığında olduğunu tahmin ettim. Yüzü bir hayli yıpranmıştı. Altında eskimiş bir kot pantolon, üstünde kumaş palto, benimkinden biraz daha uzun sakalı vardı. Dışarıdan bakılınca, çok bakımlı olmayan, biraz da pejmürde bir yapıya sahipti.

Oturduğum yerden hafif kenara çekildim, hemen bitişiğimde, bana çok yakın durduğu için, az arayı açtım. Sağ tarafımda bulunduğundan gayri ihtiyari sola doğru kafamı çevirmiş, düşüncelere dalmıştım: "Ön saftaki yere mi geçmek istiyor" falan, diye aklımdan geçirirken, sağ dizime hafifçe, kibar bir şekilde dokunuldu. Kafamı çevirince, bu hırpani kılıklı şahıs eliyle öndeki boşluğu işaret ederek: "Faddal" dedi. Yüzünde tebessüm vardı. Arap olduğunu anladım. 

Ben de mahcup bir tavırla:  "Siz buyurun" deyip, elimle işaretine karşılık verdim. 

İkimizde oturduğumuz yerden kıpırdamadık. Müezzin kamete başlayınca, kalkmayı özellikle ağırdan aldım. 

Kendi kendime: "Ya Rabbi, bu kalp temizliği ne kadar zor bir şeymiş", dedim. 

Utanmıştım: "Camiye kalıbı getirmek önemli değil, kalbi zanlardan, menfi yorumlamalardan kurtaramadıktan sonra, huzura durmak, hangi yüzle?", diye zihnim dalgalanmaya başlamıştı.

Ben kalkmayınca, yanımdaki şahıs biraz da mecburen ön safa geçti. Sonra, saflar sıkışınca, benim önüm de boşalıp, bana da yer açıldı ve ben de onun yanında yerimi aldım. İkimizde ön safta namazımızı kıldık. Farz namaz bitince hemen camiden çıktım, adeta kaçmak istiyordum. Yanımdaki şahıs da çıktı, son cemaat yerinde sünnete durdu. Giderken iyice inceledim, bu hırpani kişiyi.

Doğrusu, bana iyi ders vermişti. 

Oysa, Allah Teala: " Zannın çoğundan sakının" demiyor muydu?

Resulullah efendimiz de: "Kötü zandan sakının!" diye, uyarmamış mıydı?

Hem yüzümü çevirmiş, hem de zanda bulunmuştum.

Güya sevap kazanmak için camiye gittiğim halde, günahları donanıp mı gelmiştim?

Aman, Ya Rabbi; ancak sana sığınıyor ve ancak senden yardım diliyorum. Beni bir an dahi nefsime bırakma. (Amin)

Pişman oldum. Adam olabilmek için, demek daha çok fırın ekmek yiyerek, çok yürümem gereken yollarım varmış...  (Gürcan Onat, 2015, Fatih)

Bu hadisede kötü zannımı yanımdaki kişinin sayesinde, hemen fark edebilmiştim. Şimdi düşünüyorum da acaba fark edemediğim kaç zannım vardır. Beyin sürekli zan fırtınaları ile meşgul olmaya devam ediyor; kalp de bundan etkileniyor. İyi olanlar neyse de kötü olan zanların hesabını ahirette nasıl vereceğiz acaba?

Hucurat Suresi 12: "Ey iman edenler! Zandan çok kaçının! Şüphesiz ki zannın bir kısmı günahtır..."

Buhari, Vesaya, 8, Müslim Birr, 28: "Kötü zandan sakının! Çünkü zan, yalanın ta kendisidir. ..."

Ya bir de, kötü zanlar neticesinde, sebebiyet verdiğimiz büyük günahlar ve olumsuz olaylar meydana gelmişse; işte, o zaman halimiz harap.

Allah'a sığınıp, zandan bütün gücümüzle sakınmaktan başka çıkar yol görünmüyor, vesselam.

Gürcan Onat, 2023, 17.30, Fatih. 

2 Nisan 2023 Pazar

NE ACAYİP BİR RUH HALETİ

 "Yahudi Ka'b bin Eşref ile Huyey bin Ahtab, Uhud savaşından sonra otuz Yahudi ile birlikte Mekke'ye gittiler.

Ebu Süfyan bin Harb dedi ki: "En sevdiklerimiz, biz ya da onlar yok oluncaya kadar bu adamla (Muhammed'le) savaşmakta bize yardım edenlerdir."

Ka'b bin Eşref , Ebu Süfyan'a dedi ki: "Sizden otuz kişi, bizden de otuz kişi gelsin. Göğüslerimizi Kabeye dayanarak bu beytin rabbine, olanca gücümüzle Muhammed'e karşı savaşacağımıza yemin edelim."

Ardından Kabeye giderek bu şekilde yemin ettiler.

Ebu Süfyan, Ka'ba sordu: "Sen ehli kitaptan bir kişisin, kitabı okuyorsun. Söyle, biz mi daha çok hidayet üzereyiz, yoksa Muhammed mi?"

Ka'b, soruya soruyla karşılık verdi: "Muhammed sizi neye çağırıyor?"

Ebu Süfyan cevap verdi: "Allah'a ibadet etmeye, ona hiç bir şeyi ortak koşmamaya çağırıyor."

Ka'b dedi: "Peki, sizin durumunuzu bana bildirin"

Halbuki o, onların durumunu biliyordu.

Ebu Süfyan cevap verdi: "Biz hörgüçlü develerimizi keseriz, misafire ikram ederiz, esiri kurtarırız, hacılara su veririz, Rabbimizin beytini imar ederiz, akrabalık bağını gözetiriz, ilahlarımıza ibadet ederiz, üstelik biz harem ehliyiz."

Bunun üzerine Ka'b dedi ki: " Allah'a yemin ederim, sizin yolunuz Muhammed'in yolundan daha hidayetkardır."

Bunun üzerine yüce Allah, "görüyor musun şunları, kitaptan nasip verilenleri.... buyruklarını indirdi." (1)

Mukatil bin Süleyman'ın tefsirinde anlattığı bu hadiseyi, Ömer Nasuhi Bilmen şu şekilde aktarmıştır:

"Rivayete göre Yahudilerden Huyey bini Ahtep ve Keb İbni Eşref ile beraber yetmiş kadar arkadaşları Uhud vakasından sonra Mekke’i mükerreme’deki müşriklerin yanına gitmişler, Müslümanların aleyhine bir sözleşme yapmak istemişler, fakat Mekke müşrikleri bunların hakkında şüpheye düşmüşler siz ehli kitapsınız, Muhammed -aleyhisselâm- da kitaba davet ediyor. O halde siz onun aleyhine olarak bizimle nasıl teşriki mesai edebilirsiniz? Eğer siz bizim putlara secde ederseniz size o zaman inanırız demişler, o Yahudiler de Mekke müşriklerini tatmin için onların putlarına secde etmişler. Sonra, Mekkeliler: "Bizim dinimiz mi doğru, Müslümanların dini mi doğru, diye sormuşlar ve dinleri hakkında şöyle malûmat vermişler: “Biz Kâbe’nin valileriyiz, hacılara su veririz, misafirlere konuklukta bulunuruz, esirleri serbest bırakırız, akrabayı gözetiriz, Rabbimizin evini tamir ederiz. Muhammed -aleyhisselâm- ise yalnız bir Allah’a ibadet edilmesini istiyor, putlara ibadeti yasaklıyor, ata ve ecdadımızın dinini terk etmemizi teklif eyliyor, aramıza ayrılık düşürmüş bulunuyor.”

Bunun üzerine Ka'b da demiş ki: "Vallahi sizin yolunuz Muhammed’in -Aleyhisselâmın- takib ettiği yoldan daha doğrudur."

İşte onlar böyle putperestleri  ehli tevhide tercih etmiş, kendileri de o müşrikler gibi Cibt ve Tâğuta secde eylemişlerdi. Bunun üzerine bu mübarek ayetler nazil olmuş, onların da müşrikler ile aynı düşüncede olduklarını göstermiştir. (2)

Beydavi, aynı hadiseyi sayı vermeden, bir bölük Yahudi'yle Mekke'ye Kureyş ile ittifak amacıyla gittiklerini belirterek, hadiseyi daha özet olarak anlatmaktadır. (3)

Elmalılı da, Yahudilerin reislerinden Huyeyy b. Ahtab ile Ka'b b. Eşrefin yanlarına Yahudilerden yetmiş süvari alarak Mekke'ye, Kureyş ile bir ittifak  ve sözleşme yaparak Resulullah ile olan ahidlerini bozmak istediklerini belirterek, aynı hadiseyi anlatmaktadır. (4)

Bu hadise üzerine, Allah Teala, Resulüne indirdiği ayetlerinde Müslümanları şu şekilde bilgilendirmektedir. Nisa suresi: 51

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يبًا مِنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَهْدٰى مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا سَب۪يلًا

(Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görmedin mi? Cibte ve tağuta iman ediyorlar, sonra da kâfirler için “Bunlar Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır” diyorlar.)

Kendilerine kitaptan nasip verilenlerin Yahudiler olduğu çok açıktır. Müfessirler bu konuda hemfikirdir. Hadisede görüldüğü üzere, sırf Müslümanlara düşmanlıkları nedeniyle, Mekke müşrikleriyle ittifak yapıp, kendi inançlarını da göz ardı etmişlerdir. Kitabı mukaddesin üzerinde çok durduğu ve hep kötülediği putperestlik ve şirk bulunmasına rağmen onlar, müşriklerin, Müslümanlardan daha doğru bir yola inandıklarını ilan etmişlerdi. Öyle olmadığını bildikleri halde, bu yalanı söylemekten çekinmemişlerdir.

Bu ayeti kerimede cibt ve tağut kelimeleri dikkat çekiyor.

İsfehani'nin Müfredatında cibt: "Kendisinde hayır bulunmayan, bir işe yaramaz, değersiz şey demektir. Allah dışında ibadet edilen her şeye cibt denilmiştir. Sihirbazlar ve kahinlere de cibt denilir." (5)

Tağut kelimesini Mevdudi, "eğer bir kimse Allah'a isyan eder ve O'nun kullarını kendisine boyun eğmeye zorlarsa, o zaman tağuttur. Böyle kimse şeytan, rahip, dini veya politik lider, kral veya bir devlet olabilir. Bu nedenle, bir kimse tağutu reddetmedikçe, gerçekten Allah'a inanmış sayılmaz" şeklinde açıklamıştır. (6) 

Ö. N. Bilmen tefsirinde şunları kaydetmiş; "Kitaptan nasipleri oldukları halde böyle cahilce müşrikçe bir harekette bulunuyorlar, (ve) bu adiliği yapan o kimseler (kâfirler için bunlar müminlerden) İslâm dinini kabul etmiş zatlardan (daha doğru bir yoldadırlar, deyiveriyorlar) ne acayip bir ruh haleti!.. Bütün ilâhî kitapları, bütün Yüce Peygamberleri tasdik eden, bütün güzel ahlâkı yaymaya çalışan Müslümanlara öyle bir yüce zümreye karşı dinden mahrum, putlara tapmakla meşgul Arap müşriklerini, öyle cahil bir taifeyi tercih etmek alçaklığında bulunuyorlar."

Gerçekten anlaşılır gibi değil.

Ehli kitap olduğunu söyleyeceksin, aynı Allah'a ibadet ettiğini söyleyeceksin, sonra siyasi istikbal için puta tapan cahil müşriklerle anlaşma yapmak uğruna, kendilerine daha doğru yolda oldukları yalanını söyleyeceksin.

Ne acayip bir ruh haleti!...

Peki, bu durum, günümüzde yaşadığımız politik hadiselerle bir benzerlik göstermiyor mu?

Bizler çok iyi biliyoruz ki; Kur'an, tarih kitabı değildir. O, hayat kitabıdır!

Tarihten örnekler vermektedir; bugün, o yaşananlardan ibret alıp kendimize çeki düzen verelim diye...

Aynı yanlışları tekrarlamayalım diye...

O acayip ruh haline bürünmeyelim diye...

Müteakip ayeti kerime ise; ahirette, sonucun çok vahim olduğunu açıkça ifade etmektedir.

Nisa suresi: 52

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذٖينَ لَعَنَهُمُ اللّٰهُؕ وَمَنْ يَلْعَنِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ نَصٖيراًؕ 

(Bunlar Allah’ın lânetlediği kimselerdir. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı kimseye yardımcı bulamazsın) 

Bu mübarek ayetler, putlara, şeytanlara tapınan, kâfirleri müminlere tercih eden bir takım Müslüman düşmanlarının ilâhî lânete hedef olduklarını bildirmektedir.

O dönemde, Yahudilerin hangi haleti ruhiye içerisinde olduklarını bilmemiz zor; lakin, günümüzde benzer hadiseleri gözlemlerken, kişilerin nasıl bir ruh halinde olduklarını anlayabiliyoruz.

Biz, mümin kardeşlerimize kardeşlik hukukumuz gereği, attıkları adımlara dikkat etmelerini, bu ve benzeri ayeti kerimelerde zikredilen konumlara düşebileceklerini, eğer hatalarında devam ederlerse, ahirette hesaplarının çok zor olacağını hatırlatmakla mükellefiz.

Siyasi partilerde kutuplaşma ne yazık ki çoğu zaman tarafgirlik hastalığıyla insanı aklı selim düşünmekten mahrum bıraktırabiliyor. Lakin, bunun ceremesini hem ülke olarak tüm vatandaşlar çekiyor; hem de fert olarak ahirettte hesabı verilemeyecek durumlara düşürebiliyor.

Allah Teala, tüm kardeşlerimizi, Allah Teala'nın lanetlediği, Rahmetinden uzaklaştırdığı işleri yapmaktan muhafaza eylesin.

Gürcan Onat, 02.04.2023, 16.20, Fatih.


FAYDALANILAN KAYNAKLAR:

(1) Tefsir i Kebir, Mukatil bin Süleyman, cilt: 1, sayfa: 366-367, İşaret Yayınları.

(2) Kur'anı Kerimin Türkçe meali alisi ve tefsiri, Ömer Nasuhi Bilmen, cilt:2, sayfa: 606-607, Bilmen Yayınevi.

(3) Beydavi Tefsiri, Kadı Nasırüddin Beydavi, cilt:1, sayfa: 535, Kahraman Yayınları.

(4) Hak dini Kur'an dili, Muhammed Hamdi Yazır, cilt: 2, sayfa: 1366, Diyanet İşleri Reisliği Neşriyatından. Sadeleştirilmişi cilt: 3, sayfa: 7, Azim dağıtım.

(5) Müfredat, Rağıp el İsfehani, cilt:1, sayfa:229, Çıra yayınları.

(6) Tefhimül Kur'an, Ebu'l a'la Mevdudi, cilt:1, sayfa:174, İnsan Yayınları

CEHENNEM

Sosyal Medya için, sokak röportajı yapan delikanlı, elindeki mikrofonu caddede yürüyen gençlere yöneltip, “öldükten sonra ne olacak?” Diye s...