22 Mart 2020 Pazar

KORONA VİRÜSÜN BANA DÜŞÜNDÜRTTÜKLERİ


Evet bir korona virüs çıktı ortalık toz duman. Her kafadan bir ses, her kafadan bir yorum ve bu vesileyle şer kafalardan da yeni yalan, iftira ve tuzaklar.
Herkes vazifesini yapıyor.
Ben de düşünce dünyamda değerlendirdiklerimi dostlarımla paylaşmak istedim.
Öncelikle söyleyeyim ki komplo teoricilerinin yazıp, yaydıkları hiçbir şeyi aklım almıyor ve kabul etmiyor. Bu işin gerçekten uzmanı olan doktorların söylediklerinden hareketle, bu virüsün de grip virüsü gibi bir virüs olduğunu, ancak mutasyon geçirerek daha ölümcül hale geldiğini kabul ediyorum. Nasıl her kış mevsiminde neredeyse hepimiz, hafif veya şiddetli gribe yakalanıp, bir şekilde atlatıyordu isek bu da aynı şekilde, aynı yol ve usulle hepimize bulaşacak şekilde yol almaya başlayan bir virüstür.
Önceleri Çin, İtalya ve benzeri ülkeler basit grip gibi değerlendirip, tedbir almadılar, ancak sonra baktılar ki bu daha farklı, daha ölümcül bir virüs, panikleyerek derhal önlem almaya çalıştılar ama ne yazık ki olan olmuş, virüs aynı grip gibi yeterince insana bulaşmış ve dünya turunu çıkmıştı bile. Geriye yapılacak tek bir şey kalmıştı, hemen tüm dünya Devlet Başkanları tarafından karantinalar oluşturmak.
Bizim hükümetimiz ve özellikle Sağlık Bakanlığımız da gayet güzel ve yerinde kararlarla olması gereken tedbirlerin hepsini aldılar; yurt dışından gelenlerin karantinaya alınması, toplu bulunulan yerlerin okullar, ibadethaneler,eğlence yerleri, spor alanlar v.s. bir süreliğine tatil edilmesi, vatandaşların evlerinden çıkmamaya davet edilmesi…
Alınan bütün bu tedbirlerin son derece yerinde ve yeterli olduğunu düşünüyorum, bunun ötesinde hiçbir tedbire ve paniğe gerek olmadığını değerlendiriyorum. Hele ki evlerimizde, iş yerlerimizde, bildiğimiz insanların birbirlerine tecrit uygulamak gibi saçma sapan hareketlere hiç yer olmadığı düşüncesindeyim.
En önemli konu; yurt dışından gelen insanları tecritte tutmak, çünkü bu virüs bize yurt dışından gelecek. Yani kale kapısını ne kadar sağlam tutarsak, o kadar emin ve emniyette oluruz, inşaallah.
Kalbime gelen daha önemli bir konu ise işin manevi tarafı ile alakalı; dikkat ettiyseniz tüm dünya neredeyse tüm işlerini bırakıp, hep bir şekilde, bu konu ile alakalanmaya başladı, tüm dünya medyası tüm programlarında geceli gündüzlü bu konuyu işlemeye başladı, tüm devlet başkanları bu konu hakkında açıklamalarda bulundular. Bütün insanlık alemi dikkatini bu konuya odakladı, hem de aynı anda ve hep birlikte!
Kıyamet de böyle kopacak; insanlar işleri güçleri nedeniyle koşuşturup dururken bir ses (İsrafil’in suru üflemesi) ve tüm insanların diz üstüne çökmeleri!
Yani Allah Teala tüm insanlık alemine bir mesaj mı vermeyi murat eyledi, acaba? Çünkü zulüm o kadar artmıştı ki duracak gibi de görünmüyordu. Hem kimse kimseyi dinlemez de olmuştu, çünkü herkes, her şeyi en iyi kendisinin bildiğini, dolayısıyla kendi yaptıklarının doğru ve meşru olduğunu, karşısındaki insanın ne dediğinin hiç önemli olmadığını düşünür hale gelmişti. İletişim neredeyse sıfırlanmıştı.
Yani, acaba Allah Teala: “Ey insan! kendine gel, toparlan, gidişin gidiş değil” duygu ve düşüncesinin kalplerimizi titretmesini mi murat eyledi, acaba?
Bütün insanlık aleminin bütün işlerini güçlerini bırakıp, küresel bir şekilde bu konu ile ilgilenir olması bende bu işin İlahı vasfının olması ihtimalini uyandırdı.
Eğer kalbime gelen bu düşünce doğru ise, bu Allah Teala’nın rahmetinin, lütfunun bir tezahürüdür ki ders ve ibret almamız lazım, yoksa insanlık olarak bizi daha büyük hadiseler ve kahır bekler! (Allah Teala muhafaza eylesin)
Olaya küresel olarak, dünya üzerinde yaşayan tüm insanlık alemini ilgilendiren bir vak’a olarak bakıyorum. Allah Teala ve insanoğlu.
Hesap gününe doğru hızla giderken, alemlerin Rabbinin yarattığı, her an Hayy ve Kayyum isimlerinin tecellisi ile yaşattığı, bilebildiğimiz 99 esması ile tecellilerde bulunarak, türlü türlü nimetler bahşettiği insanlık alemine, gidişatını düzeltmesi, silkinip kendine gelmesi için son bir uyarı vermiş olması, neden olmasın? Ben bunun mümkün olabileceğini dolayısıyla bu musibetten ders alarak, tüm insanlık ailesi olarak kendimize çeki düzen vermemiz gerektiğini düşünüyorum.
Allah Teâlâ sonumuzu hayreylesin. (Âmin)
                                                                         
Gürcan ONAT, 20.03.2020, 15.30, Üsküdar.

13 Mart 2020 Cuma

İDLİP: İNSANLIK DRAMI


Adaleti Savunanlar Derneği (ASDER), üyeleri arasında “BİR EKMEĞİ DE SEN PAYLAŞ” kampanyası düzenleyerek, İdlip’e un gönderme kararı almıştır.  Toplanan bağışları Hayrat Yardım Derneği ile İdlip’e ulaştırmıştır. Biz de yerinde gözlem amacıyla, ASDER Genel Sekreteri Reşat Fidan ile 10 Mart Salı günü sabahı THY’nın 07.15 uçağı ile İstanbul’dan Hatay’a havalandık. Hatay havaalanında dernek görevlileri bizi karşılayarak, önce Reyhanlı’ya, oradan da Cilvegözü sınır kapımızdan ve Babülhava Suriye tarafı kapısından geçerek, Salkin’e götürdüler.
Suriye tarafına girdiğimiz andan itibaren sanki bir zaman makinesinden geçip elli, altmış yıl geriye düşmüş gibi bir hisse kapıldık. Ancak gördüğümüz hayalet binalar, göreceğimiz insan manzaralarının yanında hiç de bir şey değilmiş, meğer.
Önce çadır kentleri ziyaret ettik, buralarda ekmek dağıtımlarına şahit olduk. Lakin o çadırlarda yaşayan insanları, yaşlıları, kadınları ve çocukları gördükçe; halimize sayısız şükür mü edelim, daha fazla yardım edemeyişimize tövbe istiğfar mı edelim, zalimlere lanet mi okuyalım bilemedim. Resimlerini paylaştığım tablo söz ve yazı ile anlatılır gibi değildi elbette. Mesela yine fotoğrafını yayınladığım çadırda eşi ölmüş olan bir kadın dört çocuğu ile yaşamaya çalışıyormuş. Kendisi çalışmaya gittiği için görevli kişiler resim alabilme imkânı tanıdılar. Milyonlarca insanın yaşadığı bu çadırlarda elektrik elbette yok, su çok kısıtlı olarak ortak depolar vasıtası ile verilebiliyor ve tuvaletler belli bölgelere yapılmış, birkaç adetten ibaret. Türkiye’den gelen yardım derneklerimizin, Allah’a binlerce şükür olsun ki, üzerlerine düşen insani yardımı layığı veçhile yaptıklarını gözlemledik.
Salkin büyük bir yerleşim yeri, göçlerle birlikte nüfusu dörde katlanmış, müsait alanları çadır kentlerle dolmuş. Türkiye’de her an yıkılabilir korkusu ile annelerin yanına dahi yaklaştırmayacakları bir binada öğretim gören çocukların ara tatili münasebeti ile karne dağıtım törenine tesadüf ettik, biz de karne ve hediyelerini verme şerefine nail olabildik. O şartlar altında küçücük yavruların o tatlı gülüşlerini gördükçe, doğrusu ben ağlamamak için kendimi zor tuttum. Daha sonra Hayrat Yardım Derneğinin şehir merkezinde ekmek dağıtımına şahit olduk. Düzenli bir şekilde, bu hizmet kesintisiz devam ediyor. Yakın ilçe Keferteharim'de bir okul müdürünün evine ziyarete gittik, duyduklarımız bizi çok üzdü, ne yapabiliriz diye arayış içerisindeyiz. Müdür beyin söylediğine göre ilçede iki adet orta okul varmış, her birinde 500 olmak üzere toplam 1000 civarında talebe ve buralarda görevli altmış beş, yetmiş öğretmen varmış. Bu öğretmenler beş kuruş maaş almadan meccanen görev yapıyorlarmış, ancak kendi ailelerini geçindirebilmek için çok zor durumda imişler. Çocukları da terk etmek istemiyorlar. Rabbim bir çıkış yolu nasip eder inşaallah.
Gece Hayrat Yardım Derneğinin yetimler misafirhanesinde konakladık ve bu vesile ile burada kalan, hafızlık çalışan, dini eğitimlerini alan yetim çocuklarla da tanışmış olduk.
Ertesi günü başka bölgelerdeki çadır kentleri de ziyaret ederek, İdlip şehrinin merkezine doğru yola çıktık. Savaştan önce Suriye’nin büyük ve canlı şehirlerinden biri olan İdlip, ne yazık ki füze ve uçaklardan bombardımanlarla perişan bir hale getirilmiş. İdlip, Suriye'nin kuzeybatısında bulunan ve aynı isimli yönetim bölgesinin merkezi olan şehir. Halep'e 60 km uzaklıktadır. Bizim Hatay ilimize toprak komşuluğu var. Bu nedenle Hatay ve Kilis gibi güney illerimizle benzerlikler gösteriyor.
Oldukça eski bir yerleşim alanı olan şehir yakınlarında pek çok eski şehir kalıntısı var. Bunlardan Ebla antik kenti, bir zamanlar bölgede önemli bir merkezmiş, şimdi bu Roma harabelerinin içlerinde insanların çadırlar kurup, yaşamaya çalıştıklarını gördük.
Şehrin ekonomisi tarıma dayanıyor ve Suriye'nin önemli tarım merkezlerinden birisi. Özellikle de zeytin üretimi yapılmakta. İdlip zeytin, pamuk, buğday ve meyve, özellikle kiraz için önemli bir üretim merkeziymiş. 1995 yılında ekili yaklaşık 300 hektar alan varmış. Şimdi maalesef çok azalmış.
İdlib Türkiye sınırında yer alması nedeniyle iç savaş boyunca en fazla göç alan il olmuş. Beşşar Esed rejimi ve destekçilerinin ülke genelindeki saldırı ve ablukaları nedeniyle il, milyonlarca sivilin sıkıştığı bir alan haline gelmiş. İdlib'deki yerleşimlere dağılan sivillerin bir milyondan fazlası, Türkiye sınırına sıfır sayılabilecek 300’ün üzerinde kampta barınıyor. Yerel sivil idare kayıtlarına göre İdlib’de 2 milyon 400 bin civarında yerli nüfus, yaklaşık 2 milyon da iç göçle gelmiş vatandaş barınıyor.
İdlib, Türkiye sınırının 130 kilometresini paylaşıyor.
Çatışma durumunda Hatay sınırında yeni bir göç dalgasıyla karşılaşma ihtimali, Türkiye'yi en fazla endişelendiren konudur. Halihazırda 4 milyon civarında Suriyeliyi barındıran Türkiye, İdlib'de ateşkesin korunması gerektiğinin altını önemle çiziyor.
Öte yandan, TSK'nın gözlem noktaları bulundurması, İdlib'i daha kritik önemde bir yer haline getirmiştir.
İdlib, 4-5 Mayıs 2017'deki Astana toplantısında Türkiye, Rusya ve İran tarafından çatışmaların en yoğun olduğu dört alanda belirlenen Gerginliği Azaltma Bölgeleri'nden biriydi.
Türkiye, Ekim 2017'de Astana anlaşmaları kapsamında İdlib'de 12 ateşkes gözlem noktası kurdu.
Yaklaşık 4 milyon sivil, Türk Silahlı Kuvvetleri güvencesi altında barınırken, rejim ve destekçileri, diğer üç GAB'yi (Humus, Doğu Guta ve güney cephesindeki Dera-Kuneytra) ele geçirdi.
İdlib, halihazırda muhaliflerin ve rejim karşıtı silahlı grupların son kalesi konumunda. İl doğu, batı ve güneyden rejim güçlerince kuşatılmış durumdadır.
İdlib konumu itibariyle birçok açıdan önem teşkil ediyor. Kentten geçen M5 otoyolu, Türkiye, Suriye ve Ürdün'ü birbirine bağlıyor. Suriye içinde ise Akdeniz'e çıkış kapısı niteliğindeki İdlib, Lazkiye, Hama ve Halep illerine komşu.
Rusya'ya ait Hmeymim Üssü'nün de bulunduğu Esed rejiminin "kalbi/kalesi" Lazkiye'ye komşu olması, İdlib'in stratejik değerini artırıyor.
Suriye'nin en büyük insani yardım giriş kapısı konumunda da olan İdlib'deki Babülhava Sınır Kapısı'ndan ayda ortalama 1.500 civarı insani yardım tırı geçiyor. Bunun yanı sıra Babülhava'dan ayda 4.500 tır civarı da ticari mal girişi oluyor.
İdlib, 2015 yılında El Nusra ve Ahrar-uş Şam gibi selefi gruplardan oluşan çatı örgüt Fetih Ordusu tarafından ele geçirilmişti. Zamanla Şam, Halep ve Hama eyaletlerinden ayrılan grupların da eyalete gelmesiyle İdlib muhaliflerin kalesi haline geldi. Sonra El Nusra (Nusret Cephesi) adını Şam’ın Fethi Cephesi olarak değiştirdi. 2016 yılının ikinci yarısından sonra İdlib’deki fikir ayrılıkları taraflar arasında çok daha sertleşmiş, Şam’ın Fethi Cephesi bazı gruplarla birleşerek Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) adını almıştır. Halen şehirde hakim olan unsur bu HTŞ’dir.
Geçtiğimiz ay rejimin hain saldırısı neticesinde yaptığımız operasyon ve harekatlardan sonra malumunuz, 5 Mart 2020 tarihinde Cumhurbaşkanımız Erdoğan ve Rusya lideri Putin Rusya’da görüşerek İdlib’de ateşkes kararı almışlardır. Görüşme sonunda yayınlanan karar şu şekildeydi:
  • Gece 00.01 itibariyle ateşkes sağlanacak.
  • M-4 karayolunun kuzeyinde ve güneyinde 6 KM güvenli koridor tesis edilecek.
  • Bu koridorda Türk-Rus ortak devriyesi 15 Mart günü başlayacak.
  • Esad rejimi, Soçi sınırlarını aşarak ele geçirdiği bölgelerden geri çekilmeyecek.
Bölge halkının tek umudu Türkiye’dir. Rejim girdiği yerleri yerle bir ediyormuş, ne bir insan, ne bir bina bırakıyormuş, bölgeden edindiğimiz bilgi bu şekildedir. Halk görüşmeden rejimin işgal ettiği yerlerden geri çekilmesi kararını büyük bir ümitle beklemiş. Bu olmayınca, şu an hayal kırıklığı içerisindeler.
İdlip içerisinde de derneklerin insani yardımlarına şahit olduk. Özellikle bir aile bizi darmadağın etti dersem mübalağa etmiş olmam. Yaşlı bir adam 6 erkek evladını son bombardımanda kaybetmiş, Maretimuran’dan İdlip’e gelmişler eşi, 5 gelini ve 35 torunu ile iki üç odalı bir evde yaşamaya çalışıyor, kendisi de evin önündeki eski bir pikap içerisinde yatıyor. Bu manzarayı görünce o küçücük yavrucuklara elbiseler giydirirken, hele her şeye rağmen sevimli yüzlerini, tatlı gülüşlerini görünce Reşat kardeşimle bu sefer gözyaşlarımızın boşalmasına engel olamadık. Buradan geçtiğimiz bir sığınma binasında 70-80 aileye ekmek dağıttık, sığınma binası dediğimiz yer beş katlı, sadece kabası bitmiş bir bina idi. Başka hiçbir şey yok. Hele ki resmini paylaştığım her bir ailenin yerleştiği odalardan bir odayı görme imkanı bulduk ki anlatılacak gibi değil, daha fazla dayanamayıp, dışarı kaçtım, çünkü hıçkırıklarıma engel olamayacaktım. Samimi olarak söylüyorum, Türkiye’de parkta geceleyenler dahi bunlara göre cennette yaşıyor gibiler.
Sonuç: İnsani yardımlar kesintisiz, hatta artarak devam etmeli. Lakin taşıma suyla değirmen dönmez, en kısa zamanda savaşı sonlandırmanın, bu insanları eski yerleşim yerlerine döndürmenin yollarını bulmalıyız. Rusya ve Esed insanlık dışı vahşet ve katliamlara imza atmışlar. Bizdeki muhalefetin dediği gibi Esed ile anlaşıp konuşmaları mümkün görünmüyor, çünkü oradaki insanlara o kadar zulüm yapmış ki yan yana gelebilmeleri, birlikte yaşamaları ateş ile buzun yan yana gelebilmesi gibi bir şey. Ne yazık ki biz burada rahat ve ferah bir şekilde yaşarken din kardeşlerimiz perişan bir halde hayatlarını idame ettirmeye çalışıyorlar. Allah yar ve yardımcıları olsun.
Görünen şu ki, bizden başka yardım edecek kimseleri yoktur. Suriye ve hatta tüm dünya mazlumlarının tek umudu Türkiye'dir.
Allah bizim de yar ve yardımcımız olsun.
Gayret bizden, tevfik Cenabı Haktandır.
                                                           Gürcan Onat, 14 Mart 2020, 00.30, Fatih.

15 Şubat 2020 Cumartesi

NEREDEN NEREYE


“Paşa, bu ülkeyi sen mi yöneteceksin, yoksa ben mi?”
Abdulkadir Selvi Hürriyetteki köşesinde, geçen gün yazdı bu ifadeleri.
Hatırlayalım; nerede, ne zaman, kime söylenmişti bu sözler? 28 Şubat sürecinde, 27 Nisan e-muhtırası verilince, Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt Başbakanın telefonuna çıkmıyor, AKParti’nin açıklama yapacağı duyurulunca, 28 Nisan günü Erdoğan’ın telefonuna geri dönüş yapıyor. Erdoğan’ın ilk sözü “Paşa, bu ülkeyi sen mi yöneteceksin, yoksa ben mi?” oluyor.
E, tabi eski alışkanlık, o zamanlar Genelkurmay Başkanları her ne kadar memleketi yönetiyor görülmeseler de aslında perdenin arkasında yok da değillerdi. Lakin bu sefer sert bir kayaya toslamışlardı. Karşılarında anıyla şanıyla Recep Tayyip Erdoğan bulunuyordu.
Başka neler yaşandı, o yıllarda? Yine Selvi’nin yazısından aktaralım; “Bir MGK toplantısında ise Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur hükümeti itham eden bir konuşma yapıyor. Başbakan’ın uyarmasına rağmen Eruygur aynı tonda konuşmasını sürdürünce, Erdoğan masaya vurup “Kes ulan!” diye bağırıyor.”
Bu kadar mı? Hayır aslında çok var da tabii ki hepsi aşikâr edilmedi. Son bir anekdotu yine Selvi’den nakledelim; Balyoz darbe planı yargılamasında 102 asker tutuklanınca Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner, soluğu Dolmabahçe’de Erdoğan’ın yanında alıyor. Erdoğan da gelişmeden dolayı rahatsız, ancak Koşaner o denli sert bir üslupla konuşuyor ki, Başbakan bundan rahatsız oluyor. Başbakan’ın bunu hissettirmesine rağmen Koşaner aynı tonda konuşmasını sürdürünce Erdoğan, “Otur oturduğun yerde, ne yapacaksın? Bizi cemselere doldurup Selimiye Kışlası’na mı götüreceksin” diye uyarıyor.
Peki, bu kadar gerginliğin altında ne vardı?
Ne olacak, koskoca 28 Şubat süreci, yani post modern darbe! Şu an 30 yaşın altındaki gençlerin bilmedikleri, üstelik anlattığımız zaman; “haydi canım abartmayın, böyle şeyler de olur mu" deyip, bir türlü inanmak istemedikleri o şiddetli fırtınalı yıllar.
Gerçekten şimdi, şu an geldiğimiz ve yaşadığımız demokratik seviye itibarıyla inanmakta zorluk çekilen o yıllar, tam anlamıyla kâbus yıllarıydı.
Süreç, binlerce Subay, Astsubayın Silahlı Kuvvetlerden sorgusuz sualsiz, YAŞ kararları ile re’sen emekli edilmeleriyle başlamıştı. Biz bu atılmaları sivillere anlatmakta zorlandık önceleri, sonra başörtülü kızlarımıza okullara alınmama zulmü başlayınca ne oluyoruz dedi insanlar, sonra iş hastaneler ve tüm kamu kurumlarına yaygınlaştırılınca ve Başbakanın eşinin bir askeri hastaneye, bir hasta ziyareti için alınmamasına kadar gidince, “ohaa” oldu ondan sonra. Ama tabii bir Cumhurbaşkanın kendi verdiği resepsiyonuna, başörtülü olması nedeniyle eşini getiremeyeceği için eşsiz davetiye çıkartması ayrı bir acziyet ve garabet idi!
Çok şeyler yazıldı, çizildi yine aynı şeyleri tekraren yazacak değilim, ama bugün Ergenekon, balyoz, vs. mağdurlarının ortaya dökülüp, her ağızdan farklı bakış açılarıyla, farklı yorumların yapıldığı, hele bir de darbe gibi lafların dillendirilmeye başlandığı bir ortamda, bir de 28 Şubat seneyi devriyesinde, bizim de o yılları hatırlatmamamız olamaz, elbette.
Aslında o yılları, o zamanlar sanki normalmiş gibi yaşayan kırk yaşın üzerindeki insanlar, bugün otuz yaşın altındaki gençlere şu soruları sorsalar, birçok şey ve işin vahameti belki daha iyi anlaşılacaktır;
1.     Üniversitene girerken kapıda duran güvenlik görevlisi hemen yanında yürüyen başı kapalı öğrenciyi durduruyor ve içeri almıyor, hastaneye gidiyorsun kapıdaki görevli hasta olan sedyedeki başı kapalı nineni içeriye almıyor, asker olan abinin yemin törenine gidiyorsun nizamiyedeki nöbetçi başı kapalı olan anneni içeri sokmuyor, orduevinde akrabanın düğününe gidiyorsun kapıdaki asker başı kapalı diye ablanı düğüne sokmuyor,
2.     Genelkurmay Başkanlığı tüm yargı mensuplarını toplayıp irtica brifingi veriyor, savcı ve yargıçlar(!) generalleri ayakta alkışlıyor,
3.     Genelkurmay binasında gece ışıkları yanık görünce televizyonlar görüntü verip, garip yorumlar yapıyor,
4.     Genelkurmay Başkanı medyaya siyasi demeçler veriyor,
5.     Şehrin göbeğinde tanklar geçit resmi yapıyor, televizyonlar canlı yayına geçiyor, generalin biri; “demokrasiye balans ayarı” diye demeç veriyor,
6.     Generalin biri Başbakana toplantıda “pezevenk” diyor televizyonlar zevkten dört köşe bu sahneyi yayınlıyor, tebrik edilip, terfi ettiriliyor,
7.     Belediye başkanı şiir okudu diye görevinden alınıp, hapse atılıyor,
Evet yüzlerce rezilliklerden sadece aklıma gelen bu soruları bir delikanlıya sorun bakalım size ne cevap verecek? Şahsi kanaatim; "Manyak mısın? Ne diyorsun sen yahu, böyle şeyler olur mu?” diyecektir. Çünkü, o delikanlı bugün gelinen seviyede böyle şeyleri hayal dahi edecek durumda değildir.
Ha bir de şu var; Mevcut Genelkurmay Başkanımızın adı nedir, bugün kaç kişi biliyor acaba gerçekten merak ediyorum. Çünkü o zamanlar sadece Genelkurmay Başkanı değil bütün Kuvvet Komutanları hep gözümüzün önünde ve isimleri dağdaki çobanın dahi ezberindeydi. Hele, Çevik Bir adını neredeyse bütün dünya öğrenmişti.
Bugün gençlerin inanamayacakları bütün bu rezillikleri ne yazık ki bu cennet vatanımızda bize yaşattılar. Yazık ki yaşadık!
Sonunda 28 Şubat Post Modern Darbesini yapan “Batı Çalışma Grubu” çetesi yargılandı, cezalarını da aldılar. Ancak onlara çanak tutan siyasetçiler, yargı mensupları, iş adamları, rektörler ve medya mensupları maalesef henüz yargılanmadılar. Biz, adaletin tam tecelli edeceği günü elbette beklemeye devam ediyoruz. Beklerken aşağıda yazacağım isimleri hiç unutmadığımızı ve asla da unutmayacağımızı bir kez daha ifade etmeyi bir vazife biliyorum.
Çevik Bir, Nur Sertel, Vural Savaş, Kemal Alemdaroğlu özellikle bu dört isim 28 Şubat post modern darbesi denilince aklıma gelen ilk isimler olmaya devam edeceklerdir. Allah Teala hem bu dünyada hem ahirette cezalarını çektiklerini görmeyi nasip eylesin.
Bir daha darbe niyetiyle kalkışmaya yeltenen her sefil de şunu bilsin ki; bu Millet 15 Temmuz destanını tekrar yazmaya, her zaman muktedirdir ve daima hazırdır.
Bekleriz efendim.                                             14.02.2020, 17.50, Üsküdar.

31 Aralık 2019 Salı

YILBAŞI


31 Aralık geldi insanlar birbirlerinin yeni yıllarını kutlamaya başladılar. Bir Müslüman olarak ben biliyorum ki, bu kutlamanın bizim inancımızla, geleneğimizle ya da kültürümüzle hiçbir alakası yoktur. Hıristiyanlara sordum, onlar da; "bizimle alakası yok" dediler. Musevilere sordum onlar da; "bizimle alakası yok" dediler. Peki nereden çıktı bu kutlama?
Bazı kimseler; "takvim yılı değiştiği için, yani bir yıl daha gitti yeni yıl geldi, biz onu kutluyoruz" diyorlar. Bu da bana çok mantıklı gelmedi. Çünkü insan kutlayacak ise kendi yaş gününü kutlamalı çünkü kendisi için giden gelen yıl dönümü yaş günüdür.
Şöyle diyen de var; "efendim hayatımızda yeni bir defterin yeni sayfaları açılıyor, biz kapattığımız eski defteri gömüyoruz, yeni açılan defterin, yeni tertemiz sayfalarına güzel şeyler yazılsın temennisinde bulunuyoruz." Bu hiç de doğru değil, zira takvimde değişen rakamlar senin defterini değiştirmezler, defter değiştirmek istiyorsan onun tek bir yolu vardır, onu da hayrıma haydi ben söyleyivereyim; tevbe istiğfar! Yani bir insan geçmiş hayatına, hatalarına, günahlarına pişman olup, canı gönülden tevbe etse ve bir daha da asla ve kesinlikle o eski hayatına dönmemeye azmetse, işte o zaman eski defter gerçekten tamamen kapatılıp, rafa kalkar ve hayatında yepyeni bir defterin pürüzsüz, tertemiz, bembeyaz sayfaları açılır.
O halde nedir, bu yılbaşı? Biz neyi kutluyoruz?
Anlayabilen söylesin.
Gürcan Onat, 31.12.2019, 23.55, Fatih.

DANIŞMAN PAŞANIN GÜNDEMİ


Birileri yine topluca saldırıya geçmiş.
"Cumhurbaşkanı Başdanışmanının gündemi Mehdi imiş" manşeti atarak, söylediklerini çarpıtıp akıllarınca yeni tezgahtarlıklar yapıyorlar.
Hemen sözün başında ifade edeyim ki, birileri tarafından saldırıya uğramak bizim için bir şereftir, imanımızın ve doğru yolda olduğumuzun bir göstergesidir. Elhamdülillah. Ya aksi olsaydı, Cumhuriyet gazetesi, Sözcü, Odatv ve Fox denilen kanal tarafından iltifat görseydik, Allah muhafaza eylesin, o zaman imanımızı sorgulamamız ve tövbe ederek, gittiğimiz yoldan dönüş yapmamız gerekirdi.
Ahmaklar ve kötü niyetliler için değil de, işin aslı nedir diye merak eden samimi insan evlatları için bir şeyler yazmak icap etti.
Cumhurbaşkanımızın danışmanı Adnan paşam için yazılanlar sözlerinin çarpıtılmasından başka bir şey değildir. Sözlerinin çarpıtılması iki nedenle olabilir, ya ahmaklık ya da kötü niyet.
Ahmak nedir, TDK sözlüğünden bakalım; "Aklını gereği gibi kullanamayan, bön, budala, aptal". Bu tür insanlarla muhatap olamayız, bunlara söyleyecek bir sözümüz de olamaz, ahmaklıklarına devam etsinler.
Kötü niyetliler ise dine ve dindar insanlara savaş açmış insanlardır. Bu insanlara da söyleyecek sözümüz yoktur, onlar da iftiralarına devam etsinler. Biz de yolumuza...
Bir de Müslüman bir ailede doğup, Müslümanların içinde yetişip, Müslümanları beğenmeyen, kişisel gelişimini tamamlayamamış ve fakat egosu çok yüksek, kendini çok akıllı ve kültürlü zanneden, batı hayranı, solculara özenen ve laikçilere yaranmaya çalışan zavallılar var. Bunlar Müslümanlara saldırmayı kendilerine vazife bilmektedirler. Bu kompleksi insanlara ne diyebiliriz, Allah akıl fikir versin, demekten başka.
Fasığın getirdiği haberi tetkik etmeden yorum yapan Mehmet Metiner gibi kişiler ise, eğer özür dileyip, hatalarını düzeltmezlerse hakkımızı helal etmiyoruz, ahrette iki elimiz yakalarında olacaktır.
Yalan ve çarpıtılmış haberin aslına gelince, Adnan paşam kendisi bir yazı kaleme alarak, basına sundu. Bakın Adnan paşam yazısında ne söylüyor:
"İslâm Ülkelerinin Ortak Savunma Sanayi Üretimi imkân ve Usullerini belirlemek amacıyla planlanan ve 19-20 Aralık 2019 tarihlerinde icra edilen “ASRİKA (ASYA-AFRİKA) ORTAK SAVUNMA SANAYİ ÜRETİMİ” Konulu “3. Uluslararası ASSAM İslâm Birliği Kongresi”nin açılış ve kapanış konuşmaları ile Kongre sırasında yapılan söyleşilerdeki bir söylemim istismar
edilmektedir. Bu söylemim; İslâm Ülkelerinin ittifak için çalışmadıklarını ELEŞTİRMEK üzere, bir hatıramı aşağıda sunduğum kapsamda nakletmek için olmuştur.
“Dünya üzerindeki İslâm Âlimleri ile görüştüğümüzde sorularımıza şöyle cevap alıyoruz:
 Ben "İslam Birliği olacak mı?” Diye soruyorum.
 Muhatabım “Olacak” diyor.
 Ben, “Nasıl olacak?” diye soruyorum.
 Muhatabım, “Mehdi Hz. geldiği zaman” diyor.
 Ben, “Mehdi Hz. ne zaman gelecek?” diye soruyorum.
Bu cevaplar karşısında, “Pekiyi bizim üzerimize düşen bir görev yok mu? Biz ortamı hazırlamadan Allah Mehdi Hazretlerini gönderir mi?” diyerek, İslâm Dünyasının ittifak için duyarsız kalmasına tepkimi dillendirdiğim diyalogumuz, bilinçli veya bilinçsiz olarak yanlış alanlara çekilmeye çalışılmıştır. Bu diyalogu her fırsatta anlatmamın sebebi, İslâm Dünyasının gafletten uyanıp, Mehdi’yi bekleme mazeretine sığınmayıp, İslâm Birliği için gayret göstermesi gerektiğine işaret etmek içindir."
Yani bir konu ancak bu kadar çarptırılıp, tamamen ters yüz edilerek haber yapılır. İşte bunu yapan ya ahmaktır, ya da kötü niyetlidir, var mı başka bir izahı?
Adnan paşam gibi ilerlemiş yaşına rağmen, memleket sevdalısı olarak canla başla çırpınıp, didinen adeta kendisini yurduna vakfetmiş olan bir insan, üstelik naif, ince ruhlu, duygusal ve vicdan sahibi muhterem bir şahsiyet, böyle yarım akıllı ve kötü niyetli üç beş kişi tarafından yalan ve iftiralarla tahkir edilmeye çalışılsın. Zavallılar Adnan paşamı yakinen bir tanımış olsanız ne büyük yanlış içerisinde olduğunuzu  anlarsınız.
Gerçi biz sizin ve yularınızı elinde tutan sahiplerinizin derdinin ne olduğunu biliyoruz. Sizin derdiniz:  ASSAM ve SADAT.
Çatlasanız da patlasanız da ASSAM ve SADAT hak bildiği yolda yürüyecektir.
Nedir ASSAM'ın amacı, hemen yazalım, bu vesile ile ASSAM'ı da tanıtmış olalım.
ASSAM “Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği”, İslâm Ülkelerinin bir irade altında toplanması için gerekli müesseseler ve bu müesseselerin olması gereken mevzuatını araştırarak, yöneticiler için bir İSLÂM BİRLİĞİ MODELİ sunmak üzere kurulmuş, fikri araştırmalar yapan bir Sivil Toplum Kuruluşudur. 2017 yılına kadar fikri alt yapısını oluşturan araştırma merkezimiz tarafından, ilki 2017 yılında olmak üzere, her yıl birini icra etmek üzere, yedi  “ULUSLARARASI ASSAM İSLÂM BİRLİĞİ KONGRESİ” planlanmıştır.  
2017, 2018 ve 2019 yıllarında icra edilen kongreler ve kongre sonunda yayınlanan sonuç raporları ve deklarasyonları ASSAM WEB Sitesindedir.
ASSAM’ın amacı, modern devlet anlayışı ve İslâm fıkhı ışığında, yönetim şekli ve kurumları ile günümüzde uygulanabilen bir BİRLİK MODELİ ortaya koymaktır.
İslâm Birliği için “Geçmişten Geleceğe Yönetim Biçimleri” temalı birinci kongremizden sonra DOKUZ BÖLGESEL FEDERASYON ve bu bölgesel İslâm Federasyonlarının oluşturduğu KONFEDERAL bir yapı ile bir irade altında toplanarak İSLÂM BİRLİĞİNİN oluşturulmasını mümkün gördüğümüzü belirttik.
"İslâm Ekonomisi ve Ekonomik Sistemler" temalı ikinci kongremizden sonra yayınladığımız deklarasyonda özetle;
 İslam ülkeleri arasında gümrük birliğinin tesisini,
 İslam ülkeleri arasında ortak pazarın kurulmasını,
 İslam ülkeleri arasında para birliğinin kabul edilmesini,
 Birlik üyeleri arasında ticaret bölgelerinin kurulmasını,
 Zekât müessesine, ortak bir fon halinde devletlerin kontrolünde kurumsal bir hüviyet kazandırılmasını,
 Birliğe bağlı Ticaret Odasının, Ticaret Mahkemesinin, Vakıfların kurulmasını
 İslami elektronik dinar para biriminin (ASRİKA Dinarı) oluşturulmasını,
 Ortak pazar ve ortak üretim ve AR-GE teşvik fonu oluşturulmasını,
 Ortak yatırım fonu ile kaynak planlama çalışması yapılmasını,
 AR-GE ve İnovasyon faaliyetleri için ortak bir kuruluşun oluşturulmasını,
 İslam ülkelerinin maden, enerji, tarım, ulaşım ve telekomünikasyon ile gıda sektörlerinde İslam ülkeleri arasında kooperatiflerin-el birliği sistemlerinin kurulması ve İslami finans kuruluşlarının desteklenmesini,
 ASRİKA, BANKALAR ARASI FİNANSAL AKTARMA MERKEZİ (ASRİKA- BAFAM)’nin kurulmasını,
 Üye ülkeler arasında dış ticaret hacmini arttırmaya yönelik tedbirlerin alınmasını,
 İslam ülkeleri arasında, Ticaret merkezlerinin kurulması, tercihli ticaret anlaşmalarının yapılmasını,
 İslâm Ülkeleri arasında dil, din, tarih bileşkesinde oluşan kültürel yakınlığın geliştirilmesi, güçlü bir siyasi iradenin oluşturulmasını, önerdik.
ASSAM müşavereye önem veren, halkın iradesini öne çıkaran, demokratik bir sistemin İslâm Birliği için tesisini isteyen ve bu ilkeler doğrultusunda bir MODEL ortaya koymaya çalışan bir MİSYONA sahip bulunmaktadır.
ASSAM mensuplarını ve bu merkezin başında olarak Adnan paşamızı hurafelere inanan, mecnun, sağlam dini akidelere vakıf olmayan düşünce yapısına sahip kimseler zannedenler bilsin ki biz öyle değiliz. Biz Türklere Anadolu kapılarını açan Sultan Alparslan, Konstantiniyyeyi fetheden kumandan Fatih Sultan Mehmet, zor zamanındaki devleti aliyyeyi yedi düvele ve içteki hainlere karşı 33 sene muhafaza eden ulu hakan Abdulhamit Han, 28 Şubatta BÇG çetesine ve 15 Temmuzda FETÖ'ye memleketi teslim etmeyen Milletin ta kendisiyiz.  
SADAT'a gelince yıllarca anlattık ama tekrar söyleyelim, SADAT “Uluslararası Savunma Danışmanlık A.Ş.” bir şirkettir. SADAT'ın kendi Web sitesinde detaylı bilgi mevcuttur.
Sözü İstiklal Marşımızdan bir kıta ile tamamlayalım.
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
«Medeniyet! » dediğin tek dişi kalmış canavar?
Gürcan Onat, 31.12.2019, 21.50, Fatih.

30 Kasım 2019 Cumartesi

SURİYE'DE GÜVENLİ BÖLGE HALA SICAK


Bugün, 29 Kasım 2019 Cuma, Suriye'den gelen son dakika sıcak bilgileri paylaşalım;
1. Rakka'nın kuzeyindeki Aynisa ilçesi çevresinde aralıklarla çatışmalar yaşanıyor.
2. TSK destekli Milli Ordu Kuvvetleri Telabyad çevresinde bulunan çok sayıda mayını imha etti.
3. Haseke'nin güneyindeki Medeş köyünde kimliği belirsiz kişiler tarafından açılan ateş sonucu 2 YPG/PKK'lı terörist öldü.
4. Muhalif gruplar Lazkiye kırsalındaki Kabine bölgesinde rejime ait bir tankı imha etti ve çok sayıda rejim askerini etkisiz hale getirdi.
5. Afrin'de Raco caddesindeki Nevruz bulvarı yakınlarında patlama meydana geldi.
6. TSK destekli Milli Ordu Kuvvetleri ile rejim destekli YPG/PKK'lı teröristler arasında Münbiç'in kuzeybatısındaki Yalışlı cephesinde çatışmalar yaşandı.
7. TSK'ya ait SİHA'lar Telabyad'ın batı kırsalında terör örgütü YPG/PKK'ya ait 3 aracı vurdu.
8. Aynisa hattında çatışmalar yeniden başladı.
9. Güvenlik güçleri Cerablus'un güneyindeki Camil köyü yakınlarında bomba yüklü bir motosiklet ele geçirdi.
10. TSK destekli Milli Ordu Kuvvetleri ile YPG/PKK'lı teröristler arasında Resulayn'ın güneydoğusundaki Um'ul Keyf köyünde aralıklarla çatışmalar yaşanıyor.
Gelen haberler bölgenin ne kadar sıcak olduğunu ve hala terör örgütünün faaliyet gösterdiğini açıkça gösteriyor. Yani mutabakat yaptığımız ABD ve Rusya kendi sorumluluklarını yerine getirmemişlerdir. Bugün Maltepe Küçükyalı’da düzenlenen Marmara Üniversitesi Recep Tayyip Erdoğan Külliyesi Temel Atma Töreninde konuşan Başkan Recep Tayyip Erdoğan, bu konuya değinerek şu sözleri ifade etmiştir: "Ülkemize verilen ve tutulmayan sözler için ilanihaye bekleyecek değiliz. Hala saldırılar oluyor. Bu duruma seyirci kalacak değiliz. Güvenli bölgeden yönelen tehditler bertaraf edilmezse bu işi kendimiz yapmaktan çekinmeyiz."
26 Kasım Salı günü icra edilen son MGK toplantısında yine bu husus gündeme alınmış ve değerlendirmeler, sonuç raporunun 2. ve 3. maddelerinde şu şekilde yer almıştır; "2....bölgede barış ve istikrar ortamının tesis edilmesi sürecine katkıda bulunan harekâtın, amacına ulaşana kadar sürdürüleceği ve sivillerin zarar görmemesi için her türlü tedbirin alınmakta olduğu vurgulanmıştır. 3. Suriye’de güvenli bölgenin tesisi amacıyla imzalanan mutabakatların tarafı ülkelerden, telrıfat ve münbiç bölgeleri dâhil başlattıkları teröristten arındırma çalışmalarının bir an önce tamamlamasının beklendiği ifade edilmiştir."
Cumhurbaşkanımızın sözleri ve MGK'nda alınan kararlar gayet açık ve nettir. Ben şu şekilde anlıyorum; mutabakat metnine imza koyan ABD ve Rusya taahhütlerini yerine getirmelidir, eğer bu iki devlet vazifelerini yapmazlar ise artık daha fazla beklemeye tahammülümüz kalmamış olup, harekata bıraktığımız yerden devam edeceğiz. Daha önce ilan etmiş olduğumuz derinlikte ve sınır hattımız boyunca temizliğimizi kendimiz yaparız.
Bütün dünya bizim ne kadar kararlı olduğumuzu anlamalı ve bilmelidir. Türkiye hafife alınacak, oyalanılacak ve üzerinde planlar yapılacak bir ülke değildir. Bunu herkes artık çok iyi anlamak ve idrak etmek zorundadır.
Yani sevgili dostlar ben orta vadede yeni bir askeri harekat bekliyorum, çünkü ne ABD ve ne de Rusya'dan sözlerini yerine getireceklerine dair bir emare veya bir tavır görülmemektedir.
Bunda da bir hayır vardır, belki böylesi bizim milli menfaatlerimiz açısından çok daha güzel bir sonuç getirebilecektir. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin dediği gibi:
Hak şerleri hayreyler
Zannetme ki gayreyler
Ârif onu seyreyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Vesselam.
Gürcan Onat, 29.11.2019, 20.00, Fatih.

12 Kasım 2019 Salı

KIRAN OPERASYONLARI PKK ve ASDER-ASSAM RAPORU


İlki 17 Ağustos'ta başlatılan Kıran operasyonları kapsamında, bugüne kadar toplam 103 terörist etkisiz hale getirildi. Güvenlik güçlerince imha edilen 169 mağara, sığınak ve depoda çok sayıda silah-mühimmat, gıda ve yaşam malzemesi ele geçirildi. 19 İşbirlikçi yakalandı.
Kıran 1; Hakkari, Van, Şırnak ara hattında yapıldı.
Kıran 2; Mardin, Batman, Şırnak ara hattında yapıldı.
Kıran 3; Siirt, Şırnak ara hattında yapıldı.
Kıran 4; Kars, Ağrı, Iğdır ara hattında yapıldı
Kıran 5; Diyarbakır, Bingöl, Muş kırsalında halen devam ediyor.
İçişleri Bakanlığının koordinasyonunda yürütülen Kıran operasyonlarının genişleyerek sürdürülmesi planlanıyor.
Diyarbakır Valiliğinden yapılan açıklamada; devam etmekte olan Kıran-5 operasyonunda 11 Kasım 2019 Pazartesi itibariyle, bölücü terör örgütü mensuplarınca kullanılan toplam 20 adet kış sığınağı tespit edildi. Bu sığınaklarda ve toprağa gömülü olarak pek çok mühimmat ve yaşam malzemesi ele geçirildi.
17 Ağustostan günümüze neredeyse 3 ay tamamlanmak üzere. Bu 3 ay zarfında doğrusu epey temizlik yapıldı. Peki üst düzey yöneticilerinden de epey zayiat veren PKK ne durumda; yani bitti mi, bitiyor mu; bitecek mi?
Son sorudan başlayayım; elbette bitecek, hiç çaresi yok. Çünkü o kadar kararlıyız ki, bu kararlığımız karşısında bitmekten başka çaresi yoktur.
Şu an bitti mi? Henüz bitmedi.
Bitiyor mu? Emareleri görünmeye başladı.
Öncelikle şunu kafamıza koymamız gerekir ki terör örgütleri hiç bir zaman sıfırlanmaz. Başka tarafa kaydırılır. Çünkü terör örgütleri artık günümüzde şirket haline gelmiş olduklarından ve bu şirket sahipleri başka bir iş yapamayacaklarından, yani halkın içine girip, aralarına karışamayacaklarından ve daha da önemlisi büyük sahiplerinin dünya hırs ve planları bitmeyeceğinden, bu örgütler bulundukları yerde artık iş yapamaz haline gelince, yeni görev tanımları ile, yeni mekanlarına kaydırılırlar. Biz, son zamanlardaki kararlılığımız ve icra ettiğimiz bütün operasyonlarımız ile PKK için artık bu topraklarda hayat hakkı olmadığını bütün dünyaya; yani hem kendilerine, hem de sahiplerine ispat etmiş bulunduk.
Çok kısa olarak, fazla detaya girmeden silahlı kuvvetlerimizin son zamanlarda icra ettiği operasyonlardaki bu başarılarını neye borçlu olduğumuzu da ifade etmiş olayım; öncelikle silahlı kuvvetlerden ve kamudan FETÖ mensuplarının temizlenmesi diyebilirim, çünkü istihbarat veriyorlardı. İkinci olarak, silah teknoloji ve mühimmatta yerliliğimiz ve ulaştığımız yüksek seviye diyebiliriz, çünkü SİHA'lar göz açtırmıyor. Üçüncüsü, devlet olarak kararlılığımız ve halkın artık bu teröristlerden kurtulmak istemesi diyebilirim, çünkü sahada istihbaratımız çok güçlü. Dördüncüsü, sınır ötesinde yaptığımız harekatlar diyebiliriz, çünkü artık içeri girişler çok zorlaşmıştır. Beşincisi de ABD ve Rusya ile vardığımız  son mutabakatlar diyebiliriz, çünkü onlara yeni Türkiye'nin ne olduğunu ispatladık.
Evet PKK darma duman ama bence asıl önemli olan konu PKK değil, PKK'nın ilk çıktığı seksenli yıllardan bugüne kadar güney doğu bölgelerimizde yaptığı tahribattır. Marksist Leninist ve ateist bir yapıda görünmeye başladığı ilk günden itibaren, Şafii mezhebindeki, dinine ve inançlarına çok bağlı olan bu Kürt coğrafyasında hedeflerini açık bir şekilde dillendirmeye başlayarak, yoğun propaganda ile gençlerin ve çocukların beyinlerini yıkadılar. Bu hedeflerinden birincisi bölgedeki dini inançları yıkarak, (güya) özgürlük getirmek. İkincisi ise kadınları, kızları geleneklerden kurtararak, (güya) hürriyetlerine kavuşturmak. Doğrusunu isterseniz  geçen bu otuz beş senede neredeyse, büyük ölçüde bu hedeflerine ulaştılar diyebilirim. 1981 yılında Cizre'ye ilk seyahatimi gerçekleştirmiştim. O günden bu güne bölge halkı tanınmayacak derecede değişti dersem, mübalağa etmiş olmam.
Bir de, biz ASDER-ASSAM olarak, 09-22 Aralık 2014 tarihleri arasında bölgeye raporlama maksadıyla gittik.
2015 yılında "Çözüm Sürecinin Ulaştığı Aşamada ASDER-ASSAM Raporu" olarak izlenimlerimizi kitap haline getirip, Cumhurbaşkanlığından başlamak üzere, kamuda ve sivil toplumda ilgili tüm birimlere bu kitabı gönderdik. Bir de basın açıklaması yapmıştık.
Bu rapor çok önemli  tespitleri içeriyordu. Bugün hala bölgede kalıcı çözüm isteniyorsa, PKK ve benzeri bütün terör örgütlerinden tamamen temizlenmek isteniyorsa, bu raporda ifade edilmiş olan hususlar tek tek ele alınmalıdır.
Bu raporu bugün dile getirmemin sebebi, Kıran operasyonlarının yapıldığı bölgelerde, biz beş sene önce dörder kişiden oluşan üç tim olarak dolaşıp, en üst kamu personelinden halka kadar, iş adamlarından, odalardan, sendikalardan, sivil toplum kuruluşlarından, belediye başkanları ve kanaat önderlerine kadar herkes ile ayrı ayrı görüşmüş, bölgenin nabzını gerçek anlamıyla tutup, rapora dökmüştük.
Benim de içinde bulunduğum birinci tim, Mardin ve Şırnak illeri ile Kızıltepe, Nusaybin ve Cizre ilçelerindeydik.
İkinci tim, Şanlıurfa, Batman ve Diyarbakır illerindeydi.
Üçüncü tim, Van ve Hakkari illerindeydi.
En önemlisi halkın da nabzını tutmayı becerebilmiştik. Bugün PKK'nın gerçek anlamda bitirilmesini istiyorsak, yöre halkının duygu ve düşüncelerini hakiki anlamda görmek ve anlamaktan başka çıkar yolunuz yoktur.
Rapordan şimdilik, sadece; "Bölgenin Hali Hazır Toplumsal Yapısı-Gruplar" başlığıyla verdiğimiz, "Birinci Bölüm"ünden özetleme yapmak istiyorum:
"Bölgede nüfusun çoğunluğunu teşkil eden; sosyal açıdan dört faklı Kürt topluluğunun oluştuğu tespit edilmiştir. Tespit edilen bu gruplar ve yapıları aşağıdaki gibi açıklanabilir.
Birinci Grup Kürtler: Ehli sünnet ve ümmet anlayışına, İslami düşünce hassasiyetine sahip olan gruptur. Bunlar Türklerle Kürtlerin iç içe girdiği, kız alıp verildiği ve etle tırnak gibi bir birinden ayrılmaz bir birliktelik içerisinde olduğunu savunan topluluklardan oluşmaktadır. Bu grup Türkiye'den ayrılmayı istememekte, silahlı mücadeleyi de asla tasvip etmemektedir. Sorunu rejim sorunu olarak görmektedirler.
İkinci Grup Kürtler: Bunlar da ehli sünnet olmakla beraber, Kürtlerin Kur'an'a göre Allah'ın her millete tanıdığı yaradılış haklarından mahrum edildiklerini belirtmekte, Kur'an ve sünnete uygun temel hak ve özgürlüklerin Kürtlere de tanınması gerektiğini ifade etmektedirler. Devletin Kürtlerle alakalı meseleleri çözmekte yetersiz kaldığını düşünmekte, temel özgürlüklerin verilerek, akan kanın durdurulmasını istemektedirler.
Üçüncü Grup Kürtler: Marksist-Leninist bağlamda PKK sempatizanları olan kesimi oluşturmaktadırlar. Nispeten azınlıkta olan bu silahlı siyasal grup, her durumda Türklerin Kürtlere baskı ve zulüm yaptıklarını, Kürtlere hayat hakkı tanınmadığını düşünmekte ve bu hakların elde edilmesi için silahlı mücadeleyi tam desteklediklerini ifade etmektedirler.
Dördüncü Grup Kürtler: Bunlar Hür Dava Partisi (HÜDAPAR) taraftarlarından oluşmaktadır. Bu oluşum siyasi nitelikte olup, 1990'lı yıllarda "Hizbullah" ismi altında silahlı faaliyet gösteren ancak daha sonra silahlı mücadeleyi terk ederek, devletin sadece HDP'yi değil, bölgede kendilerinin de dikkate almasını isteyen, muhafazakar kesimi temsil eden bir gruptur."
Rapordan şimdilik bu kadar alıntı ile yetinelim, zamanı geldikçe gerekli bölümleri aktarmaya devam ederiz, ama benim bu yazımda asıl değinmek istediğim husus, bölgede terörü tamamen bitirmek istiyorsak, bölge halkını çok iyi tahlil etmek, isteklerini, duygu ve düşüncelerini iyi anlamak gerektiğinin önemini vurgulamaktır. Bu grupların nüfustaki yüzdelik oranlarını şu an tahmin edemeyeceğim, lakin zaman içerisinde değişmeler gösterebileceği de bir gerçektir.
Mercek altına almamız gereken bir konu da, okullardaki eğitim oranının o yıllarda çok düştüğü ve seviyesinin oldukça aşağılara inmiş olduğu idi. Şu an hangi seviyede bilemiyorum.
Dağda, ovada , yaylada silahlı güçlerimiz destanlar yazabilir, ama bölgede, köy ve kent merkezlerinde kalıcı huzur istiyorsak yöre halkının, yani vatandaşlarımızın, yani kardeşlerimizin taleplerini çok iyi anlamak, idrak etmek ve yerine getirmek zorunda olduğumuzun bir hak ve hakikat olduğunu hiçbir zaman unutmamalıyız , vesselam.
Gürcan Onat, 12.11.2019, 01.00, Fatih.

CEHENNEM

Sosyal Medya için, sokak röportajı yapan delikanlı, elindeki mikrofonu caddede yürüyen gençlere yöneltip, “öldükten sonra ne olacak?” Diye s...