31 Ekim 2019 Perşembe

ASDER KÜTAHYA BULUŞMASI



Her derneğin, vakfın mensuplarıyla yaptığı çeşitli etkinlikleri olur. ASDER mensupları olarak bizler de derneğin kuruluş yılı olan 2000 yılından beri çeşitli etkinlikler düzenlemiş ve üyelerimizle bir araya gelme fırsatları gözlemişizdir.
Diğer dernekleri bilmem ama bizimki biraz farklı seyirler izlemiştir. 
Çünkü ilk kurulduğumuz yıllar 28 Şubat post modern darbesinin tüm şiddetiyle, kabus gibi milletimizin üzerine çöktüğü yıllardı. O yıllarda değil böyle etkinlikler düzenlemek, üyelerimiz bir araya gelmeye dahi çekiniyorlardı. Zira hiç bir suçları yokken, haklarında uydurulan yalan ve iftiralar, düzmece raporlarla çok sevdikleri mesleklerinden atılmış, hatta kamu kuruluşlarına, bazı firmalara baskılar yapılıp, buralarda da işe alınmamaları için talimatlar verilmişti. Yani adeta hayat hakkı tanınmaması için haklarında her türlü çaba sarf edilmişti. Tabi bu durum ister istemez, arkadaşlarımızı tedirgin edip, bir araya gelmekten çekinir hale getirmişti. Sonuçta, çoluk çocukları vardı, onların iaşe, ibate v.s. her türlü sorumlukları üzerlerindeydi. Lakin bir taraftan da başlarına gelen bu musibet karşısında susmayıp, zalimlere karşı hak mücadelesi yapmak da gerekiyordu. İşte böylece ASDER mensupları mücadele kervanına iştirak ederek, çeşitli faaliyetlere ve etkinliklere imza atmışlardı.
Son etkinlik Kütahya buluşması oldu. 26-27 Ekim Cumartesi-Pazar günleri maaile icra edilen bu etkinliğe katılma konusunda doğrusu epey tereddüt yaşamıştım. Ancak her seferinde olduğu gibi, yine bittiği zaman tadı damağımızda kaldı dersem mübalağa etmiş sayılmam.
Uzun zamandır görüşme fırsatı bulamamış, farklı şehirlerde yaşayan dostların birbirlerini görüp, hasret gidermeleri bu organizasyonun en güzel tarafı olmakla beraber, programın içeriği de dolu dolu olunca, bu tür faaliyetler daha bir doyulmaz hale geliyor.
ASDER Genel Merkezinin sunumundan sonra, şubelerin ve temsilciliklerin ahvallerine vakıf olmak, akşam Kütahya halkı ile beraber Genel Başkanımız, Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan'ın doyumsuz konferansını izlemek, ertesi günü diğer sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte ASSAM Genel Başkanı, Cumhurbaşkanımızın Silahlı Kuvvetler Baş Danışmanı E. General Adnan Tanrıverdi'nin İttihadı İslam Konferansını dinlemek adeta ayaklarımızı yerden kesti diyebilirim.
İki gün boyunca etkinliklerle, Kütahya'nın Ulu Camisinde kılınan öğle namazı ve görülmesi gereken yerlerin gezilmesiyle maddi manevi duygular içerisinde yoğrulurken, arkadaşlarımızla, 20 yıl öncesine gidip, ne hallerden nerelere gelmişiz, hayret ve şaşkınlığı ile adeta kaderin cilvesini taaccüp içerisinde andık. Kolay değil, 28 Şubatçıların tüm kin ve nefretleriyle İslam ve Müslümanlara açtıkları o savaşta ancak bir ağaç altında yapabildiğimiz yönetim kurulu toplantılarından bugünlere gelebilmek... Allah'ın lûtfu bu olsa gerek!
Bugünleri bize gösteren Rabbimize binlerce hamd ederken, Kütahya buluşmasını organize ve koordine eden, bu işte emeği geçen tüm arkadaşlarımıza şükranlarımızı sunmayı bir borç telakki ederiz.
Bir başka şehirde, bir sonraki buluşmamızda, tekrar bir araya gelmek üzere, tüm dostlarımızın Allah'a emanet olmaları dileğiyle...
Gürcan Onat, 30.10.2019, 15.30, Fatih.

2 Ekim 2019 Çarşamba

GÜVENLİ BÖLGE HAREKATI NE ZAMAN


Geçen akşam a haberde katıldığım "Memleket Meselesi" programında Suriye'de güvenlik koridoru ve özellikle de TSK'nin harekata başlamasının merak konusu olduğu ve halkımız tarafından dikkatle takip edildiğini müşahede edince ve programda söylemek istediklerimin tamamını ifade edemeyince yazmak vacip oldu.
Önce Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin resmi web sitesinden bir alıntı yapalım: "TÜRKİYE’NİN, İNSANİ BİR MESELE OLARAK ELE ALDIĞI SURİYELİ SIĞINMACILARIN EVLERİNE BİR AN ÖNCE DÖNMELERİNİ SAĞLAYACAK GÜVENLİ BÖLGE PROJESİNİN HAYATA GEÇİRİLMESİNE İLİŞKİN SAMİMİ GAYRETLERİNİ DAHA İLERİ ADIMLARLA GÜÇLENDİRECEĞİ BELİRTİLMİŞ; MİLLÎ GÜVENLİĞİNİN SAĞLANMASI İÇİN GEREKEN İRADEYİ ORTAYA KOYMAKTA TEREDDÜT ETMEYECEĞİ İFADE EDİLMİŞTİR."
Milli Güvenlik Kurulunun ne anlama geldiğini ve burada alınan kararların öneminin ne olduğunu yazmama gerek olduğunu sanmıyorum. Devletin Güvenlik ile alakalı en üst resmi kurulunda alınmış olan bu kararın, özellikle: "Milli Güvenliğin sağlanması için gereken irade ortaya koymakta tereddüt etmeyeceğini ifade etmesi" elbette hiç kimse tarafından basit bir ifade olarak değerlendirilemez.
Bu karar bir hikaye değil, bu belge de edebi bir metin değil!
Bu karardan bir gün sonra, TBMM'nin yeni yasama yılına başlaması münasebetiyle yaptığı açılış konuşmasında, Cumhurbaşkanımızın aynı konuda söylediği sözler nelerdir, bir de onlara bakalım.
Cumhurbaşkanlığı Resmi Web sitesinden konu ile ilgili cümleleri aynen alıyorum: "Türkiye’nin artık bu konuda kaybedecek tek bir günü dahi yoktur. Geldiğimiz noktada, kendi yolumuzda devam etmekten başka çaremiz kalmamıştır. Münbiç dâhil, Fırat’tan Irak sınırına kadar oluşturacağımız 30 kilometre derinliğindeki güvenli bölgede bir milyonu yeni yerleşim yerlerinde, bir milyonu mevcut yerlerde olmak üzere, iki milyon kişiyi iskân etmeyi planlıyoruz."
Milli Güvenlik Kurulu kararının hemen ertesi günü devletin en yetkili kişisi diyor ki: "Türkiye'nin artık bu konuda kaybedecek tek günü dahi yoktur".
Bunlara ilave olarak Cumhurbaşkanımızın ağzından çıkan şu cümleyi hepimiz duymuşuzdur: "Bir gece ansızın gelebiliriz!"
Nitekim daha önceki harekatlarımızda, bir gece ansızın nasıl geldiğimizi hem dosta, hem düşmana gösterdik.
Bu nedenle ben de akşam programda: "Bu gece dahil olmak üzere, her an, her gün harekat başlayabilir" demiştim. Evet aynı düşüncelerimi muhafaza ediyorum, artık her an harekat başlayabilir ve başlamalıdır da!
Hepimiz biliyoruz ki; ABD'nin politikası bizi oyalamaktan başka bir şey değil. Bir taraftan da bölgeye sürekli yığınak yaparak, daha tahkim hale getirmeye çalıştığını gözlemliyoruz.
Üzüldüğüm konu ise; böyle milli meselelerde ülkemizde hep birlikte, tek yumruk olamayışımızdır. Yurt dışında, ülkemizin dış politikalarını kendi menfaatlerine aykırı bulan yabancı devletler, aleyhte propaganda ve siyasetlerini sürdürüyorlar, bu çok normal, ancak bizim ana muhalefet partimizin bu tür milli meselelerde kendi devleti yanında yer almayıp, yabancı muhalefet ile birlikte görünmesi çok acı. Akşam programda bu konu da detaylı olarak konuşuldu. Terör örgütü destekçileri ile birlikte yapılan panel ve görüşmelerin hiç bir şekilde tevili mümkün olamaz. Muhalefet partileri Mecliste her türlü muhalefetini yapmalı, ülkemiz için yararlı ve zararlı hareket tarzlarını detaylı olarak iktidar ile tartışıp değerlendirerek, harekat safhasına geçildiği andan itibaren, Milli duruş gösterebilmelidir. Ümit ediyorum ki bu yanlış duruşlarını bir an önce düzelterek, tek vücut olup, Silahlı Kuvvetlerimizin harekatında Milletçe dualarımızla ve manevi desteğimizle bir zafere daha imza atarız.
Akşam programda iken bana mesaj atıp, harekata katılarak, şehit olmak isteyen emekli asker arkadaşlarımın varlığı da bilinmelidir.
Rabbım yar ve yardımcımız olsun. (Amin)   
Gürcan Onat, 02.10.2019, 15.00, Fatih.

28 Eylül 2019 Cumartesi

BİLMEYENLERİN DERDİNİ BİLENLER ÇEKER


Rüyanda görüyorsun ki; bir otobüsün içindesin ve otobüs hıncahınç insan dolu. Lakin, otobüsün şoförü kör, sağır ve dilsizmiş. Az ileride büyük bir uçurum varmış, fakat şoför bunun farkında değil ve bütün yolcularıyla birlikte otobüsü uçuruma doğru sürüyormuş. İşin ilginç yanı, yolcular da başlarına geleceğin idrakinde olmadıklarından şarkı, türkü söyleyerek kendilerinden geçmiş, elleriyle tempo tutuyorlar. Sen ise uçurumu fark ettiğin için çıldırmak üzeresin. Derken kan ter içinde uyanıyorsun. Nasıl derin bir oh çekersin, değil mi?
Peki ya gerçek hayatta; çok sevdiğin bir insan; kardeşin, yakın akraban, can dostun, kıymetli arkadaşın gözlerinin önünde gerçekten manevi uçuruma doğru gidiyorsa, ne yaparsın?
Oğlun, kızın, akraban, kardeşin, arkadaşın her kimse; biliyorsun ki, bu yaşamı onu hem dünyada hem ahrette çok korkunç ve ebedi bir felaket ile yüz yüze getirecek. Sen buna öyle inanmışsın ki; hatta adın gibi eminsin.
Gel gelelim, sözün hiç tesir etmiyor! Elinden de hiçbir şey gelmiyor.
Bilmeyenlerin derdini bilenler çekermiş. Bu ıstırap içinde kıvrım kıvrım kıvranıyorsun, ama hiç bir şey yapamıyorsun.
Böyle bir durumda ne yapmak lazım?
Düşündüm düşündüm, şu neticeye vardım; sanırım ıstırabını artırman gerekiyor. Evet üzüleceksin. İyice üzüleceksin. Hatta yanacaksın. Daha çok yanacaksın. Sözün tesir etmediği yerde hal tesir eder.
Merhamet duygun içini tamamen kaplayacak. Hücrelerine sirayet edecek. Ateş o kadar çok hararetlenecek ki; içine sığmaz olup, gözlerinden dışarı taşacak. Sevdiğin kişi o gözleri görünce, onun da içine kor düşecek. Kalbine küçücük bir kıvılcım da girse, zamanla sıcaklığı artacak. Toprağa atılan minicik tohumun zamanla dev bir çınar haline gelmesi gibi, o da zamanı geldiğinde volkan gibi patlayacak.
Dolayısıyla, sen derdinle yanmaya bak!
Sevdiklerinin dertleriyle dertlen.
Dertlen ki; derdin sana derman olsun.
Sana derman olsun ki; senden de sevdiğine derman olabilsin.
Dertlen ki; damlanın sahibi olan sonsuz deryanın Rahmeti tecelli etsin.
Unutma! Sende zerre ise o merhamet, O’nda uçsuz bucaksız…
Senin kalbinde damlacık olan o merhamet, O’nda sağanaktır.
Boşaldı mı bir kez; dağlar, taşlar hayat bulur.
Dalgalar halinde gelir, çarptığını tutuşturur.
Tutuştukça kalpler, sahibini döndürür. Döndürür sahibini, sanki sema eden Mevlevi dervişi gibi…

Başka bir şey gelmez senin elinden. Sadece dertlen ve merhametini körükle.
Aç ellerinle beraber kalbini, Rahmetine sığın Rahmanın; inle, yalvar, yakar…

                                                        18 Ekim 2015, Gürcan ONAT

27 Eylül 2019 Cuma

HER DAİM ADİL KALABİLMEK


Çok zordur! Gerçekten çok zor.
Her daim adil kalabilmek.
Dilde söylenmesi çok kolay, ama gel gelelim bütün hadiseler karşısında adil kalabilmeyi başarabilmek öyle, hiç de kolay değildir.
Düşünün bir kez her ne olursa olsun, herhangi bir şeyi; duygularınızı, düşüncelerinizi, hislerinizi ve arzularınızı hiçbir şekilde karıştırmadan, tamamıyla hakikat merkezli kavrayabilmek ve hak üzere hareket edebilmek, hakkın hatırını her türlü hatırdan âli tutup, sonuç ne olursa olsun, hakkaniyetli karar verebilmek...
Belki hepimizin idealidir. Gerçekten samimi olarak temennimizdir. Lakin nefsimi dahil ederek söylüyorum, tüm insanlık aleminde kaçta kaçımız başarabilmişizdir bunu, bilemiyorum.
Belki birçok konuda, birçok kişi kısmi başarılar elde edebilmiştir, lakin bazı hususi alanlara girilince mutlaka mayınlar patlayıveriyor ve savruluveriyor insan, bir tarafa...
Yani hayatın her alanında ve her konuda istisnasız, adil kalabilmek, işte bu çok zor.
Zaten sonuçta adili mutlak olan Cenabı Hak değil midir? Evet hiç şüphesiz adili mutlak olan Allah Teala'dır. Lakin biz kulları da, özellikle İslam coğrafyasında doğmuş bulunan kulları da Rabbimizin emrettiği şekilde, adil olmaya çabalama mükellefiyeti altında olduğumuzu sürekli hatırımızda tutmalıyız. Hiçbir zaman unutmamalıyız ki, biz İslam coğrafyasında yaşayan, İslam kimlikli insanlar yeryüzündeki tüm insanlık alemi için örnek ümmetiz!
Uzun zamandır kendimi bir "İnsan Hakları Aktivisti" olarak nitelendiriyorum. Ne kadar başarabildiğimi bilmiyorum, fakat ben dahil çevremde herkesin muhakkak bir yumuşak karnının bulunduğunu müşahede etmiyorum dersem, doğru olmaz. Bunun kaynağı kiminde etnik kimliği, kiminde cemaat aidiyeti, kiminde ailesi, kiminde vatanı, coğrafyası veya ideolojisi. Sonuçta her birimizin takılıp tökezlediği bir aidiyeti bulunabiliyor. Zaaflarla donanmış insan evladı olarak bunu normal karşılıyorum aslında, lakin insanın biraz da acziyetini ve noksanlığını kabul edip, tekebbürden ve muannit tutumdan uzaklaşmaya çabalaması gerekmez mi? Böyle yaptığı taktirde, daha tahammül edilebilir olur, hiç olmazsa. Zira, hiçbirimiz mükemmel değiliz elbette ve aslında bunun farkındayız, çok şükür.
Daha huzurla yaşanılabilir bir dünya oluşturmaya çalışıyorsak, önce her hal ve şartta, herkes için adaleti tesis etmeye çabalamalıyız. Kim olursa olsun, hangi makamda olursa  olsun, kişilere adil davranmasını becerebilmeliyiz. Bunun için de sanırım şu ön yargılarımızdan da uzaklaşmamız gerekiyor. Önyargılarımız adil kararlar alabilmemizde son derece sinsi bir şekilde, menfi tesirlerde bulunuyorlar. Belki farkındayız, belki farkında değiliz, ama öylesine kodlamışız ki önyargılarımızla beynimizi, üzerine basınca otomatik şalter atıveriyor. Bu kodlardan sıyrılabilmenin bir yolu da zannımca herkesi olduğu gibi kabul edebilme erdemini kuşanabilmektir. Hiç kimse benim gibi değildir ve olması da gerekmiyor. Ben de kimseye benzemek zorunda değilim. Ben kendime Müslüman ismini yakıştırmışım; Allah'ın istediği, Resulullah'ın örnekliğindeki gibi bir kul olmaya çalışıyorum. Hiç kimse bunu engellememeli/engelleyemez. Başkalarının kişilik sınırlarını ihlal etmeden, dilediğim hayatı dilediğim şekilde yaşayabilmeliyim/yaşayabilirim. Aynı şekilde hiç kimseden de benim gibi inanmak ve yaşamak zorunda olmasını beklememeliyim/beklemiyorum. Benim gibi onlar da kendilerini tanımlama ve diledikleri gibi hayatlarını tanzim etme hürriyetlerine sahiptirler, bundan daha doğal bir şey olamaz/olabilir mi?
Doğruyu araştırma ve daha güzele ulaşma çabasıyla; emri bil maruf, nehyi anilmünker ya da propaganda, yani inanç ve düşüncelerimizi açıklama ve yayma faaliyetleri de kutsaldır elbette, ancak dayatmamak ve mecbur kılmamak kaydıyla. Sanki benim düşündüğüm ve inandığım en doğrusu imiş gibi! Kimin hakiki manasıyla doğru ve hak üzerine olduğu da aslında ahrette, hesap günü ortaya dökülecektir. Karşımızdaki  kişilere inanç veya düşüncelerimizde üstünlük hisleri taşıyorsak, bu bizim yeterince olgunlaşamadığımızın bir göstergesi değil midir?
Bu vesileyle; hiçbir konuda araştırmadan, soruşturmadan, kesin bilgi ve delile dayanmadan, zanlarımızla kanaatlerimizi açıklamazsak ve hüküm vermezsek, bizi takip eden ve yazdıklarımıza kıymet veren dostlarımız için de daha sağlıklı rehberler olmuş oluruz, diye değerlendiriyorum, vesselam.                                                  

24 Eylül 2019 Salı

HAYAT BIRAKMIYOR Kİ


HAYAT BIRAKMIYOR Kİ
Akşam yatmadan kafama takıldı, yarın ne yapsam diye. Saat dörtte Üsküdar'da bir toplantımız vardı, geç kalmaktan hiç haz etmediğimden, tam vaktinde orada olabilmek için kafamda kurgulamaya başlamıştım, genellikle böyle olur, elimde değil.
Şu şekilde düşündüm: "Saat üçü yirmibeş geçe ikindi ezanı okunuyor, namazı Fatih'te kılıp çıksam, camiden çıkış saatim üçkırkbeş, Aksaray metro, Yenikapı marmaray, benim oraya varmam dört çeyreği bulur, yani 15 dakikalık gecikme olacak. İkindiyi Üsküdar'da Valide Atik camisinde kılsam bu sefer de 15 dakika erken varacağım, bu da hoş değil, istiyorum ki; tam vaktinde, yani saat dört olduğunda ben zile basmış olayım.
Kafamı epey meşgul etti, ama ben karar veremeden: "Aman yahu, sabah ola hayrola" deyip, yattım.
Sabah kalkınca bir haber aldım, arkadaşlarımdan birinin babası vefat etmiş, ikindi namazında Altunizade İlahiyat camisinden kaldırılacakmış. Şaşırdım, beklenmedik bir şey. Tabii, mecburen ikindi namazını Altunizade'de İlahiyat camisinde kıldık, arkadan da cenaze namazını...
Üsküdar'da toplantım olduğu için namaz öncesinde arkadaşıma taziyede bulunup, cenaze namazını kılar kılmaz hemen ayrıldım, hızlı adımlarla otobüs durağına doğru yürümeye başladım, telaşla ilerlerken bir taraftan da kendi kendime mırıldanmaya başlamıştım: "Allah Allah, akşam düşünüp duruyordum, ne yapsam diye, bir türlü karar verememiştim, namazı Fatih'te mi kılsam, Üsküdar'da mı diye, ikisi de olmadı, Altunizade'de kıldım, Hem de cenaze namazı! Hele ki bu cenaze namazı hiç hesapta yoktu. İyi de o tabutta yatan ben de olabilirdim! Plan yaparken işin bu tarafı hiç aklına gelmiyor, insanın. Ama işte arkadaşımızın babasının cenaze namazını kıldık. Bir gün de benimkini kılacaklar, hem de böyle, belki ansızın oluverecek"
Evet, hem mırıldanıyordum, ama hem de bir taraftan toplantıya geç kalmamak için koşar adımlarla otobüse doğru telaşla gidiyordum.
Yani ne yaparsak yapalım, ne düşünürsek düşünelim, hayat yine de çekiyor, içine doğru. Hem öyle çekiyor ki; kopmak mümkün olmuyor. Hani çalışmaların arasında yorulursun da oturur bir çay içersin, sonra tekrar başlarsın ya yoğun çalışmaya, işte öyle bir şey. Sanki ben de koştururken beş dakika ara verip, biraz nefeslendim, azıcık tefekkür edebilme imkanı bulabildim, ama sonra tekrar dolu dizgin koşuşturmaya devam, hepsi bu...
Bırakmıyor ki hayat!
NOT: Merak ediyorsanız söyleyeyim, toplantıya 15 dakika geç kaldım, ama mazeretimi söyleyince, onlar da başsağlığı dilediler.
26.11.2016, Gürcan Onat.

BANA NE


Hepimizin memleket meseleleriyle ilgilenmesi gerekmiyor elbette. Hele ki, ülkemizde olduğu gibi politika denilince akla yalan söylemek ve iftira atmak geliyor ise.
Amma: “Bırak akışına, gitsin gidebildiği yere kadar” demek de çok doğru olmasa gerek.
Meşhurdur, Kanuni Sultan Süleyman bir gün zamanın kıymetli alimi, kendisinin süt kardeşi, hem de şeyhi olan Yahya efendiye: “Sen ilahî sırlara vâkıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?” şeklinde bir mektup gönderir. Yahya efendi’nin cevabı çok kısadır: “Neme lâzım be Sultanım!”
Topkapı Sarayında bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bir mana veremez. Nihayet kalkar, Yahya efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gelir. Sitem yüklü olarak, sorusunu tekrar sorar.
Yahya efendi: “Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de “neme lâzım” deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa. Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da, bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hâle gelir...”
Evet, bir memleketi izmihlale uğratan şey, "neme lazım" demekmiş. Yani diğer bir deyişle: “Bana ne”
Şöyle de ifade edebiliriz: “Bir otobüse bindiğimiz zaman hepimiz şoföre müdahale etmeye kalkarsak, adamı arabayı kullanamaz hale getirebilir ve hatta belki de kaza yapmasına bile sebebiyet verebiliriz. Bu doğru, ama şoför uyuklamaya kalkar da, araba zikzak yapmaya başlarsa, o zaman da hepimiz dehşetle koltuğumuzdan fırlar, avaz avaz adama bağırmaya başlarız. Yani bu durumda hiç kimse, sakin bir şekilde: “Bana ne sultanım” demez.
Ya da, şoförün arkasında oturan birileri sürekli şoföre laf atıyor, aracı sürmesine engel olmaya veya şaşırtmaya çalışıyorsa, o zaman da diğer yolcular kayıtsız kalamazlar herhalde. Hemen şoförü lafa tutan adama çemkirmeye başlarız.
O halde, şöyle diyebilir miyiz? Ölçülü olmak kaydıyla elbette memleket meseleleriyle ilgileneceğiz, ifrat ve tefritten uzak, itidalli olmak şartıyla, hak ve hakikat üzere sözümüzü yeri geldiğinde ifade edeceğiz. Provoke ve manipüle edilmemek için de gelişmeleri yakından takip edeceğiz ve biz de provokasyon ve manipülasyon yapmayacağız. Doğruları destekleyeceğiz, yanlışları tenkit edeceğiz.
“Bana ne” demek akıl, fikir sahibi ve halk nezdinde itibarlı kimselere yakışmaz.
“Bana ne” demek, aslında memleketini seven hiç kimseye yakışmaz, vesselam.

KAĞIT TOPLAYICI ÇOCUK VE ÖN YARGI


Kağıt toplayıcı çocuk hemen önümde gidiyordu. Sanırım 30-35 metre ancak vardı aramızda. Onun önünde de el arabalı bir esnaf, paketlerini taşıyordu. Onunla da arası 35-40 metreydi.
Biz böyle peş peşe giderken, en öndeki esnafın el arabasından poşetli bir parça düştü. Adam el arabasını önden çekerek götürdüğü için düşen parçanın farkına varamadı.
Fakat peş peşe gittiğimiz için kağıt toplayıcı çocuk ile biz görmüştük, düşen parçayı. Ne yapsam, seslensem mi acaba diye düşünürken, benim önümde giden kağıt toplayıcı çocuk poşete yaklaşmıştı bile.  Tam önüne gelince de durdu. Ben dikkat kesildim, ne yapacak acaba diye...
Çocuk poşetin içine şöyle bir baktı, sonra arkaya, arabasının üstüne attı. Araba zaten ağzına kadar kağıt dolu olduğu için, onların üzerinde bir yere oturdu, bu poşet de.
Çocuk arabasının kollarından tutup, yürümeye devam etti.
Şaşırmıştım. Tam gözümün önünde olan bu olaya müdahale etmem gerekiyordu. Bağırmak istemedim. Hızlandım, esnafa yetişip, malına sahip çıkmasını söyleyecektim, ama esnaf iş yerine varmıştı bile. Bir kapıdan içeri girdi. Ben biraz daha hızlandım lakin kağıt toplayıcı çocuk benden önce han kapısına vardı ve durdu. Ben duraksar gibi oldum. Çocuk içeriye baktı, seslendi. Esnaf dışarı çıktı. Çocuk arkadan poşeti aldı ve uzattı.
Esnaf: "Bu ne?" dedi, ama poşetini tanıdı. İçine baktı, bayan el çantası vardı, yerinde duruyordu.
Çocuk: "Düştü" dedi.
Esnaf, sert bir şekilde: "Çaldın mı yoksa?" diye çıkışmaya başladı.
Çocuk kendini savunmaya çalışırken, ben yanlarına vardım. Hemen olaya müdahil oldum. Esnafa dönerek, biraz da sert bir şekilde: "Bu çocuğa teşekkür etmen gerekiyor, sen düşürdün, o da aldı, sana getirdi" dedim.
Benim müdahalem ile esnaf kendini toparladı ve hemen: "A, öylemi" diyerek, çocuğa teşekkür etti.
Çocuk çok umursamadı, sakin bir şekilde yoluna devam etmeye başladı. Ben de yürüyünce, bir müddet yan yana gelmiş olduk. Çocuğa döndüm: "Aferin, çok güzel yaptın, seni tebrik ediyorum" dedim. Sonra yolumuz ayrıldı, o sağdaki sokağa girdi, ben soldan devam ettim.
Birden aklıma ben niye bunların fotoğrafını çekmedim diye bir fikir düştü, hemen cep telefonuma davrandım, ama arkadan pek de çekemedim.
İşte dostlar: "Ön yargı diye buna derler, değil mi?"
Yaşadığım bu olayı hiç unutmayacağım. Kağıt toplayan bu çocuklara trafiği aksattıkları için ve şehirde şık olmayan manzaralar oluşturuyorlar diye kızıyordum, ama artık kızmıyorum. Hatta karşımdan bir kağıt toplayıcıyı, arabasıyla geliyor gördüğüm zaman, hemen kenara çekilip, saygıyla yol veriyorum. Ve şefkatle arkasından bakıyorum. Gasp, hırsızlık, soygunculuk yapmayan, alnının teri ve bedeninin gücüyle ekmek parasını çıkartmaya çalışan bu emekçilere şimdi hürmet hisleriyle doluyum. Hele ki, soğuk, sıcak demeden, karlı kış günlerinde veya bunaltıcı sıcakların altında, bazen titreyerek, bazen  terden sucuk gibi halleriyle, kendi başlarına rızıklarını çıkartmaya çalışan bu garibanların, Allah yardımcıları olsun.
Emek kutsaldır! Yeter ki helalinden olsun.
Benim gibi ön yargılı olan, kendisi utansın.

CEHENNEM

Sosyal Medya için, sokak röportajı yapan delikanlı, elindeki mikrofonu caddede yürüyen gençlere yöneltip, “öldükten sonra ne olacak?” Diye s...