28 Eylül 2019 Cumartesi

BİLMEYENLERİN DERDİNİ BİLENLER ÇEKER


Rüyanda görüyorsun ki; bir otobüsün içindesin ve otobüs hıncahınç insan dolu. Lakin, otobüsün şoförü kör, sağır ve dilsizmiş. Az ileride büyük bir uçurum varmış, fakat şoför bunun farkında değil ve bütün yolcularıyla birlikte otobüsü uçuruma doğru sürüyormuş. İşin ilginç yanı, yolcular da başlarına geleceğin idrakinde olmadıklarından şarkı, türkü söyleyerek kendilerinden geçmiş, elleriyle tempo tutuyorlar. Sen ise uçurumu fark ettiğin için çıldırmak üzeresin. Derken kan ter içinde uyanıyorsun. Nasıl derin bir oh çekersin, değil mi?
Peki ya gerçek hayatta; çok sevdiğin bir insan; kardeşin, yakın akraban, can dostun, kıymetli arkadaşın gözlerinin önünde gerçekten manevi uçuruma doğru gidiyorsa, ne yaparsın?
Oğlun, kızın, akraban, kardeşin, arkadaşın her kimse; biliyorsun ki, bu yaşamı onu hem dünyada hem ahrette çok korkunç ve ebedi bir felaket ile yüz yüze getirecek. Sen buna öyle inanmışsın ki; hatta adın gibi eminsin.
Gel gelelim, sözün hiç tesir etmiyor! Elinden de hiçbir şey gelmiyor.
Bilmeyenlerin derdini bilenler çekermiş. Bu ıstırap içinde kıvrım kıvrım kıvranıyorsun, ama hiç bir şey yapamıyorsun.
Böyle bir durumda ne yapmak lazım?
Düşündüm düşündüm, şu neticeye vardım; sanırım ıstırabını artırman gerekiyor. Evet üzüleceksin. İyice üzüleceksin. Hatta yanacaksın. Daha çok yanacaksın. Sözün tesir etmediği yerde hal tesir eder.
Merhamet duygun içini tamamen kaplayacak. Hücrelerine sirayet edecek. Ateş o kadar çok hararetlenecek ki; içine sığmaz olup, gözlerinden dışarı taşacak. Sevdiğin kişi o gözleri görünce, onun da içine kor düşecek. Kalbine küçücük bir kıvılcım da girse, zamanla sıcaklığı artacak. Toprağa atılan minicik tohumun zamanla dev bir çınar haline gelmesi gibi, o da zamanı geldiğinde volkan gibi patlayacak.
Dolayısıyla, sen derdinle yanmaya bak!
Sevdiklerinin dertleriyle dertlen.
Dertlen ki; derdin sana derman olsun.
Sana derman olsun ki; senden de sevdiğine derman olabilsin.
Dertlen ki; damlanın sahibi olan sonsuz deryanın Rahmeti tecelli etsin.
Unutma! Sende zerre ise o merhamet, O’nda uçsuz bucaksız…
Senin kalbinde damlacık olan o merhamet, O’nda sağanaktır.
Boşaldı mı bir kez; dağlar, taşlar hayat bulur.
Dalgalar halinde gelir, çarptığını tutuşturur.
Tutuştukça kalpler, sahibini döndürür. Döndürür sahibini, sanki sema eden Mevlevi dervişi gibi…

Başka bir şey gelmez senin elinden. Sadece dertlen ve merhametini körükle.
Aç ellerinle beraber kalbini, Rahmetine sığın Rahmanın; inle, yalvar, yakar…

                                                        18 Ekim 2015, Gürcan ONAT

27 Eylül 2019 Cuma

HER DAİM ADİL KALABİLMEK


Çok zordur! Gerçekten çok zor.
Her daim adil kalabilmek.
Dilde söylenmesi çok kolay, ama gel gelelim bütün hadiseler karşısında adil kalabilmeyi başarabilmek öyle, hiç de kolay değildir.
Düşünün bir kez her ne olursa olsun, herhangi bir şeyi; duygularınızı, düşüncelerinizi, hislerinizi ve arzularınızı hiçbir şekilde karıştırmadan, tamamıyla hakikat merkezli kavrayabilmek ve hak üzere hareket edebilmek, hakkın hatırını her türlü hatırdan âli tutup, sonuç ne olursa olsun, hakkaniyetli karar verebilmek...
Belki hepimizin idealidir. Gerçekten samimi olarak temennimizdir. Lakin nefsimi dahil ederek söylüyorum, tüm insanlık aleminde kaçta kaçımız başarabilmişizdir bunu, bilemiyorum.
Belki birçok konuda, birçok kişi kısmi başarılar elde edebilmiştir, lakin bazı hususi alanlara girilince mutlaka mayınlar patlayıveriyor ve savruluveriyor insan, bir tarafa...
Yani hayatın her alanında ve her konuda istisnasız, adil kalabilmek, işte bu çok zor.
Zaten sonuçta adili mutlak olan Cenabı Hak değil midir? Evet hiç şüphesiz adili mutlak olan Allah Teala'dır. Lakin biz kulları da, özellikle İslam coğrafyasında doğmuş bulunan kulları da Rabbimizin emrettiği şekilde, adil olmaya çabalama mükellefiyeti altında olduğumuzu sürekli hatırımızda tutmalıyız. Hiçbir zaman unutmamalıyız ki, biz İslam coğrafyasında yaşayan, İslam kimlikli insanlar yeryüzündeki tüm insanlık alemi için örnek ümmetiz!
Uzun zamandır kendimi bir "İnsan Hakları Aktivisti" olarak nitelendiriyorum. Ne kadar başarabildiğimi bilmiyorum, fakat ben dahil çevremde herkesin muhakkak bir yumuşak karnının bulunduğunu müşahede etmiyorum dersem, doğru olmaz. Bunun kaynağı kiminde etnik kimliği, kiminde cemaat aidiyeti, kiminde ailesi, kiminde vatanı, coğrafyası veya ideolojisi. Sonuçta her birimizin takılıp tökezlediği bir aidiyeti bulunabiliyor. Zaaflarla donanmış insan evladı olarak bunu normal karşılıyorum aslında, lakin insanın biraz da acziyetini ve noksanlığını kabul edip, tekebbürden ve muannit tutumdan uzaklaşmaya çabalaması gerekmez mi? Böyle yaptığı taktirde, daha tahammül edilebilir olur, hiç olmazsa. Zira, hiçbirimiz mükemmel değiliz elbette ve aslında bunun farkındayız, çok şükür.
Daha huzurla yaşanılabilir bir dünya oluşturmaya çalışıyorsak, önce her hal ve şartta, herkes için adaleti tesis etmeye çabalamalıyız. Kim olursa olsun, hangi makamda olursa  olsun, kişilere adil davranmasını becerebilmeliyiz. Bunun için de sanırım şu ön yargılarımızdan da uzaklaşmamız gerekiyor. Önyargılarımız adil kararlar alabilmemizde son derece sinsi bir şekilde, menfi tesirlerde bulunuyorlar. Belki farkındayız, belki farkında değiliz, ama öylesine kodlamışız ki önyargılarımızla beynimizi, üzerine basınca otomatik şalter atıveriyor. Bu kodlardan sıyrılabilmenin bir yolu da zannımca herkesi olduğu gibi kabul edebilme erdemini kuşanabilmektir. Hiç kimse benim gibi değildir ve olması da gerekmiyor. Ben de kimseye benzemek zorunda değilim. Ben kendime Müslüman ismini yakıştırmışım; Allah'ın istediği, Resulullah'ın örnekliğindeki gibi bir kul olmaya çalışıyorum. Hiç kimse bunu engellememeli/engelleyemez. Başkalarının kişilik sınırlarını ihlal etmeden, dilediğim hayatı dilediğim şekilde yaşayabilmeliyim/yaşayabilirim. Aynı şekilde hiç kimseden de benim gibi inanmak ve yaşamak zorunda olmasını beklememeliyim/beklemiyorum. Benim gibi onlar da kendilerini tanımlama ve diledikleri gibi hayatlarını tanzim etme hürriyetlerine sahiptirler, bundan daha doğal bir şey olamaz/olabilir mi?
Doğruyu araştırma ve daha güzele ulaşma çabasıyla; emri bil maruf, nehyi anilmünker ya da propaganda, yani inanç ve düşüncelerimizi açıklama ve yayma faaliyetleri de kutsaldır elbette, ancak dayatmamak ve mecbur kılmamak kaydıyla. Sanki benim düşündüğüm ve inandığım en doğrusu imiş gibi! Kimin hakiki manasıyla doğru ve hak üzerine olduğu da aslında ahrette, hesap günü ortaya dökülecektir. Karşımızdaki  kişilere inanç veya düşüncelerimizde üstünlük hisleri taşıyorsak, bu bizim yeterince olgunlaşamadığımızın bir göstergesi değil midir?
Bu vesileyle; hiçbir konuda araştırmadan, soruşturmadan, kesin bilgi ve delile dayanmadan, zanlarımızla kanaatlerimizi açıklamazsak ve hüküm vermezsek, bizi takip eden ve yazdıklarımıza kıymet veren dostlarımız için de daha sağlıklı rehberler olmuş oluruz, diye değerlendiriyorum, vesselam.                                                  

24 Eylül 2019 Salı

HAYAT BIRAKMIYOR Kİ


HAYAT BIRAKMIYOR Kİ
Akşam yatmadan kafama takıldı, yarın ne yapsam diye. Saat dörtte Üsküdar'da bir toplantımız vardı, geç kalmaktan hiç haz etmediğimden, tam vaktinde orada olabilmek için kafamda kurgulamaya başlamıştım, genellikle böyle olur, elimde değil.
Şu şekilde düşündüm: "Saat üçü yirmibeş geçe ikindi ezanı okunuyor, namazı Fatih'te kılıp çıksam, camiden çıkış saatim üçkırkbeş, Aksaray metro, Yenikapı marmaray, benim oraya varmam dört çeyreği bulur, yani 15 dakikalık gecikme olacak. İkindiyi Üsküdar'da Valide Atik camisinde kılsam bu sefer de 15 dakika erken varacağım, bu da hoş değil, istiyorum ki; tam vaktinde, yani saat dört olduğunda ben zile basmış olayım.
Kafamı epey meşgul etti, ama ben karar veremeden: "Aman yahu, sabah ola hayrola" deyip, yattım.
Sabah kalkınca bir haber aldım, arkadaşlarımdan birinin babası vefat etmiş, ikindi namazında Altunizade İlahiyat camisinden kaldırılacakmış. Şaşırdım, beklenmedik bir şey. Tabii, mecburen ikindi namazını Altunizade'de İlahiyat camisinde kıldık, arkadan da cenaze namazını...
Üsküdar'da toplantım olduğu için namaz öncesinde arkadaşıma taziyede bulunup, cenaze namazını kılar kılmaz hemen ayrıldım, hızlı adımlarla otobüs durağına doğru yürümeye başladım, telaşla ilerlerken bir taraftan da kendi kendime mırıldanmaya başlamıştım: "Allah Allah, akşam düşünüp duruyordum, ne yapsam diye, bir türlü karar verememiştim, namazı Fatih'te mi kılsam, Üsküdar'da mı diye, ikisi de olmadı, Altunizade'de kıldım, Hem de cenaze namazı! Hele ki bu cenaze namazı hiç hesapta yoktu. İyi de o tabutta yatan ben de olabilirdim! Plan yaparken işin bu tarafı hiç aklına gelmiyor, insanın. Ama işte arkadaşımızın babasının cenaze namazını kıldık. Bir gün de benimkini kılacaklar, hem de böyle, belki ansızın oluverecek"
Evet, hem mırıldanıyordum, ama hem de bir taraftan toplantıya geç kalmamak için koşar adımlarla otobüse doğru telaşla gidiyordum.
Yani ne yaparsak yapalım, ne düşünürsek düşünelim, hayat yine de çekiyor, içine doğru. Hem öyle çekiyor ki; kopmak mümkün olmuyor. Hani çalışmaların arasında yorulursun da oturur bir çay içersin, sonra tekrar başlarsın ya yoğun çalışmaya, işte öyle bir şey. Sanki ben de koştururken beş dakika ara verip, biraz nefeslendim, azıcık tefekkür edebilme imkanı bulabildim, ama sonra tekrar dolu dizgin koşuşturmaya devam, hepsi bu...
Bırakmıyor ki hayat!
NOT: Merak ediyorsanız söyleyeyim, toplantıya 15 dakika geç kaldım, ama mazeretimi söyleyince, onlar da başsağlığı dilediler.
26.11.2016, Gürcan Onat.

BANA NE


Hepimizin memleket meseleleriyle ilgilenmesi gerekmiyor elbette. Hele ki, ülkemizde olduğu gibi politika denilince akla yalan söylemek ve iftira atmak geliyor ise.
Amma: “Bırak akışına, gitsin gidebildiği yere kadar” demek de çok doğru olmasa gerek.
Meşhurdur, Kanuni Sultan Süleyman bir gün zamanın kıymetli alimi, kendisinin süt kardeşi, hem de şeyhi olan Yahya efendiye: “Sen ilahî sırlara vâkıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?” şeklinde bir mektup gönderir. Yahya efendi’nin cevabı çok kısadır: “Neme lâzım be Sultanım!”
Topkapı Sarayında bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bir mana veremez. Nihayet kalkar, Yahya efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gelir. Sitem yüklü olarak, sorusunu tekrar sorar.
Yahya efendi: “Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de “neme lâzım” deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa. Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da, bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hâle gelir...”
Evet, bir memleketi izmihlale uğratan şey, "neme lazım" demekmiş. Yani diğer bir deyişle: “Bana ne”
Şöyle de ifade edebiliriz: “Bir otobüse bindiğimiz zaman hepimiz şoföre müdahale etmeye kalkarsak, adamı arabayı kullanamaz hale getirebilir ve hatta belki de kaza yapmasına bile sebebiyet verebiliriz. Bu doğru, ama şoför uyuklamaya kalkar da, araba zikzak yapmaya başlarsa, o zaman da hepimiz dehşetle koltuğumuzdan fırlar, avaz avaz adama bağırmaya başlarız. Yani bu durumda hiç kimse, sakin bir şekilde: “Bana ne sultanım” demez.
Ya da, şoförün arkasında oturan birileri sürekli şoföre laf atıyor, aracı sürmesine engel olmaya veya şaşırtmaya çalışıyorsa, o zaman da diğer yolcular kayıtsız kalamazlar herhalde. Hemen şoförü lafa tutan adama çemkirmeye başlarız.
O halde, şöyle diyebilir miyiz? Ölçülü olmak kaydıyla elbette memleket meseleleriyle ilgileneceğiz, ifrat ve tefritten uzak, itidalli olmak şartıyla, hak ve hakikat üzere sözümüzü yeri geldiğinde ifade edeceğiz. Provoke ve manipüle edilmemek için de gelişmeleri yakından takip edeceğiz ve biz de provokasyon ve manipülasyon yapmayacağız. Doğruları destekleyeceğiz, yanlışları tenkit edeceğiz.
“Bana ne” demek akıl, fikir sahibi ve halk nezdinde itibarlı kimselere yakışmaz.
“Bana ne” demek, aslında memleketini seven hiç kimseye yakışmaz, vesselam.

KAĞIT TOPLAYICI ÇOCUK VE ÖN YARGI


Kağıt toplayıcı çocuk hemen önümde gidiyordu. Sanırım 30-35 metre ancak vardı aramızda. Onun önünde de el arabalı bir esnaf, paketlerini taşıyordu. Onunla da arası 35-40 metreydi.
Biz böyle peş peşe giderken, en öndeki esnafın el arabasından poşetli bir parça düştü. Adam el arabasını önden çekerek götürdüğü için düşen parçanın farkına varamadı.
Fakat peş peşe gittiğimiz için kağıt toplayıcı çocuk ile biz görmüştük, düşen parçayı. Ne yapsam, seslensem mi acaba diye düşünürken, benim önümde giden kağıt toplayıcı çocuk poşete yaklaşmıştı bile.  Tam önüne gelince de durdu. Ben dikkat kesildim, ne yapacak acaba diye...
Çocuk poşetin içine şöyle bir baktı, sonra arkaya, arabasının üstüne attı. Araba zaten ağzına kadar kağıt dolu olduğu için, onların üzerinde bir yere oturdu, bu poşet de.
Çocuk arabasının kollarından tutup, yürümeye devam etti.
Şaşırmıştım. Tam gözümün önünde olan bu olaya müdahale etmem gerekiyordu. Bağırmak istemedim. Hızlandım, esnafa yetişip, malına sahip çıkmasını söyleyecektim, ama esnaf iş yerine varmıştı bile. Bir kapıdan içeri girdi. Ben biraz daha hızlandım lakin kağıt toplayıcı çocuk benden önce han kapısına vardı ve durdu. Ben duraksar gibi oldum. Çocuk içeriye baktı, seslendi. Esnaf dışarı çıktı. Çocuk arkadan poşeti aldı ve uzattı.
Esnaf: "Bu ne?" dedi, ama poşetini tanıdı. İçine baktı, bayan el çantası vardı, yerinde duruyordu.
Çocuk: "Düştü" dedi.
Esnaf, sert bir şekilde: "Çaldın mı yoksa?" diye çıkışmaya başladı.
Çocuk kendini savunmaya çalışırken, ben yanlarına vardım. Hemen olaya müdahil oldum. Esnafa dönerek, biraz da sert bir şekilde: "Bu çocuğa teşekkür etmen gerekiyor, sen düşürdün, o da aldı, sana getirdi" dedim.
Benim müdahalem ile esnaf kendini toparladı ve hemen: "A, öylemi" diyerek, çocuğa teşekkür etti.
Çocuk çok umursamadı, sakin bir şekilde yoluna devam etmeye başladı. Ben de yürüyünce, bir müddet yan yana gelmiş olduk. Çocuğa döndüm: "Aferin, çok güzel yaptın, seni tebrik ediyorum" dedim. Sonra yolumuz ayrıldı, o sağdaki sokağa girdi, ben soldan devam ettim.
Birden aklıma ben niye bunların fotoğrafını çekmedim diye bir fikir düştü, hemen cep telefonuma davrandım, ama arkadan pek de çekemedim.
İşte dostlar: "Ön yargı diye buna derler, değil mi?"
Yaşadığım bu olayı hiç unutmayacağım. Kağıt toplayan bu çocuklara trafiği aksattıkları için ve şehirde şık olmayan manzaralar oluşturuyorlar diye kızıyordum, ama artık kızmıyorum. Hatta karşımdan bir kağıt toplayıcıyı, arabasıyla geliyor gördüğüm zaman, hemen kenara çekilip, saygıyla yol veriyorum. Ve şefkatle arkasından bakıyorum. Gasp, hırsızlık, soygunculuk yapmayan, alnının teri ve bedeninin gücüyle ekmek parasını çıkartmaya çalışan bu emekçilere şimdi hürmet hisleriyle doluyum. Hele ki, soğuk, sıcak demeden, karlı kış günlerinde veya bunaltıcı sıcakların altında, bazen titreyerek, bazen  terden sucuk gibi halleriyle, kendi başlarına rızıklarını çıkartmaya çalışan bu garibanların, Allah yardımcıları olsun.
Emek kutsaldır! Yeter ki helalinden olsun.
Benim gibi ön yargılı olan, kendisi utansın.

23 Eylül 2019 Pazartesi

ZAMAN VE ENFÜSİ BOYUT


“Her doğru her yerde söylenmez” düsturunu hepimiz çok iyi biliriz. Niye söylenmez? Çünkü işin zaman ve derinlik boyutu vardır onun için!
Bir de, kiminle konuştuğumuz ve ne konuştuğumuz konusu, konuşurken dikkat etmemiz ve hassasiyetle üzerinde durmamız gereken, beşeri münasebetlerin ana unsurlarındandır.
Dünya hayatımız üç boyutlu olarak yaşadığımız bir yaşam şekli olarak algılanmaktadır. Ama aslında dördüncü olarak, zaman boyutu da vardır ve hususiyetle dikkate alınması gereken önemli bir boyuttur.
Sadece zaman boyutu değil, bir de siret değimiz, iç halimizin derinliği vardır. Ehlinin muhteviyatıyla vakıf olduğu bu boyut, ne yazık ki sohbet ve konuşmalarımızda hemen hemen hiç dikkate alınmamaktadır. Hâlbuki o kadar önemli bir boyuttur ki; insan ilişkilerinde en çok hatayı bu boyutu dikkate almadığımız için işlemekteyiz.
Sohbet esnasında bir ayet veya hadis dahi söyleseniz; öyle bir kişiye, öyle bir zamanda ve öyle bir şekilde söylersiniz ki; adeta Kaf dağını tuz buz edersiniz! Binaenaleyh: “Her doğru her yerde söylenmez” denilmiştir.
Özellikle nasihat ederken çok dikkatli olmak zarureti icap etmektedir. Çünkü nasihat vermenin içinde potansiyel olarak: “Sen bu konuyu iyi bilmiyorsun” veya “Ben bu konuyu senden daha iyi biliyorum” manası mündemictir. Dolayısıyla gizli bir kendini beğenmişlik ve Allah korusun kibirli olma halini de hamildir. Bu nedenle sohbetimiz içerisindeki teklif veya önerilerin, makam ve yaş cihetiyle kendimizden büyüklere arz veya takdim, kendimizden küçüklere ise  rica veya istirham şeklinde olmasında fayda mülahaza edilmektedir.
Bu şekilde dahi yapılırken zaman boyutu ve enfüsi boyut hiçbir şekilde  unutulmamalıdır.  
Yoksa kaş yapalım derken göz çıkarır, kalp kırarız, gönül incitiriz. Kırgınlıklara ve üzüntülere sebep olabiliriz. Allah muhafaza eylesin.        
   10.06.2012, Gürcan Onat, Fatih.

Mündemic: Dürülüp sarılan, içine sokulmuş olan, içine alınmış olan.

ALLAH SENİ ASLA UTANDIRMAZ


“Hz. Muhammed’e (s.a.), Hira mağarasında bulunduğu sırada ilk vahiy gelmiş. Bunun üzerine yüreği titreyerek, korku içinde evine dönmüş ve hanımı Hz. Hatice’nin yanına giderek: “Beni örtünüz, beni örtünüz” demişti. Korkusu gidinceye kadar onu örttüler. Sonra Hz. Peygamber başından geçenleri Hz. Hatice’ye anlatarak: “Kendimden korktum” dedi. Hz. Hatice: “Hayır, Allah’a yemin ederim ki, Allah seni asla utandırmaz. Çünkü sen akrabana bakarsın, işini görmekten aciz olanların yüklerini çekersin, yoksula verir, hiçbir şeyi olmayana bağışta bulunursun, misafiri ağırlarsın, bir felakete uğrayana yardım edersin” dedi.”

     Henüz İslam hükümlerinin gelmediği, cahiliye hayatının yaşandığı 1500 yıl öncesinin Mekke şehri, Hanif olan birkaç kişinin dışında, genelde bozulmuş örf ve adetlerin hüküm sürdüğü bir Arap toplumuydu. Eğitim kurumlarının bulunmadığı, okuma yazmanın yaygın olmadığı bu yaşamda, fıtrattan kaynaklanan, herkesin takdir ettiği ortak ahlak değerleri de vardı elbette. Bir kadının dilinden dökülen bu evrensel kaideler, bugün insan hakları mücadelesi veren, tüm insanların ve sivil toplum örgütlerinin ortak paydası olması gereken altın kurallardır:  

1.     Akrabaya bakmak
2.     İşini görmekten aciz olan herkese yardım elini uzatmak
3.     Yoksula vermek, koruyup gözetmek
4.     Hiçbir şeyi olmayana bağışta bulunmak, evsizlere sahip çıkmak
5.     Misafir ağırlamak
6.     Felakete uğrayanların yardımına koşmak.

     İşte bunlar, vahiy gelmeden önce, putlara tapan, pagan bir toplumda, cahiliyyenin tavan yaptığı ortamda, Muhammed’ül eminin, insana ne kadar değer verdiğini gösteren, güzel ahlakının muhteşem tezahürleridir.
     Bu yaklaşımların; inançların karman çorman olduğu günümüzde, farklı inanç ve düşüncelere sahip insanlara nasıl davranılacağı konusunda tereddüt yaşayan kişilere, özellikle de sivil toplum kuruluşlarında görevli aktif gençlere kılavuz olması gerektiğini düşünüyorum. Hangi inançtan olursa olsun, insan olması münasebetiyle, insanların doğuştan sahip oldukları temel hak ve hürriyetleri vardır. Bu hak ve hürriyetler, hiçbir devlet, kurum, kuruluş veya birey tarafından engellenemez veya inkâr edilemez. Âlemlerin Rabbi tarafından, Cebrail vasıtasıyla özel peygamberlik eğitimine alınmadan önce dahi Hz. Muhammed (s.a.), içinde yaşadığı, o cahili toplumunda, tüm insanlara işte bu güzel ahlakı sergilemiştir.
     Mümin olanlar, İslam kardeşlik hukukuna sahip olurlar. Allah için muhabbet ayrıcalığına kavuşurlar. Mümin olma şerefine nail olamayanlar ise, insan olmaları münasebetiyle, Resulullah’ın vahiyden önceki yaşamında sergilediği örneklerde olduğu gibi, insani temel hak ve hürriyetlere sahiptirler.
Kötülüklerin işlenmesi halinde, hususen o yasaklanan eyleme karşı, Allah için sergilenmesi gereken buğz düsturu yürürlükte kalmak kaydıyla, hepimizin insan haklarına hassasiyet göstermesi gerekmektedir.
    Aynı zamanda da Resulullah efendimiz gibi, zulme karşı insan hakları adına erdemli faaliyetlerde bulunmamız elzemdir, diye düşünüyorum. Farklı inanç ve düşüncedeki insanlarla ancak bu şekilde, birlikte, huzur içinde yaşayabiliriz.                                                                                                        07 Eylül 2014 Pazar Gürcan Onat

CEHENNEM

Sosyal Medya için, sokak röportajı yapan delikanlı, elindeki mikrofonu caddede yürüyen gençlere yöneltip, “öldükten sonra ne olacak?” Diye s...