22 Ağustos 2025 Cuma

SON 5 DAKİKAM

Kendime 5 dakika verdim. Son 5 dakika... 5 dakika sonra öleceğime kendimi inandırıp, ne yapabileceğimi merak ettim.

Saatime baktım, 23:53, süreyi başlattım.

Süre başlar başlamaz, anında trans haline geçer gibi son 5 dakika moduna geçerek, o haleti ruhiyeyi bürünüverdim.

Acaba ne yapacaktım? Pek de düşünmeden, ilk aklıma gelen şey, vitir namazım oldu. Yatsı namazımı mescitte kılmıştım, lakin çoğunlukla yaptığım gibi yine vitir namazımı yatmadan önce eda etmek üzere, eve bırakmıştım. Dolayısıyla, salatı vitir eda edilmek üzere boynumda borç olarak duruyordu.

Hemen kalktım; hızla lavaboya koşup son abdestimi alarak vitir namazıma durdum. Ama bu kılış öncekilere hiç benzemiyordu; daha bir başka kendimi vermiştim, tüm hücrelerimle kılmaya çalışıyordum, adeta Rabbime yönelmiş; bütün gücümle kendimi kabul ettirmeye çabalıyordum. Sureleri daha bir içten daha bir anlamlı okumaya gayret ediyordum. Hele ki; "İyyâke na’budu ve iyyâke neste’în” derken, farklı bir ruh halindeydim, sanki.

Nihayet namaz bitti, saatime baktım; 7 dakika olmuş. Yani, ben şu anda yaşamıyorum; namazımı tamamlayamadan, 2 dakika önce ölmüşüm!

Evet, şu an ölüyüm!

Son beş dakikamı eksik olan namazımı tamamlamaya tahsis ettim ve fakat onu da tamamlayamadan son nefesimi verdim.

Kendi kendime yaptığım bu ciddi denemede; son beş dakika için ilk aklıma gelen ve aceleyle yapabildiğim sadece bu kadar oldu. Halbuki, Azrail Aleyhisselam geldiği zaman; bana, bu 5 dakikalık süreyi de vermeyecek!

Bu konuda merakımı biraz gidermiş oldum; son 5 dakikamı bilsem, ilk yapacağım şey eksik namazımı tamamlamak olacak, demek ki!

Ya geriye kalanlar?

O kadar planlar ve hayaller?

Halbuki ne planlarım vardı ne hayallerim vardı...

Yarın yapacağım bir sürü işlerim vardı; birilerine verdiğim sözlerim, üzerime aldığım icra edilecek sorumluluklarım vardı...

Kentsel dönüşüm nedeniyle binamızı yıktırmıştık; daha evimizi yapacaktık, hem de özenle bezenle yapacaktık, terası nasıl şekillendireceğimizi konuşmuştuk, uzun uzun, eşimle...

Borcum ve alacağım yoktu, çok şükür. Ama dernekte bütün sorumluluk bendeydi; organize ve koordine edilecek bütün faaliyetler…

Her şeyi öylece yüzüstü bırakıp gittim; nasıl toparlayacaklar benden sonra, bilemiyorum. Hesaplar bende, internet şifreleri bende, banka şifreleri bende vs.

Onlarca yapılacak işim vardı, hepsi eksik kaldı...

Evet, her şeyi olduğu gibi bırakıp gittim; o anki halim ne ise öylece gittim.

Bir taraftan da bakıyorum manevi halime, vaziyet sersefil; bu halimle Rabbimin huzuruna nasıl çıkacağım?

Ne demişti, Bediüzzaman? “Biliniz ki mevcudat içinde en kıymetdar, hayattır. Ve vazifeler içinde en kıymetdar, hayata hizmettir. Ve hidemat-ı hayatiye içinde en kıymetdarı, hayat-ı fâniyenin hayat-ı bâkiyeye inkılab etmesi için sa'y etmektir. Şu hayatın bütün kıymeti ve ehemmiyeti ise hayat-ı bâkiyeye çekirdek ve mebde ve menşe olması cihetindedir. Yoksa hayat-ı ebediyeyi zehirleyecek ve bozacak bir tarzda şu hayat-ı fâniyeye hasr-ı nazar etmek; âni bir şimşeği, sermedî bir güneşe tercih etmek gibi bir divaneliktir.” (1)

Ee, en kıymettar olan, hayat birden, ansızın gidiverdi, işte… En kıymettar olan hayatı ne için değerlendirmem gerekiyordu? Sonsuz hayat için hazırlık yapmak suretiyle, hayat- ı bakiyeye inkılab etmesi için… Yapabildim mi? Yapamadım!

Bitti!

Peygamber efendimiz (as): “Benden sonra size dünya nimetlerinin ve zinetlerinin açılmasından ve onlara gönlünüzü kaptırmanızdan korkuyorum.” (2) Diye uyarmamış mıydı?

“Şüphesiz her ümmetin bir fitnesi vardır. Ümmetimin fitnesi (imtihan vesilesi) de maldır.” (3) Dememiş miydi? Elbette, demişti! Kaptırdım mı kendimi? Kaptırdım.

Peki ya bizi yoktan var eden, en kıymetli olan hayatı bahşeden ve ölümü de halk edecek olan ve hesaba çekecek olan Rabbimiz: “Her nefis ölümü tadacaktır. Yaptıklarınızın karşılığı ancak kıyamet günü tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konulursa, gerçekten o kurtuluşa ermiştir. İyi bilin ki, bu dünya hayatı, aldatıcı bir faydadan başka bir şey değildir” (4)

“Dünya hayatı, bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Muttaki olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” (5)

“Herhangi birinize ölüm gelip de «Ey Rabbim, beni yakın bir müddete kadar geciktirseydin de sadaka verip dursaydım, iyi adamlardan olsaydım» diyeceğinden evvel size rızk olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcayın”. (6)

Ayeti kerimeleriyle bizi uyarmamış mıydı? Uyarmıştı!

Öyleyse, şimdi kendi nefsime diyorum ki; son 5 dakika gelmeden önce, son beş dakikanın mutlaka geleceğini, ama o son beş dakikanın dahi sana haber edilmeyeceğini hiç aklından çıkartma, ey nefsim!

Allah Teala hayatın idrakinde olanlardan olmamızı nasip etsin.

Allah Teala yar ve yardımcımız olsun. (Âmin)

Gürcan Onat, 22.08.2025, Üsküdar.

Dipnotlar:

(1)   Barla Lahikası, sayfa:66

(2)   Buhârî, Zekât, 47; Müslim, Zekât, 121-123

(3)   Tirmîzî, Zühd, 26

(4)   Ali İmran 185

(5)   En’am, 32, Ayrıca bkz: Câsiye, 36, Hadîd, 20

(6)   Münafikun:10

NOT: Bu, bir ölüm rabıtası değildir. O maksatla yazılmamıştır. Aklıma ani gelen bir fikirle beş dakika sonra öleceğimi bilsem, acaba ne yaparım düşüncesiyle, kendi kendimi test maksadıyla, kendimi değerlendirmek amacıyla yazılmıştır. Nefsim için, ciddi ve gerçekçi bir test olmuştur. Yazının kaleme alınması test anında değil, bilahare yapılmıştır. O anki duygularımı, hayırlara vesile olması niyetiyle dostlarımla paylaşmayı arzu ettim. 

15 Ağustos 2025 Cuma

ONUR VE HEYKEL

Allah Teâlâ, insana secde emri verdiğinde önüne hiçbir varlık ve/veya cisim konulmasını istememiştir. Bu durum, insan onurunun Allah katında ne kadar önemli ve değerli olduğunun delilidir.

Meleklere ise, Âdem için secde edin, emri verilmiştir.  

Âdem, Allah içindir. O, sadece Allah için secde eder. Âdem halife kılınmıştır; yeryüzünü Allah Teala adına, Allah’ın talimatları doğrultusunda o yönetecektir.

Allah’ın halifesi, Allah’tan gayri hiçbir şeye kulluk yapamaz. Yapmaya kalkarsa, onurunu kaybederek insanlık ve halifelik makamından düşer.

İnsan haysiyeti, onuru o kadar yüce bir değerdir ki; Allah Teala onu, yaratmış olduğu her şeyin üstünde tutmuştur. Aziz isminin tecellisine mazhar kılarak, izzetli kılmıştır.

Nereden çıkardın bu yorumu, diyebilirsiniz. Çok basit bir mülahaza ile… Şöyle ki; Allah ile kulu arasındaki en hususi, en kıymettar münasebet, kulun yaratıcına münhasıran yapmış olduğu dua ve/veya ibadettir. İbadet olarak yapılan en değerli amel ise namazdır. Namaz, Cebrail'in Resulullah efendimize öğretmiş olduğu birtakım ritüellerden/hareketlerden ibarettir. Bu en önemli ve en kıymetli eylemde Allah Teala insanın önüne hiçbir cisim, şekil, sembol veya heykel konulmasını irade etmemiştir. Eğer, Kâbe derseniz; o, hiçbir özelliği olmayan, içi boş dört duvardan ibarettir. Sadece, dünyanın her yerinden dönülecek yönü, istikameti belirlemek ve disipline etmek içindir. Namaz kılarken önünüzde herhangi bir resim veya sembolün bulunması mekruhtur, haram olduğunu söyleyen alimler de olmuştur. Kâbe’nin dahi resmini koymak uygun görülmemektedir.

İnsan münhasıran, sadece Allah Teala için ibadet yapmaktadır. Allah Teala indinde insandan daha kıymetli bir canlı veya cansız herhangi bir şey olsaydı, insanı, onun önünde diz çöktürüp, o şekilde dua ettirebilirdi. Ama yapmamış!

Çünkü, Bediüzzaman’ın dediği gibi; “İnsan, Esma-i İlahiye’nin en câmi’ bir aynasıdır. Zira insanın istidadı, bütün Esma’nın tecellisine medardır.” (Sözler, 23. Söz). “İnsan, Esma-i Hüsnâ’nın cilvelerine en câmi’ bir aynadır. Fıtratı bütün isimlere mukabildir.” (Mektubat, 19. Mektup)

Hıristiyanların kiliselerde uyguladıkları; haç ve/veya İsa/Meryem heykeli önünde diz çöküp, dua etmeleri insan onuru cihetiyle kabul edilir bir davranış değildir.

Böyle olduğu halde; herhangi bir heykel önünde saygı duruşu yapıp, selam durmak da insan onurunu yaralayan ve zedeleyen davranışlardandır. Haysiyetin izzet ve şerefi buna izin vermemektedir. Kendisinden çok daha kıymetsiz bir takım sanat eserlerine hürmet göstermesi anlamında birtakım ritüeller, insanın kendi öz saygınlığını, kendi haysiyetini, kendi onurunu çiğnemesi anlamına gelmektedir. Heykel, tüm sanat eserleri gibi sadece sanatçısının maharetini sergileyen bir sanattan, göz zevkinden başka bir şey değildir. Eğer, siz bir mermere birtakım anlamlar veya itibarlar yükleyip, yüklediğiniz o itibarlara saygı gösteriyorsanız; Allah Teâlâ’nın Kur’an’ı Kerim’de yasaklamış olduğu putlara tapınma da tam anlamıyla işte budur. O itibar dediniz şeyler sizin uydurmalarınızdır. Sizin isimlendirmelerinizdir (1). Sizin takma isimlendirmelerinizle heykel itibar kazanamaz. Heykelin değeri yükselmez. Heykelin yalnız sanatsal değeri vardır. Örneğin: “Musa” isimli Michelangelo tarafından yapılan heykel, dünyada sanat değeri en yüksek, en kıymetli heykel kabul edilmektedir. Sanat severler bu heykeli hayranlıkla seyrederler; karşısına geçip selam durmazlar, önüne çelenk bırakmazlar. Sanatçısının sanat kabiliyetini takdir ederler. Bunun gibi eşsiz denilecek, sanat değerlerine sahip birçok heykel dünyada mevcuttur. Bu heykelleri temaşa edenler, sanatkârlarına övgüler dizerek, hayranlıkla seyrederler.

Yeryüzünde puta tapmanın başlaması, ilk çıkış şekli de çok manidardır (2). Nuh Aleyhisselam zamanından beri bazı insanlar çok değer verdikleri toplum büyüklerinin heykellerini yapıp, onlara saygı duruşu yapmıştır. Günümüzde de az da olsa bu anlayış devam etmektedir. Allah Teâlâ’nın kesin olarak, açık ve net bir şekilde yasaklamış olduğu putlara tapınma meselesi budur. Allah Teala, insan haysiyetine değer veriyor. O değersiz taş parçalarına hürmet etmeyin, diyor. Siz sadece bana dua edin diyor. Zaten o heykellerin bize hiçbir faydalarının olmaması ise ayrı bir konu. Ama haysiyetimizi, onurumuzu korumak, insan olarak en başta gelen, en önemli sorumluluğumuz ve öz saygımız olmalıdır.

Ne demişti, Şeyh Galip?

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen (Hoşça bak kendine, alemin özüsün sen)

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” (Varlıkların gözbebeği olan insansın sen)

Ülkelerin ve rejimlerin kurucu liderleri saygı duyulmayı hakkediyorsa, kendi zatları hak ediyordur, heykelleri değil.

Atatürk heykeli, Gazi Mustafa Kemal değildir. Atatürk heykeline sanat değerinden gayri yüklediğimiz manalar ifrat olmakla beraber; huzurunda yapılan ritüeller de bizi nahoş konumlara sürüklemektedir.

Devletlerin kurucu liderlerine saygı, onların ilke ve prensipleri doğrultusunda yaşamayı sürdürmekle olur; heykellerinin önünde birtakım ritüeller yapıp, selam durmakla değil.

Dünyada tek olan, ülkemizdeki heykele selam vermek, çelenk bırakmak şeklindeki garabet uygulamadan vazgeçilmesi; dünyadaki saygınlığımızı artıracak, bizi daha çağdaş ve medeni hale getirecektir.

İnsanlık onuru heykelden üstündür.

Gürcan Onat, 15.08.2025, Üsküdar.

DİPNOTLAR:

(1) )     اِنْ هِيَ اِلَّٓا اَسْمَٓاءٌ سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْاَنْفُسُۚ وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدٰىۜ

“Bu (putlar) sizin ve atalarınızın taktığınız adlardan başkası değildir. Allah onlara hiçbir hüccet indirmedi. Onlar, kuruntudan ve nefislerinin arzu ettiği hevadan başkasına tâbi' olmuyorlar. Halbuki andolsun, kendilerine Rablerinden o hidâyet (rehberi) gelmiştir.” Necm:23.

(((2)   Yeryüzünde ilk putun icadı konulu yazımızı merak edenler için Link:  https://gurcanonat54.blogspot.com/2019/09/yer-yuzunde-ilk-putun-icadi.html

18 Temmuz 2025 Cuma

GERÇEK TARİHİMİZİ ÖĞRENME YOLUNDA KARARLI KÜÇÜK ADIMLAR-2 (HALİDE EDİB ADIVAR)

Münevver Ayaşlı’nın “işittiklerim gördüklerim bildiklerim” isimli hatırat nev'indeki eserinden*, Halide Edib Adıvar hakkında yazdıklarıyla devam edelim:

“Halide Edib, İstiklal harbinde iki roman yazmıştı: “Ateşten Gömlek” ve “Vurun Kahpeye”. Ateşten Gömlek kıymetli bir eser değildi, yalnız adı güzeldi, zira Anadolu hakikaten ateşten gömlek içinde idi.

İkinci romanı “Vurun Kahpeye” hakikaten çok mühimdi. Zira, zafer elde edildikten sonraki rota ve tandans gösteriliyordu. Din düşmanlığı, fanatizmi, tutulacak sakat yolun önderliğini bu kitap yapıyordu.” (Gördüklerim, işittiklerim, bildiklerim, sayfa:87)

“Atatürk’ün ölümünden sonra Halide Edib – Adnan Bey memlekete avdet ettiler. Adnan bey artık erişilmez bir ilim adamı kisvesinde idi. Dinler hakkında eserler de yazıyordu. Adnan beyin kitabını okuyan Refet Paşa: -“Biz Halide hanımı Müslüman ettik zannediyorduk, meğer Halide Hanım Adnan beyi Yahudi etmiş” demişti." (age. Sayfa: 88)

Bu cümleleri okuyunca doğal olarak irkildim; Millî Mücadelenin meşhur kadını da mı Yahudi’ymiş. Biraz araştırdım, meğer baba tarafından Yahudi imiş.

Şalom Gazetesi yazarı Tilda Levi de Halide Edip Adıvar’ın babasının Yahudi olduğunu yazmış. Levi’nin, İpek Çalışlar’dan naklettiğine göre; “Selanik kökenli Edib Bey, Bursa’da yaşamış, sonra İstanbul’a yerleşmiş. Yahudi olan Edib Adıvar 25-30 yaşlarında Müslüman olmuş.” **

Şöyle düşünülebilir: - Ne olmuş Yahudi olmuş ise; bundan ne zarar gelebilir ki?

Özellikle Osmanlının son dönemlerinde, devlet mekanizmasında, bürokratlar içerisinde Yahudileri çok görmekteyiz; Yahudiler de Ermeniler, Rumlar gibi Osmanlı’da Devleti aliyenin tebaalarıdırlar.

Zaten, Halide Edib’in babası da Müslüman olmuş. Ayaşlının ifadeleriyle; “saraya mensup küçük bir memurdu. Yani Yıldız’da ufak, fakat uzun süren bir memuriyet hayatı vardı.” (Age. Sayfa: 81)

Şahsen, benim için de Halide Edib’in etnik kimliği cihetiyle Yahudi kızı olmasından ziyade, ülkemiz için yaptıkları daha önemlidir.

Ayaşlı hatıratında şunları yazmış: “Kızı ise saraya karşı idi. Türkçü ve Turancı idi. Semitik bir Turancı, yani ırkçı! Bu günkü deyimle, bir kafatasçı idi.” (Age. Sayfa: 81)

Halide Edib Suriye’ye vazifeli olarak gönderiliyor; Türk kültürünü yaymak için mektepler açmak, Arap çocuklarına Türkçe öğretmek, Türklüğü sevdirmek ve bu suretle Suriye Türkleşecek yani bir nevi Türk misyoneri ve iyi niyet elçisi olarak çalışacak…

Mektep açılıyor fakat talebesi bulunmuyor. Cemal paşanın telkini ve babasının zorlamasıyla, Münevver Ayaşlı 3 ay kadar bu mektebe gidiyor, kendi ifadesi ile bir gün dahi ders görmüyor. Bu 3 ay zarfında, mevzusu tamamıyla Tevrat’tan alınma, müziği de Lübnanlı bir bestekar Vedia Sabra tarafından bir opera besteleniyor. Operanın ismi “Kenan Çobanları”. Bu opera sahneleniyor ve valiler, kumandanlar, polis müdürleri huzurunda oynanıyor.

Ayaşlının, “gördüklerim işittiklerim bildiklerim” adlı kitabından, bu hadisenin yorumunu noktasına, virgülüne dahi dokunmadan aynen aktarıyorum: “Bu Kenan Çobanları operası benim içimi çok burkmuştu ve acı acı düşündürmüştü. Zira bu temsil, memleketin mukadderatını ellerinde tutan kimselerin önünde fütursuzca ve küstahça oynanıyordu. Bu temsil İsrail’in bir habercisi, bir müjdecisi idi… Allah hiçbir milleti, kaba saba, kültürsüz, idraksiz, cahil idarecilerin eline koymasın, zira izmihlal muhakkak…

Avanak avanak hepsi bu operayı seyrettiler, hiçbirinin aklından bir şüphe bile geçmedi. İdarecisi olsun, kumandanı olsun, aydını olsun, hiç birisi Halide Edib hanıma nezaketle olsun şöyle bir sual soramadılar: - Hanımefendi, niçin başka bir mevzu değil de Tevrat’tan alınma bir mevzu seçtiniz? Siz yüklenmiş olduğunuz bir vazifenin tam aksi istikamette bir yol, bir gidiş tuttunuz ve İsrail propagandası yapıyorsunuz.

İşte gafiller, ahmaklar, korkaklar, küçücük bir kadından bu kadar bir soruyu bile soramadılar.

O gün, Halide Edib, her zamandan daha kendinden emin, daha gururlu ve daha mesafeli idi. Çok derinde, çok çok gizli de olsa, o gün Halide Edib gerçek benliğini saklayamamış, kim bilir, ekabirin ahmaklığından o kadar emindi ki, gelenlerin gaflet ve anlayışsızlığı ona cesaret ve cüret veriyordu. Üstün zekasıyla bu gelenlere ne kadar yüksekten bakıyordu.”

Yıllar yıllar sonra, bu hanımefendi milli kahraman diye birileri tarafından parlatıldı. Eserleri muhteşem eserler diye ders kitaplarına konuldu, filmler, diziler çekildi. Hal bu ki; Ayaşlı’nın ifadesiyle, “Din düşmanlığı, fanatizm ve tutulacak sakat yolun önderliğinden” başka bir şey yapmıyordu”.

Tarihimizi doğru öğrenmez isek; geleceğimizi istikamet üzerine, doğru bina edemeyiz.

Ne yazık ki, özellikle yakın tarihimiz diye bize anlatılanlar, çoğunluk itibarıyla uydurma ve çarpıtmalardan ibaretmiş. Ayaşlı’nın şahitliği bu nedenle çok önemlidir. Ayaşlı ile benzeri yerli ve milli insanları bulup, onların bizzat işittikleri, gördükleri ve bildiklerini açığa çıkartmamızın önemli bir vazife olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle, gerçek tarihi öğrenme yolunda kararlı, küçük adımları atmaya karar vermiş bulunmaktayım.

Yalana tahammülüm kalmadı. Yeter artık, gerçek tarihimi öğrenmek istiyorum. Eğrisi büğrüsü, doğrusu yanlışı ile hakikatleri bilmek istiyorum. Geleceğimizin hakikatler üzerinden oluşturulmasını istiyorum…

Çok basit ve fakat hayati öneme haiz bir soru soralım; İsrail’in İran kapışmasında İran’ın içine sızmış İsrail ajanlarının neler yaptığını gördük. Allah göstermesin, İsrail ile biz kısa vadede kapışırsak (ki uzun vadede kesinlikle kapışacağız) acaba içimizde İsraillilere yardım edecek hainlerimiz var mıdır, yok mudur? Eminim ki İran’dakinin en az 100 katı hainimiz şu an içimizde mevcuttur.

O halde kritik görevlerdeki gizli Siyonistleri temizlemek, en az FETÖ mensuplarını temizlemek kadar elzem ve mühimdir.

Allah yar ve yardımcımız olsun.

Gürcan Onat, 18. 07. 2025, Üsküdar.

Dipnot:

*Bu yazıdan önce kaleme alınan; Gerçek Tarihimizi Öğrenme Yolunda Kararlı küçük Adımlar-1’in linkini, okumamış olanlar için burada paylaşıyorum:

https://gurcanonat54.blogspot.com/2025/07/gercek-tarihimizi-ogrenme-yolunda.html

**https://www.salom.com.tr/arsiv/koseyazisi/75859/halidenin-yahudi-babasi 

10 Temmuz 2025 Perşembe

Gerçek Tarihimizi Öğrenme Yolunda Kararlı küçük Adımlar - 1

 Münevver Ayaşlı’nın kaleme aldığı, “İşittiklerim gördüklerim bildiklerim” isimli kitabı okuyorum.

1906-1999 yılları arasında yaşamış bir Devleti aliye ve Cumhuriyet hanımefendisi Ayaşlı’nın, Osmanlı devletinden Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş sürecinde; gördükleri, işittikleri ve bildiklerinin yeni nesillere aktarılmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Zira yalan tarihten şikâyet ettiğimiz günümüzde, adı gibi gerçekten münevver olan bir yazarın bizzat kendi kaleminden çıkmış olan bu hakikatler; geçmişi ve geleceğimizi doğru değerlendirme konusunda önemli referans olacaktır.

Köklü aile yapısı ve eşinin bulunduğu önemli devlet hizmetleri sayesinde, Abdülhak Hamid’den Halide Edip Adıvar’a, Mithat Cemal Kuntay’dan Asaf Halet Çelebi’ye, İsmail Hami Danişmend’den Albert Gabriel’e kadar birçok önemli ismi çok yakından tanıyan Ayaşlı, işittikleri, gördükleri ve bildiklerini yazmakla, hatırat edebiyatımıza tarih ve kültürümüze çok büyük katkıda bulunmuştur; hiçbir hatırat bırakmadan göçüp giden Refet Paşa, Rauf Bey (Orbay) ve Pertev Paşaya da sitemde bulunarak, birçok meseleleri aydınlatmadan gittiklerini ifade etmiştir.

Hala kapalı alanları çok olan ve bir türlü doğrusunu öğrenemediğimiz yakın tarihimizle alakalı, bu tür hatıratlar, gerçeği araştıranlar için önemli rehberlerdir.

Refet Paşa ile ilgili yazılanları olduğu gibi aktarıyorum:

“Ankara’dan işgal altındaki İstanbul’a gelen ilk Kumandan yine Refet Paşa idi, İstanbul Refet Paşa’yı nasıl karşılamıştı, onu bir Allah, bir de o karşılamayı görenler bilir. Yalnız Refet Paşa’nın İstanbul’a gelişinin, Sultan Vahideddin’in kaderi üzerinde meş’um tesirleri olmuştur. Daha Dolmabahçe’de ayağını İstanbul toprağına atar atmaz, kendisini padişah namına selamlamaya gelen yaveri (Zannedersem Tevfik Paşazade Ali Nuri Bey olacak) Refet Paşa hiç de hoş karşılamıyor.  Sonra, Padişahla olan bütün temaslarında, Padişahı çok ürkütücü sözler söylediğini ve tavırlar takındığını yine kendisinden dinlemişimdir. Hatta: “Padişahın önünde ayak ayak üstüne attım ve koltuğa o kadar yaslandım ki nerede ise pabucum Padişahın burnuna değecekti” demiştir.

Ankara’nın tayin ettirdiği, Padişahın genç bir yaveri, zannedersem bir deniz subayı, gece geç vakit koşa koşa Refet Paşa’nın kaldığı Babıali’ye geliyor, telaş içinde ve ağlarcasına:

-        Padişahı, İngilizler yarın sabah kaçırıyorlar, demesine mukabil, Refet Paşa:

-        Budala, ne üzülüyor, ne ağlıyorsun? Padişahı İngilizler kaçırırsa Türk Milleti hiçbir gün Vahideddin’in bu hareketini affetmeyecektir. Biz tutar ve yasaklarsak bu sefer millet bizi affetmeyecektir, bırak gitsin, Vahideddin işimizi kolaylaştırıyor, demiştir.

Evet, meseleyi bildiği halde, bilmemezlikten gelmesi ve harekete geçmemesi, İngilizlerin işini kolaylaştırmış ve Padişahı yalnız ve hatalı yoluna ve meş’um kaderine terk etmiştir.

Sultan Vahideddin’in vatandan ayrılışında, ayrı ayrı zaviyeden, fakat aynı paralelde ve aynı görüşte iki kimse vardır, Refet Paşa ve o zamanlar İstanbul’da astığı astık, kestiği kestik İngiliz Polis Kuvvetleri Kumandanı Mister BENET. Geçelim” (Sayfa: 11)

Ayaşlı, Refet Paşa’ya hatıratını yazması için ricada bulunduğunu ancak kendisinin mukabil olarak sustuğunu, acı acı gülerek: "Bu milletin her şeyi yıkılmış, bir İstiklal harbi ayakta, hatıralarımı yazayım da onu da ben mi yıkayım?" Dediğini, yazmaktadır.

İşin ilginç yanı, Rauf Beyin de hatıralarını yazması ricalarına, aynı cevabı verdiklerini ifade ederek; iki çok önemli şahsiyetin birçok meseleleri aydınlatmadan göçüp gittiklerini üzüntüyle, dillendirmiştir.

Ayrıca, Pertev Paşa ve Tevfik Kâmil Koper’in hakikatleri gördüklerini, bildiklerini ve aziz Türk milletinden gizleyip, göçüp gittiklerini de yazmıştır. Tevfik Kâmil Koper, Cumhuriyet devrinde hariciye müsteşarı, mebus, büyükelçi ve Lozan Konferansında Türk heyetinde müşavir…

Ayaşlı’ya göre Lozan’da askeri bir zaferin verdiği siyasi ve psikolojik bir emniyet ve rahatlıkla muhasımlarımızın karşısına çıkmış olmamıza rağmen, birçok fırsat kaçırılmıştır. Özellikle çarpuk çurpuk çizilen hudutlar, Hatay meselesi, Musul petrollerini terk etmemiz

Ayaşlı, Lozan konusunda hatıra gelen sualleri de aşağıdaki gibi sıralamış:

1.      Lozan Konferansında, Hahambaşı Hayim Naum efendinin işi ne idi?

2.      Bir ara, inkıtaa uğrayan Lozan müzakerelerinde İsmet Paşa ile Lord Curzon’un arasını bulan Hayim Naum efendinin arabuluculuğu Türkiye için iyi mi yoksa fena mı olmuştur? Bizi taviz vermeğe zorlamış mıdır?

3.      Lozan sulhunu müteakip memlekette yapılan inkılaplar ve reformlar bize Lozan’da mı dikte ettirilmiştir?

4.      Konferans masasında Lord Curzon, İsmet Paşa’ya hitaben ve Musul petrollerini kastederek: “Ben burada size öyle bir zafer kazandıracağım ki İnönü’de kazandığınız zafer bunun yanında hiç kalır”, demesi doğru mudur? Öyle ise bu vaat edilen zafer neden kazanılmamıştır? İsmet Paşa’nın daha petrolün ehemmiyetini anlamamış olması ve elektrik devrinde idare lambasında yanan ve İsmet Paşa’nın çocukluk ve gençlik çağının mahrumiyetini hatırlatan (gazyağını) küçümseyerek üzerinde fazla durmaması ve şayet gazın üzerinde fazla durur ve ısrar ederse belki bunun bir dar fikirlilik olabileceği düşüncesiyle, İsmet Paşa Lozan’da Musul’daki Türk menfaatlerini tamamıyla terk etmiştir. Hatta bunu Lozan’da Irak namına söz söyleyen ve sonradan uzun zaman Irak Başvekilliği eden, maktul Nuri Said Paşa açıkça ve mükerreren söylemiştir. Şurasını da kaydetmeden geçmeyelim ki, bundan, yani Lozan Konferansından en aşağı 40 sene, belki de İngilizlerden evvel, Sultan Abdülhamid han, petrolün ehemmiyetini idrak etmiştir. Sultan Abdülhamid’i devirmelerine Siyonizm ve Filistin meselesine kadar, Musul yani Irak petrolleri de amil olmuştur. Siyonist ve İngiliz menfaatleri beraber yürümüş ve gayelerine ulaşmışlardır. Öyle anlaşılıyor ki, petrolün ehemmiyetini idrak edenin ömrü az ve etmeyenin ömrü çok oluyor.

5.      Lozan sulhundan sonra hükümet erkanı ile arası pek iyi olmasına rağmen, Hayim Naum efendinin: - “Bu memlekete ve millete çok kötülük ettim, artık aralarında yaşayamam, deyip, kendi isteği ile Mısır Hahambaşılığına gitmesi… Hayim Naum efendinin kendisinin bile itiraf ettiği bu fenalıklar acaba neler idi? (Sayfa:14,15)

Bütün bunları Lozan’da evkaf işleri müşaviri olarak bulunan Seniyeddin Başak beyefendinin ve hariciyeci, mebus Lozan Konferansında müşavir olan Reşid Saffet Atabinen’in de bildiğini yazan Ayaşlı, şu yorumu yapmaktadır: “Sanki isimleri geçen sayın kimseler sükût etmeye yemin etmişler, icbar edilmişler.” (Sayfa 15)

Bu zevatın neden gerçekleri sakladıklarını hiçbir zaman öğrenmeyeceğiz, ama tarihimizdeki gerçekleri öğrenme konusundaki azmimizi de hiç yitirmeyeceğiz.

Bu ve benzeri hatıratlara çok ihtiyacımız olduğu aşikardır. Bu ve benzeri kitaplar, kitapçıların ve kütüphanelerin raflarında tozlanmaya terk edilmemeli… Almaya ve okumaya fırsatı ve zamanı olmayan vatandaşlarımız için ise benim gibi imkânı olanların, özellikle çarpıtılmış konularda yakaladıkları gerçekleri, milletimizin istifadesine sunmak için paylaşmalarının


elzem olduğunu değerlendiriyorum.

Son olarak, yine Ayaşlının bu konudaki yorumu ile bitirelim: “Hakikati bilip de söylememek veya yazmamak affedilir şey değildir. Hele hatırat bırakmamak, korkaklığı mezara kadar götürmek demektir. Kendilerine en büyük nimetleri, makamları veren bu milletten, bu himmet ve bu hizmet esirgenemez. Herhangi bir yere bağlılık, verilen söz, edilen yemin olsa dahi! Evvela bu mukaddes vatana ve bu aziz millete hak için hakikati söylemek, yazmak başta gelen bir vazife, hatta bir mecburiyettir. Fakat ne yazık ki bunu böyle bilmediler, hakikatleri gördüler, bildiler ve aziz Türk milletinden gizlediler ve göçüp gittiler.” (Sayfa: 16)

Olan oldu! Bazı kimseler gerçekleri sakladılar, bazı kimseler çarpıttılar, bazı kimseler de yalan tarih yazdırıp yeni bir nesil yarattılar! Artık bize düşen görev, tarihin tozlu raflarında eşelenerek, hakikatlerin gün yüzüne çıkartılmasını sağlamak, olacaktır.

Allah yar ve yardımcımız olsun.

Gürcan Onat. 10. 07. 2025. Üsküdar.

26 Haziran 2025 Perşembe

ENVER AYSEVER İLE MAHKEMELEŞTİK

Derneğe geldiğim bir gün, kapı girişindeki çantacı komşum küçük bir pusula uzatarak:

- Bu size gelmiş, dedi.

Pusula, Kadıköy İskele Polis Merkezine davetiye idi.

Merakla, hemen İskele Polis Merkezine gittim, ilgili büroyu buldum. Meğer, hakkımda bir şikâyet varmış; bu nedenle, ifademi almaları gerekiyormuş.

-Tamam, dedim. Buyurun, ne istiyorsanız anlatayım.

20 Mart 2020 tarihinde Enver Aysever isimli gazeteciye, X (twitter) platformunda “terörist” demişim; bu nedenle ifademi vermemi istediler.

Önce çok şaşırdım, böyle bir şey hatırlamıyordum, üzerinden koskoca 4 küsur yıl geçmiş.

Sağ olsun, kadın polis X platformu üzerinden arama yaparak benim paylaşımımı buldu.

Resmi görünce, tabii ki hemen hatırladım; Enver Aysever, bir rezil karikatür paylaşmıştı; Kerem Önder isimli bir şahıs da X platformunda o karikatürün üzerine “Halkın bir bölümünü diğer bölümüne tahrik ederek Müslümanları alaya alan #EnverAyseverTeröristtir, bu şahıs TCK 216'yı Açıkça ihlal etmiştir. Müslüman Kardeşlerimiz gereken ihtimamı gösterip şikâyet etsinler.” Yazarak, tekrar paylaşmış.

Ben de o paylaşımı görüp, üzerine; “Enver Aysever isimli şahıs bir teröristtir; savcıları göreve davet ediyorum” yazarak, tekrar paylaşım yapmıştım.

Orada yazdığım “teröristtir” kelimesi Türk Ceza Kanunu’na göre suçmuş. Bu nedenle benim hakkımda ceza davası açmışlar.

Böylece, 66 yaşımda sanık olarak ifade vermeyi de tatmış oldum.

Tarih 05.02.2025 - 11:10, ben söyledim; polis memuru yazdı: “Enver Aysever ilgili tarihte X (twitter) platformunda paylaşmış olduğu “SADECE BU SORUN!” yazısı altında paylaşmış olduğu karikatür fotoğrafı ile halkın bir bölümünü diğer bölümüne tahrik ederek dindar insanlarla alay eden bir paylaşım yapmıştır. TCK 216 maddesini ihlal etmiştir. Bunun üzerine ben de devletimin sayın savcılarını göreve davet ettim. Takdir Türk Milleti adına karar verecek olan yargınındır. Diyeceklerim bundan ibarettir” diyerek, altını imzaladım.

İfademi alan kadın polise: “Şimdi ne olacak”, dedim?

-        Karşı tarafın avukatı sizi arar, dedi.

Teşekkür ederek, derneğin yolunu tuttum.

Nitekim, bir gün evime uzlaşma kâğıdı geldi. Ben konuyu avukatıma havale ettim. Avukatım, ilgili avukatı arayarak görüştüler; 40.000 lira para talep edilmiş. Eğer 40.000 lira verirsek, davadan vaz geçeceklerini ifade etmişler. Tabii ki kabul etmedik. Devletimizin adil mahkemelerine sığındık.

Uzlaşmayı kabul etmeyince, Türk Ceza kanununun: 125/2-4, 53/1 maddeleri gereğince hakaret davası görülmek üzere, 20.06.2025 tarihinde saat 10:25’te İstanbul Anadolu16. Asliye Ceza Mahkemesine sanık olarak davet edildim.

Günü ve saati geldi; sanık olarak, mahkemede hâkim huzuruna dikildim.

Aklıma mahkemeyi Kübra geldi; “Yarabbi, o gün orada sen yardım et” diye, Rabbime yalvardım. Şu dünyada, şu geçici hayatta, basit bir dava bile insana nasıl ruhi sıkıntı veriyor, eziyet oluyor. Ya oradaki tüm hayatımızı ilgilendiren ve ebedi hayatımızı şekillendirecek olan; asıl ve hakiki mahkeme acaba nasıl olacak; o dehşetli halini düşününce ürpermemek mümkün değil. Sanık pozisyonunda hâkimin karşısında, el pençe divan dururken, insan daha güzel tefekkür yapabiliyor.

Karşı taraf gelmemişti ne Aysever ne de avukatı. Mazeret beyan etmişler.

Avukatımın beyanıyla; onlar gelmese bile, ceza davası olması münasebetiyle ve suçun da sabit olmasıyla, dava görülebilirmiş.

Hâkim hanım suçlamayı okudu ve bu konuda neler söyleyeceğimi sordu.

Öncelikle bu ifademin, yani terörist dememin suç olduğunu bilmediğimi söyledim. (Gerçekten bilmiyordum. Beni tanıyanlar çok iyi bilir ki; insan hakları konusunda son derece duyarlıyımdır. Asla bilerek ve kasten hakaret etmem. Ondan da öte, kul hakkı konusunda çok korkağımdır; kesinlikle kul hakkı ile Rabbimin huzuruna çıkmak istemem. Belki bu yazıyı yazmamın bilinç altımdaki bir sebebi de Enver Aysever’e de ulaştırıp, eğer birbirimize hakkımız geçmişse helalleşmek içindir)

Sonra da Enver Aysever’in o karikatürü paylaşmakla Müslümanlara hakaret ettiğini, benim de dindar bir insan olmam hasebiyle etkilenip, tahrik olduğumu; bu şekilde, devletimin savcılarını göreve davet ettiğimi ifade ettim. FETÖ kalkışmasından sonra MSB tarafından subay, astsubay, askeri öğrenci alımları için göreve çağırıldığımı, mülakatlara katıldığımı, orada zaten FETÖ ile mücadele etmenin arkasından, o ruh hali ile dönüp sonra da böyle bir paylaşım görünce; bu paylaşımı terör eylemi olarak değerlendirmiş olduğumu da ifade ettim. Çok da uzun konuşmadım.

Avukatım da bir iki cümle söyleyip, beraatımı talep etti.

Hâkim ile savcı, aralarında konuştular, değerlendirdiler sonra bize dönüp; bu suçun ön ödeme kapsamına alındığını, söylediler. TCK 75. Maddesi gereğince toplam: 11.210 lira devlete ödersek, “davanın düşme kararı” verilebileceğini söylediler.

Avukatım ile bakıştık, hiç tereddüt etmeden kabul ettik.

Ön ödeme kanunu hakkında detaylı bilgiyi aşağıda (*) paylaşıyorum. Bu çok önemli bir düzenleme olmuş.

Ne yazık ki bazı uyanıklar, sosyal medyada insanların hassas oldukları konularda aşağılayıcı yayınlar yapıp, kendilerine hakaret ettiriyorlarmış. Sonra da avukatları vasıtasıyla ceza davası açıp uzlaşma adı altında para talep ederek, bu yolu geçim haline getirmişler. Devletimiz bu durumu fark ederek; Hakaret (125 inci maddenin ikinci fıkrası, üçüncü fıkrasının (b) ve (c) bentleri ve dördüncü fıkrası) suçunu, 14.11.2024 tarihli ve 32722 sayılı Resmî Gazete ’de yayımlanan 7531 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 15 inci maddesi ile ön ödeme kapsamına almış.

Harika bir iş olmuş, bu işi kazanç kapısı haline getirenler avucunu yalamaya başlamış. Böylece, toplumda gereksiz gerilimler de son bulur inşallah.

Neticeyi kelam: Ey Aysever o karikatürü paylaşmasaydın da bunca şeyleri yaşamasaydık olmaz mıydı? Dünyada savaşlar yaşanmaya başlamışken; en çok birlik ve dayanışmaya ihtiyacımız olan bu zamanda; Türkiye’de yaşayan vatandaşlar olarak bizler, içte birliği tesis edemezsek, dış düşmanlara ve ülkemizi bölmeye çalışanlara karşı nasıl mücadele edebileceğiz. Bak görüyorsun İran’ın içerisinde nasıl İsrail ajanları yerleşmişler, nasıl vuruldular... Yarın, bir gün bizim üzerimize gelmeyeceklerine garantimiz mi var? Bizim, ülke olarak tüm vatandaşlar; inancı, etnik kimliği ne olursa olsun birlik ve bütünlük içerisinde olmamız gerekmiyor mu? Türk, Kürt, Ermeni, Sünni, Alevi, Nusayri, Ortodoks ne olursak olalım; aynı gemide bulunmuyor muyuz?

Aysever’in paylaştığı ve mahkemeleştiğimiz karikatürü dostlarımın değerlendirmelerine sunuyorum. Umuyorum, bu tür karikatürler bir daha paylaşılmaz. Birbirimize hakaret ederek, aşağılayarak, kutuplaşarak hiçbir yere varamayız.

Bilakis dünyanın ısıtılmaya çalışıldığı, kıyamet savaşına zorlandığımız böyle bir zamanda, her zamankinden daha fazla birlik olmaya ihtiyacımız var. Herkes inancını dilediği gibi yaşasın, birbirimize tahammül edelim.

Allah yar ve yardımcımız olsun.

Gürcan ONAT, 26.06.2025, 11.00

(*) Önödeme, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanununun 75 inci maddesine göre, uzlaştırma kapsamında kalan suçlar hariç olmak üzere, sadece adli para cezasını gerektiren veya kanun maddesinde öngörülen hapis cezasının üst sınırı 6 ayı aşmayan hapis cezası gerektiren suçlar bakımından, kanunda gösterilen usule göre belirlenen belli bir miktar paranın, şüpheli/sanık tarafından süresi içerisinde ödenmesi durumunda, kamu davasının açılmamasını ya da açılmış olan kamu davasının düşürülmesi sonucunu doğuran alternatif bir çözüm yöntemidir.
Önödeme kurumun etkinliği ve uygulanabilirliğinin artması için, 02.12.2016 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren, 6763 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 12 inci maddesi ile kurumun düzenlendiği 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 75 inci maddesinde değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Yapılan düzenlemelerle önödeme kurumunun kapsamı da genişletilmiştir.
Kurumun uygulama şartları, 5237 sayılı Kanunun 75 inci maddesinin birinci fıkrasında düzenlenmiştir. Maddeye göre önödeme; yalnızca adli para cezası 
yaptırımını içeren ya da kanun maddesinde öngörülen hapis cezasının üst sınırı 6 ayı geçmeyen suçlarda uygulanmaktadır. Ayrıca önödeme teklifi yapılan suçun uzlaştırma kapsamında olan suçlardan olmaması gerektiği de açıkça belirtilmiştir. Suç, sadece adli para cezasını veya kanunda öngörülen hapis cezasının üst sınırı 6 ayı geçmeyen suçlardan olsa bile, uzlaştırma kapsamında ise, faile önödeme önerisi yapılamamaktadır.
Ayrıca, 5237 sayılı Kanunun 75 inci maddesinin altıncı fıkrasına göre bir kısım suçlar, ceza miktarları dikkate alınmaksızın önödemeye tabi olarak belirlenmiştir. Bu suçlar;
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun;

- 98 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi” suçu,

- Hakaret (125 inci maddenin ikinci fıkrası, üçüncü fıkrasının (b) ve (c) bentleri ve dördüncü fıkrası) suçu, (14.11.2024 tarihli ve 32722 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 7531 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 15 inci maddesi ile kapsama alınmıştır.)

- 171’inci maddesinde yer alan “genel güvenliğin taksirle tehlikeye sokulması” suçu, 

- 182’nci maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen “çevrenin taksirle kirletilmesi” suçu,

- 264’üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “özel işaret ve kıyafetleri usulsüz kullanma” suçu,

- 278’inci maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında yer alan “suçu bildirmeme” suçu,

 

26 Mayıs 2025 Pazartesi

YALAN ASLA

Yalana tahammülüm yok.

Çarpıtmaya, eğip bükmeye kesinlikle katlanamıyorum.

Düşünen varlık olarak elbette siyasi, sosyal, kültürel veya inanç farklılıklarımız olacaktır. Tabii ki inancımız ve düşüncemiz doğrultusunda hayatımızı tanzim etmeye çalışacağız. Bu bizim en doğal hakkımızdır. Ayrıca, sadece kendimiz yaşamak da değil; sosyal sorumluluğumuz gereğince fikrimizi, inancımızı, düşüncemizi ifade edeceğiz ve yaymaya da çalışacağız; bu bizim düşünce ve inanç hürriyetimizdir. Hiç kimse, hiçbir kurum veya hiçbir devlet buna engel olamaz, olmamalıdır.

Yalan ise, asla!

Çarpıtma, asla!

Her şeyden önce insanız; insan olarak en doğal hakkımız insanca yaşamaktır.

Temel insani değerler arasında en önemli haslet; hür irade sahibi olabilmektir. Dilediğim gibi düşünür, dilediğim gibi inanır, dilediğim gibi yaşarım. Benim tercihlerime hiç kimsenin müdahale hakkı ve yetkisi yoktur. Aşağılama, hakir görme salahiyeti de olamaz. Yanlış yönlendirme ve aldatma da olmamalıdır. Aldatmak insanın hür iradesine yapılan, alçak bir tecavüzden başka bir şey değildir.

Fikrinizi olduğu gibi dosdoğru söylemek ve yaymaya çalışmak farklı; eğip bükerek yalan ve dolanla, aldatarak taraftar toplamak farklıdır. Sen dosdoğru ol, isteyen istediği gibi inansın.

Her zaman söylemişimdir, söylemeye de devam edeceğim: “Hiçbir düşüncenize, inancınıza katılmasam da düşüncenizi ve inancınızı özgürce söyleyebilmeniz için size her türlü desteği, her zaman vermeğe hazırım. Kim sizi susturmaya kalkarsa, inancınızı yaşamaya engel olursa; ben sizin yanınızda haklarınız için mücadele edeceğim.”

Yeter ki doğru olun! Dürüst olun!

Dünyanın en aşağılık eylemi; insanı aldatmak, duyguları ile oynamaktır.

İnsan için duyguları; anı nasıl yaşayacağını ve geleceğini nasıl şekillendireceğini belirleyen en önemli değerleridir. Dolayısıyla, duygularını biçimlendirmek de öncelikle her insanın kendi hakkı ve sınavıdır.  Allah Teala, yarattığı insana cüzi irade bahşetmek suretiyle, tercihlerinde seçimi kendisine bırakmıştır. İradesine kesinlikle müdahale etmemektedir. İnsanın hayat imtihanında tercihlerini belirlerken, öncelikle doğal ve gerçek unsurları olduğu gibi görmeye hakkı vardır. Gerçeklikleri karartıp, olduğundan farklı, soslanmış görüntüler ancak şeytanın insanoğluna layık gördüğü hallerdir.

Şeytan zaten insanoğlunu aldatmaya ant içmişken, böyle bir azılı düşmanımız varken; biz insanoğlu da adeta şeytana şapka çıkartacak hile ve entrikalar ile birbirimizi aldatmaya çalışırsak, şeytandan daha aşağı, esfeli safilinin dibine düşmüş olmaz mıyız?

Madem her insan kendi imtihanını veriyor; kendi imtihanında Allah Teâlâ’nın bahşettiği en önemli değeri olan cüzi iradesini de hür tercihi ile kendisi kullanmalıdır. Bu hakkı onun elinden almaya hiçbir insanın ve otoritenin hakkı olmamalıdır. Söylenen her yalan ve çarpıtma, insanın kendi tercihlerini yaparken cüzi iradesini sağlıklı kullanabilmesinin önündeki en önemli engeldir.  

Devletin görevi; vatandaşlarının, yaşam tercihlerini hür iradesi ile istediği gibi yapabilmesi için gerekli doğru ortamı sağlamaktır. Ayrık otlarını temizlemektir.

Herhangi bir dini inancı yaşamak mı istiyorsun; o dinin iman esaslarını dosdoğru öğrenebilmelisin.

Herhangi bir ideoloji peşinde giderek; komünist, sosyalist, kapitalist, anarşist mi olmak istiyorsun; bu fikirlerin aslını dosdoğru öğrenebilmelisin.

Herhangi bir siyasi partiye, derneğe, vakfa üye mi olmak istiyorsun; o partinin, derneğin, vakfın tüzüğünü, hedef ve amaçlarını dosdoğru öğrenebilmelisin.

Bütün bunlardan önce ise, seni ve kâinatı yaratan Allah Teâlâ ve resulleri hakkında en doğru, en sahih bilgilere ulaşabilmesin.

Ne yazık ki birtakım insanlar hatalı, şahsi mülahazaları ile diğer insanların doğru ve sahih bilgiye ulaşmasına engel olmaktadır. Bu hususta devlet doğru konumlanmalıdır. Yalan ve çarpıtma ile tezvirat temizlenmelidir. Devlet doğru bilgiye ulaşma konusunda yardımcı olmalıdır. Tercihler konusunda ise kişi kendi iradesi ile baş başa bırakılmalıdır.

Neticeyi kelam: “Ya olduğumuz gibi görünelim ya göründüğümüz gibi olalım”.

Her zaman: “Emrolunduğumuz gibi dosdoğru olalım”.

Böyle olabilene, binlerce selam…

Gürcan Onat 26.05.2025, Üsküdar.

16 Ekim 2024 Çarşamba

CIA ve TEKLİFLERİ

Oyuncu Demet Tuncer CIA’den teklif aldığını açıkladı. Detaylar, aşağıda linkini verdiğim haberde mevcuttur.

Bu haberi okuyunca kafamda bir şimşek çaktı; birden, A.B.D. İstanbul Başkonsolosluğundan bana gelen bir görüşme teklifini hatırladım.

Yoksa ben de mi bir teklif ile karşı karşıya gelecektim?

Yıl: 2017

Elektronik postama bir ileti gelmiş, o sırada Ankara’da mülakatlarda görevli olduğum için biraz geç fark etmiştim. İletiyi silmemişim, hala duruyormuş, olduğu gibi aşağıya alıntılıyorum:

"Sayın Onat,

Sizi bir randevu talebi için rahatsız ediyorum. Ben A.B.D. İstanbul Başkonsolosluğu Politika ve Ekonomi Bölümü’nde görevli bir diplomatım. Eğer uygun görürseniz, hem ASDER olarak çalışmalarınız hakkında bilgi almak, hem de bölgedeki son gelişmeler üzerine değerlendirmelerinizi almak için sizden bir randevu rica ediyorum. Müsait olacağınız bir gün ve saat için bir randevu verebilirseniz çok sevinirim.

Saygılarımla,

Nathan Miller

Political Section

Consulate General of the United States of America

İstınye Mahallesi

Üç Şehitler Sokak No:2

Sarıyer 34460, İstanbul"

Doğrusu, okuyunca çok şaşırmıştım. Bir mana da verememiştim. Bu görüşme isteği neden icap etmişti ve neden ben seçilmiştim?

O zamanlar üzerinde pek fazla durmamıştım. ASDER Yönetim Kurulundaydım. MAZLUMDER'de uzun süre genel koordinatör olarak çalışmıştım. TkMM toplantılarına katılıyordum. Yani, oldukça yoğun STK faaliyetleri içerisindeydim; her inanç ve düşüncede kişi ve gruplarla bir araya gelebiliyor ve TV programlarına da çıkıyordum. Faal bir insan hakları aktivisti olarak, benim seçilmiş olmamın kabul edilebilir bir izahı ve mantığı vardı.

Randevu talebine cevap vermeden önce ASDER Yönetim kurulunda istişare ettik. Mahiyet itibarıyla, ASDER olarak çalışmalarımız hakkında bilgi almak istedikleri için, kararı kendim tek başıma vermeyerek, teklifi yönetim kuruluna, detaylı bir şekilde müzakereye götürdüm.

Değerlendirmelerimizin neticesinde, geç de olsa şu şekilde bir cevap yazdım:

"Sayın Miller, 

Öncelikle ifade etmem gerekir ki e-mailinizi çok geç gördüm. Uzun süredir iş nedeniyle Ankara'da bulunuyordum. Bayram tatili nedeniyle İstanbul'a geldim. Tatili müteakip tekrar Ankara'ya döneceğim. 04 Ağustosa kadar Ankara'da olacağım. 

Sizinle görüşmek bana da keyif verecektir. Büyük bir memnuniyetle kabul ederim.

Ancak ya döndükten sonra gerçekleştirebiliriz, ya da eğer mutlaka benimle görüşmek gerekmiyor ise ASDER'den benden daha ehil arkadaşlarımın ismini verebilirim onlarla görüşebilirsiniz, nasıl takdir ederseniz.

Ankara'da Sıhhiye Subay Orduevinde kalıyorum.

Saygılarımla, Gürcan ONAT."

Cevabıma dönüş şu şekilde oldu:

"Automatic reply: Görüşme Talebi (Otomatik cevap: Görüşme Talebi):

Thanks for your email. I will be out of the office until 03 July 2017. I will respond to your message upon my return."

Tercümesi: ( E-postanız için teşekkürler. 03 Temmuz 2017'ye kadar ofiste olmayacağım. Döndüğümde mesajınıza cevap vereceğim.)

Tabii sonra bir daha yazışma olmadı. Böylece bir hikâye başlamadan bitmiş oldu.

Oyuncu Demet Tuncer’e teklif doğrudan, oldukça açık ve net bir şekilde gelmiş; Amerika'da üniversitede siyasal bilgiler okurken, uluslararası güvenlik derslerine giren ve CIA’de analist olarak çalışan Profesör: “Demet, ajans için çalışmak ister misin?" demiş. Hatta kendisi önce teklifi yanlış algılıyor; modellik ajansı olarak düşünüyor, şaşkınlıkla 'Benim ajansla ne işim olabilir ki? Ne boyum uzun, ne yapım mankenlere uygun' diyor. Hocası izah ediyor;  Merkez İstihbarat Ajansı'nın CIA olduğunu anlatıyor. Kendi ifadesi ile önce çok heyecanlanıyor, ancak düşününce anlamlandıramıyor; ertesi gün hocasını tekrar buluyor ve merakla soruyor:

-"Prof. Dr. Lupsha, peki bana ne yaptırırlar, neden beni istesinler? Verdiği cevap, 20 yaşındaki aklıma daha da karmaşık ve anlamsız geldi: 'Seni ülkende üst düzey bir bürokrat ya da diplomat yaparlar ve zamanı geldiğinde senden sadece tek bir şey isterler.' Tam saçmaladı bu adam, beni kendi ülkemde başka bir devlet nasıl üst bürokrat veya diplomat yapabilir ki, buna nasıl gücü yetebilir ki dedim kendi kendime. Ama takıldığım o konu değildi, bunca yatırım yapıp, senelerce bekletip benden tek bir şey isteyecek olmaları düşüncesi midemi bulandırmaya yetti ve cevabım düşünmeden netti. O yaşta böyle bir cümle kurduğuma hâlâ inanamıyorum; sanırım bu sözler annemle babamın değerlerinden döküldü ağzımdan: Üzgünüm, ben ne ailemi ne de ülkemi satarım."

Bu yazılanları okuyunca on yıl öncesine gidip, hafızamı ciddi olarak zorlamaya ve yaşadıklarımı hatırlamaya çalıştım; her ne kadar o zamanlar sıcağı sıcağına üzerinde durmamış ve pek önem vermemiş olsam da, sanırım olay hiç de basit değilmiş. Zira önemli mevkideki bir dostum şunları söylemişti: "A.B.D. Konsolosluğundaki görevliler, hatta çaycısına kadar herkes özel eğitim almış istihbarat elemanıdır."

Oyuncu Demet Tuncer'e geldiği gibi bana da bir teklif gelecek miydi gelmeyecek miydi, bilemem; komplo teorileri geliştirmeye gerek yoktur. Lakin en azından benim gibi faal bir insan hakları aktivistinin ağzından istihbarat girdisi olarak değerlendirilebilecek bilgiler, veriler toplamak isteyecekleri hiç şüphesizdir.

Demet Tuncer röportajında kendisine böyle bir teklifin yapılma gerekçesi olarak şu tahminini dile getirmiş: "İstihbaratın insan unsuruna olan merakımı fark etmiş olmalı ki, benimle çalışmaya devam etti. İnsanları okumak, psikolojik kalıplarını analiz etmek ve beden dillerini neden, nasıl, hangi amaçla kullandıklarını anlamak, beni her zaman çok heyecanlandıran bir alandı ve bu konuda oldukça başarılıydım."

Demet Tuncer belli ki helal süt emmiş; "ben ne ailemi ne de ülkemi satarım" diyerek, teklifi geri çevirmiş. Ben de elbette Harp Okulunda istihbarat ve İKK dersleri almış bir emekli subay olarak istedikleri bilgileri vermeyecek ve bilakis mümkün olabildiği kadar bilgiler toplamaya çalışacaktım.

Şimdi önemli soru şu ki; Demet Tuncer kabul etmedi, benimle mülakat başlamadan bitti, fakat hepsi bu mu? Yani başka oyunculara veya gazetecilere veya bürokratlara veya politikacılara veya insan hakları aktivistlerine bu tür teklifler yapılmamış mıdır?

Elbette yapılmıştır!

Onlar kabul etmiş midir?

İşte burası meçhul!

Hepimizin düşünmesi gereken ve beni bu yazıyı yazmaya sevk eden asıl saik işte budur!

Bir an dahi gaflete düşmememiz gereken bir zamanda yaşıyoruz. İsrail'in bu kadar azgınlaştığı, pervasız arzı mev'ud çılgınlığı ile katliamlar yaptığı, sınırlarını doludizgin genişletmeye çalıştığı ve A.B.D. başta olmak üzere Avrupa Ülkelerinin koşulsuz tam destek vermeleri hengâmında bir an dahi gaflete düşmek çok büyük vebal olur. Milli Savunma Sanayimizin her geçen gün büyüme, yerli ve millileşme, özellikle dış bağımlılıktan kurtulma çaba ve gayretleri elbette, satılmış ajanlar elleriyle veya sözleriyle yalan ve iftira ve çarpıtmalar yapmak suretiyle her türlü suikasta maruz bırakılmaya çalışılacaktır.  

İçteki düşmanlarımızın, hainlerin ve ahmakların dıştaki düşmanlardan çok olduğu bir ülkede yaşadığımızı asla unutmamamız gerekiyor.

Allah her daim muinimiz, yar ve yardımcımız olsun.

Gürcan Onat, 16.10.2024. 14.00, Fatih

https://www.haberturk.com/cocuklar-duymasin-in-mary-si-demet-tuncer-yillar-sonra-acikladi-magazin-haberleri-3727900-magazin

  

SON 5 DAKİKAM

Kendime 5 dakika verdim. Son 5 dakika... 5 dakika sonra öleceğime kendimi inandırıp, ne yapabileceğimi merak ettim. Saatime baktım, 23:53,...